27 Aralık 2008 Cumartesi

Victor Hugo Kadınları

Dünyanın en hüzünlü şarkılarından biri: Carlos Varela’dan Una Palabra’yı dinlerken kırgın Victor Hugo kadınlarının hayatlarını okuyorum. İspanyol ezgilerine rağmen Paris manzaralarına bakıyorum.
Binlerce insana binlerce hayal dünya kurduran adamın kendine kurduğu gerçek dünyanın kahramanlarının birçoğumuzun kaçtığı hayatlara dâhil olduğunu görünce şaşkınlıkla gülümsüyorum.
Üzülüyorum da üstelik. Hugo için mi, Adéle için mi, Juliette için mi yoksa Leonie için mi olduğunu bilmeden.
İnsan ruhunun haritasını çizebilenlerden saydığım Victor Hugo’nun kadın ruhlarına attığı çizgilerin sebebi kendi ruhundan silemedikleri miydi, bilemiyorum.
Onu yarattığı dünyalarda severek, oraya bakarak düşünüyorum.

Kendisini en yakın arkadaşlarından biriyle aldatan karısı Adéle’e olan bütün aşkına rağmen çok kadın sevmişti Hugo.
Belki yarattığı dünyaların büyüsüne kendi de kapılmış, belki onları ona ait olmayan gerçek dünyaya da o büyüyle süsleyip koymuştu.
Çok kadın da onu sevmişti anlayamadığımız gibi sebepsizce.
Adéle ile evlendiği yıl tanıştı Juliette’le. Güzel tiyatro oyuncusu şöhretin sağladığı bütün şaşalı hayatı kısa sürede terk etti. Tek başına sıkıntılar içinde yapayalnız bir evde Hugo’yu bekleyerek yaşamaya razı oldu.
Ne var ki Hugo için güzel Juliette ne ilkti ne de son.
Leonie isimli sevgilisi yedi yıl süren ilişkilerinden sonra kendisini terk eden Hugo’dan intikam almak için, Hugo’nun ona yazdığı bütün mektupları Juliette’e postalayacaktı.
Bu aşk kavgasından en acı yarayı alan Juliette de olsa ölümüne kadar Hugo’nun yanından hiç ayrılmadı.
Hugo’nun çizgilerinin büyüsünü, sevgililerine yazdığı mektuplara bakınca sebep bulmak hiç de zor değil aslında.

Victor Hugo’dan Juliette Drouet’ye…
31 Aralık 1851
Bu zulmet ve şiddet dolu günler boyunca harikuladeydiniz Juliette’im. Sevgi istedim, verdiniz, teşekkürler! Gizlendiğim yerlerde sürekli tetikte beklemekle geçen gecelerin sonunda, kampımda, parmaklarınızda titreşen anahtarların sesini işittiğimde o kötülükler ve karanlıklar yok oluyordu; içeriye ışık giriyordu. Çatışmanın kesildiği demlerde yanıbaşımda olduğunuz o korkunç ama bir o kadar da tatlı sesleri unutamayız. O küçük karanlık odayı, tavandan, duvarlardan sarkan o eski şeyleri, yan yana duran iki koltuğu, masanın bir köşesinde yediğimiz yemeği, getirmiş olduğunuz o soğuk tavuğu ömrümüzce unutmayalım; tatlı sohbetlerimizi, okşamalarınızı, kaygılarınızı, adanmışlığınızı hep anımsayalım. Beni sakin gördüğünüze şaşırmıştınız. Bu dinginlik nereden geliyor biliyor musunuz?
Sizden…


(Alıntı: Aşkoğrafya – Serkan Özburun – Kaknüs Yayınları)

(Kaynak: K Dergisi 111.Sayı)

Hayali Edebiyat Kadınları

"Susuzluktan kurumuş ağaçlara benzer için bazen; tepeden köke doğru sararan, esnekliğini günden güne kaybeden, bu haliyle o eski güzelliğini, canlılığını ve hayata bağlılığını yitiren cılız bir ağaç gibi henüz hayattayken çürüdüğünü hissedersin.
Susuzluktan kurumuş ağaçlara benzer için bazen; kendine baktığında mutluluğa dair hiç bir emare göremediğinden olsa gerek, başkalarının mutluluğunu kendine mal edersin; farklı bir zamanda ilgini bile çekmeyecek başkasının yüzünden şöyle bir gelip geçiverdiğinde senin gözünde daha dolgun, daha geniş hale gelir; kendine mal ettiğin mutluluğu da abartırsın.
Susuzluktan kurumuş ağaçlara benzer için bazen; başkalarını dinlersin her zamankinden daha çok; en çok da kendi hissizliğin nedeniyle geçmiş zamanlarına oranla artık fazlasıyla duyarlısındır, sana ait olmayan tüm o seslerdeki önemsiz dalgalanmaları, kelimelerin üzerine rastgele kondurulmuş gibi dursa da aslında hiç de rastgele olmadığını ancak kavrayabildiğin vurguları; bu vurguların yansıttığı gizli gerçekleri ya da yalanları her zamankinden daha açık bir şekilde, adeta ruhunla algılarsın.
Geleceğin hakkında hiçbir fikrin yoktur; içinden herhangi bir fikir yürütmek de geçmez zaten; öylece durmuş, öylece seyre dalmışsındır olup bitenleri… Kendine yardım edemediğin, hatta bunca zaman sonra buna kalkışmayı bile deneyecek cesaretin kalmadığı için hayatın genel akışıyla ilgili gerçekleştirebildiğin tek şey, başkalarına yardım etmek olmuştur.
An’ı seyretmeyi tercih etsen de, cesaretini toplayıp onun içine karışmaya kalksan da, hayat senin hayatındır aslında ama sen, bunu tamamen unutmuş ve dahası sanki bunu hiç algılamamış gibi hayatını başkalarının varlıklarıyla ve onlara bağlamaya devam edersin.
Oysa bilir içinde bir yanın, insanın hayatı başkalarından oluşmaz; insan başkalarını kendi varlığı üzerine inşa eder.
Ancak kendinden, kendi varlık durumundan vazgeçtiysen, hayatını başkalarından oluşturmak için çaba sarf eder ve sonunda bunu olağan bir hal olarak görürsün... "

(Pelin Özgür’ün K Dergisi 116. sayıdan “Manisfield Park’ta Bir Oyun” başlıklı yazısından alıntıdır.)


Pelin Özgür’ün Jane Austen’in Manisfield Park isimli romanıyla ilgili bu yazısında bizlerin, özellikle biz bayanların bulacağı çok şey var aslında. Bütün edebiyat kadınlarının, biz edebiyatseverlerin, en çok da insanın kendisinin içinden geçiveren bu yazı için Özgür’e teşekkür ediyorum.
Andre Gide’in Dar Kapı’sının Alissa’sı, Jane Austen’in Manisfield Park’ının Fanny’si, Zülfü Livaneli’nin Mutluluk’unun Meryem’i, Truman Capote’un Tiffany’de Kahvaltı’sının Holly’si ve daha onlarca hayali edebiyat kadını aklımdan geçip gidiverirken gerçekliklerin, gerçekliklerin yansımaları hayal dünyalarının, dünyanın yanılsamalarıyla dolu hayatların hep aynı acılar içinde kıvrandığını düşündüm.
Yüzyıllar, coğrafyalar, cinsiyetler, ırklar, inanışlar farklı olsa dahi insana ait her ruh kurumuş ağaçlara benziyor bazen.
Sessizce manzaraları seyretmekle yetiniyoruz çoğu zaman kurumuş dallarımızın gözlerinden.
Kalabalık ve gürültülü manzaralar içinde yalnızlıktan bunaldığımız zaman da bu kırgın edebiyat kadınlarına sarılıyoruz. Defalarca okuyor, okuyor, okuyor kırgın ruhlarımızı onların yanında bitiriveriyoruz kaçarcasına.
Başkalarının dallarıyla paylaşacağımız bir yudum su için yüzlerimizi gömdüğümüz kitaplarda, aslında kendimizi arıyoruz.
İyi ki varsınız…

23 Aralık 2008 Salı

Notre Dame De Paris - Victor Hugo

Victor Hugo’nun eseri Notre Dame De Paris ile tanışmam sinemada ilk izlediğim film olan 1996 yılı Amerikan yapımı animasyon filmi “The Hunchback of Notre Dame” ile başlar. Belki hikâyenin etkileyiciliğinden önce sinemada olmanın büyüsüdür on bir yaşındaki gönlümü cezbeden.
Sonra lise birinci sınıfta okul kütüphanesinde eski bir çevirinin elime geçmesi ile başlar asıl Hugo sevgisi. Çeviri kötüdür, Frollo’yu, Quasimodo’yu, Esmeralda’yı anlamak zordur belki ama Hugo’nun karanlık, büyülü orta çağ tasvirinin fantastik dünyalarda yaşayan bir ergen adayının gönlünü çalması zor değildir.
Üniversite birinci sınıfta bir inceleme ödevi için üç defa okuduğum, bulabildiğim bütün uyarlama sinema filmlerini izlediğim ve büyülenmişçesine günlerimi, uykularımı bölen hikâye artık “romantik” in asıl anlamını öğretmiş belki de ilk defa, dillere pelesenk olmuş ama sırf bu yüzden içi boşaltılmış “aşk” kelimesi üstüne düşündürmüştür beni.
Ertesi sene bir sözlü sınavda sırf sorulan soruyu anlamamam yüzünden Bir Fransız Dili ve Edebiyatı öğrencisi olan “ben” Fransız bir kadın tarafından Victor Hugo’yu tanımamak ve kitabın ruhunu anlamamakla suçlanmıştır ki o bene keşke dersten kalsaydım da bunlarla suçlanmasaydım demeyi de başartmıştır. Bendeniz o gün ağlamış hatta Victor Hugo’ya mektup yazmıştır.
Aşkı en güzel anlatan, en insanca romanlardan biridir Notre Dame’ın Kamburu. Aşka bir yerden bakmaz, bir yerde durmaz. Her bir kahramanı çelişkiler içinde kıvrandırırken bize neye baktığımızı sormaz. Aşk budur, bundan çok daha azı yahut fazlasıdır ama biz ona nereden bakıyoruzdur asıl soru.
Bütün kahramanlarla öyle güzel empati kurarız ki çirkini de kahramanımız olur, yobazı da, safı da, narsisti de... Victor Hugo sapkınca bir aşkı yaratan nedenleri ve sonuçları, kapkaranlık ortaçağ döneminin aksak yönlerine kusursuzca katar katıştırırken romanın uç noktalarda gezinen her bir karakterine karşı tarafsız kalırız. Hâlbuki hayatımızda, hemen yanı başımızda duran, üstelik roman kahramanlarının uçurumlarının yanından bile geçmeyen gerçek insanlara karşı bu kadar hümanistçe yaklaşmamışızdır çoğu zaman. Birçoğumuza bunu fark ettirir sevgili Victor Hugo. Oysa öncelikle yapmak istediği bu bile değildir belki.
Hugo’nun kendi deyişiyle romanın esin kaynağı kaderdir. Kilisenin acımasız baskısı altında yolunu çizmiş, kelebek etkilerine kapalı, ihtimalsiz bir kader… Ortaçağ, rönesans, kilise, dogmalar eşliğinde dünyaya gelen hür düşünceler çatışır. İnsanlar deliliğin eşiğine varmıştır.
Ama biz inatla Claude Frollo, Quasimodo ve Esmeraldan’nın eşiğinde kalırız.
Hatta durduğumuz yere bakmadan ama baktığımız her pencereden gözyaşı bile dökeriz… Bu arada bir tavsiye: Romanı hala okumadıysanız Notre Dame de Paris müzikalinin Fransızca müziklerinin size eşlik etmesine izin verin ki Hugo’yla çıktığınız yolculuk daha da efsunlansın.

20 Aralık 2008 Cumartesi

Bize "Yabancı"

Sevgili Antonio,
Bugün soğuk, kasvetli ve sıkıcı bir gün… İnsanın yapacak bir sürü şey biriktirdiği ve sırf bu yüzden nereden başlayacağını bilemediği garip günlerden biri.
Başucumda okunmayı bekleyen bir sürü kitap, yazılacak bir sürü yazı ve karar verilme aşaması atlatılmadan uygulamaya geçilemeyen bir sürü eylem düşüncesi.
Aslında bugün yazmak istediklerim kafamı bir süredir meşgul eden, hatta rüyalarıma kadar giren Mersault’la ilgiliydi. Onu tanımaktan hoşlanacağını sanmıyorum. Aslına bakarsan Mersault’un kayıtsızca kabul ettiği şeylerin beni hasta ettiklerini düşününce ben de öyle. Ama Mozart ile ilgili düşüncelerini bildiğim için aklımı bu kadar meşgul etmesine şaşmayacağını sanıyorum.
Kayıtsız biri olmaya kendini adadığı, normal şartlarda normal bir insanın beynini kemirip duracak şeyleri olduğu gibi kabullendiği, sırf böyle olduğu için dışlandığı bir dünyada yaşama hakkı elinden alınmış tuhaf bir adam.
Kayıtsızlığına kayıtsız kalınmamasına isyan ettiği günse işte bu yaşama hakkını tüketip bizi çözülemez düşüncelere ve ikilemlere gark ettiği gündür.
İnsan olmanın onuru, yaşamanın sorumluluğu ve ben üzerine kafa patlattığımız her saniye kendi haklarımızı elimizden aldığımız anların topunu birden tüketme hakkına sahip olduğu için onu kıskandım mı?
Aslında sırf tercih hakkı elde edemeden tercih ona sunulduğu için…
Bizim ömrümüzü kemirerek yaptığımız şeyi o yapmadan elde ettiği için…
Bunun farkındalığını bile umarsızca karşıladığı için…
Onlardan olmadığı için, onlardan olmamayı onun gibi istemediğim için.
O bunu bilmediği için ve ben bildiğim için…
Sen ve ben için Antonio…
Öyleyse ve böyleyse ne fark ederdi ki, hepsi aynı yere çıkardı, için…
Bize göre her saniyenin diğerinden farkı olduğu için,
Mersault gibi olmadığımız, aslında asla da olmak istemeyeceğimiz için…
Uykusuzluktan duygusuzluğa çıkarım yaparak çürüttüğümüz her hücremiz için…
Yine de iyi ki sen sensin ben de benim…
Albert Camus’ye sevgiler, Mersault’un bize anlattıkları için…

14 Aralık 2008 Pazar

Minikler, Hoşgeldiniz...

İki yıldır aksatılmış ve bayram münasebetiyle nihayet gerçekleştirilmiş bir akraba ziyaretinin ardından…
Senede bir dahi olsa çocukça oyunlarımızı paylaştığımız sevgili kuzenlerimle artık ebeveyn olmanın sorumluklarını paylaştığımız…
Anlam veremediğimiz için ilgilenmediğimiz aile problemlerine dâhil edildiğimiz, üzüldüğümüz…
Hala öğrenci olmanın verdiği rahatlıkla hâli hazırda kendi hayatımızı kurmanın eşiğinde oturduğumuzu fark ettiğimiz…
Çocukluğumuzdan beri hayatlarımızda olmalarına alıştığımız aile büyüklerinin başka bir hayatın eşiğinde oturduğunu anladığımız…
Gözden ırak olunca, gönülden de ırak olup unutulduğumuz, unuttuğumuz…
Çocukluğumuzda oynadığımız kerpiç evlerin yerlerini beton apartmanların, kuzine sobaların yerlerini kalorifer peteklerinin almaya başladığını gördüğümüz…
Artık çayı bizim doldurduğumuz, yemeği bizim hazırladığımız büyüklerin sofrasına oturduğumuz…
Akıl aldıklarımıza şimdi akıl verdiğimiz…
Biz çocukken böyleydi, dediğimiz…
Siz büyüyünce böyle olur, diyemediğimiz…
Binlerce şey düşünüp söyleyemediğimiz…
Burukça, sessizce, uzakta ama hep onların içinde, artık büyüdüğümüz…
Ailemiz…
Ve yepyeni varlıklarıyla beni bütün bunları düşünmeye sevk eden miniklerimiz…
Kimini hiç görmediğim, kimini sessizce izlediğim, kimini dizimde uyuttuğum siz…
Henüz bir yaşını bile doldurmamış bütün bebekler, Atike Bilge, Arda, Duru, Muhammed Yiğit, Mahmut, Ali Kıvanç ve Sueda aramıza hoş geldiniz.
Bir zamanlar sizin gibi katıldığımız bu ailede şimdi sizlerin gelişini kutladığımız ve artık büyüdük, dediğimiz bayram ziyaretlerini sizlerle de paylaşmak dileğiyle…

3 Aralık 2008 Çarşamba

Siri Hustvedt & Paul Auster

GÖZBAĞININ ARDINDA

Siri Hustvedt

Çeviren: Ayça Sabuncuoğlu

Can Yayınları (1996)

Uzun zamandır kitaplığımda duran Siri Hustvedt romanı “Gözbağının Ardında” yı nihayet okuma fırsatı buldum.
Siri Hustvedt beni tanıyanların ne kadar çok sevdiğimi bildiği Amerikalı yazar Paul Auster’ın eşi. Kendisinin ülkemizde Can Yayınları tarafından yayınlanmış “Gözbağının Ardında” ve “Sevdiklerim” adında iki romanı bulunmakta. Hustvedt eşi Paul Auster’ın sahip olduğu onlarca roman, senaryo, şiir vs.nin aksine çok daha az üreten bir yazar. Ancak tarzıyla eşinin çok yakınından geçtiği söylenebilir.
Siri Hustvedt bu konuda sıklıkla eleştiri aldığı için "Çağdaş roman bir şehirse, Paul ve ben ayni mahallede yaşıyor sayılabiliriz; ama kesinlikle ayni evde değil, ” şeklinde bir açıklama yapmış ve haklı olduğunu zannımca okuduğum ilk romanıyla bana ispatlamıştır.
“Gözbağının Ardında” Paul Auster romanlarının birçoğu gibi yine bir modern Amerika hikâyesi anlatıyor. Hustvedt üniversiteli bir genç kız olan kahramanı Iris’in başından geçenlerin bir kesitini sunduğu romanında Auster gibi dolambaçlı, tesadüflerin birleşimiyle çözülen bir kurgunun aksine daha sade bir yol izlemeyi tercih ediyor. Auster’ın zihninden çıkması pek mümkün ve Auster tarafından işlenmiş olsa çok daha lezzetli bulacağımız bir konunun, çağdaş kent kadının ruhsal sorunları üzerinde duruyor. Ve aynı evde olmasa dahi eşiyle aynı şehirde ve aynı mahallede oturduğunu bize hissettiriyor.
Husvedt’in “Gözbağının Ardında” sı konu seçimi olarak Auster’ınkilere çok benzese de çok daha kolay okunur ve anlaşılır bir üslup sergiliyor. Özellikle bayanların seveceği bir tarz kullandığını henüz diğer romanını okumasam da iddia edebilirim. Auster’la kıyaslamamızdan biraz uzaklaşacak olursak bana göre Hustvedt’in eseri kendi başına çok hoş ve Maeve Binchy gibi türdeşlerinden çok daha başarılı.
Paul Auster & Siri Hustvedt

Yine de bundan önce ve bundan sonra yapacağı her işte eşiyle kıyaslanmaya mahkûm olacak olan Hustvedt her daim Auster’ın bir adım gerisinde duracağa benziyor. Bunun farkında olduğunu ve iddiasız bir şekilde bu gölgede ilerlemeye devam edeceğini sandığım yazarın eserlerini Auster’ınkileri beklediğim kadar hevesle olmasa da takip edeceğim.
Ayrıca Hudsvedt’ın Auster’la yaptığı bu hoş sanat komşuluğunu da kıskanmadım değil hani.

24 Kasım 2008 Pazartesi

İçimde Yananlar...

Çocukken Ibn Tufeyl'in Hayy Bin Yakzan isimli felsefi romanından uyarlanarak yapılan "Hay" çizgi filmini izleyenler bilirler. Hay ıssız, bomboş bir adada bir ceylan tarafından büyütülen bir çocuktur. Anne ceylan öldüğünde Hay onun bedeninin soğuduğunu fark eder ve doğal olarak önceleri onu yaşatanın bildiği ısıtıcı tek ışık, yani ateş olduğunu düşünür. Çocuk gözlerimizle önce Hay'a inanmaya dururuz. Sonrasında anlarız ki işin aslı bizim bildiğimiz ateşle çözülmüyor.
Zaman zaman hepimiz ışığımızı kaybediyoruz. Bizim ışığımız Hay'ın ıssız adadaki ateşi değil. Aslolan hiç değil. Çünkü Hay'ın sonradan bildikleri de çok azımızın içinde ışıldıyor. Çünkü zaman değişiyor...
Her şey insanoğlunun eseri şimdilerde...
Artık içimizde bir elektrik lambası yanıyor.
Bazen voltaj düşüyor, fırtına çıkıyor, faturalar ödenmiyor, elektrikler kesiliyor... İşte o zaman karanlıklar içinde boğuşup duruyoruz. Ama elektirikler bir gün mutlaka geliyor. O geri geldiğinde de her şey eski haline dönüyor. Sonrasıysa hep aynı...
Antonio, peki bana noluyor?
Biri ışığımı açıp açıp kapatıyor. Hiç durmuyor, hiç durmuyor...
Artık karar verse... Artık bitirse...
Eve dönmek istiyorum Antonio. İçimde yananlar hiç sönmeden...

19 Kasım 2008 Çarşamba

Hoşgeldiniz ve Üzgünüz Mesajı

Yeni ziyaretçilerimize hoş geldiniz diyor, keyifli vakit geçirmelerini diliyoruz.
Bu arada üniversitecek üzgünüz. Rektörümüzün göz altına alınması adına duyduğumuz üzüntü (Selçuk Üniversitesi – Prof. Dr. Süleyman Okudan) kendisinin haberlerde sık sık boy göstererek bize vizelerimizin başlamak üzere olduğunu hatırlatmasından da kaynaklanıyor olabilir tabi. Yoksa biz yüksek eğitim kurumlarının en yetkili kişileri rektörlerin adlarının çeşitli yolsuzluklarla anılmasını çok da önemsemiyoruz. Çünkü biz üniversite öğrencisiyiz değil mi?
Neyse bu yüzden bir süre blogumuza uğrayamayabiliriz. Eskilerle idare ediniz. Bu vize ve gözaltı çakışması pek nahoş oldu da. Bilgilerinize…
Hede Hödö Dinlenme Tesisleri teşekkür eder, hayırlı yolculuklar dileriz. (Cümle düşük biliyorum ama organik olanı böyle kuruluyor. :))

15 Kasım 2008 Cumartesi

Hoşçakal Bay Bingley

1,5 yıllık emektar hamsterım Bay Bingley bu sabah hayatını kaybetti. Annemin bir türlü geçmek bilmeyen gribinden dolayı öldüğünü sanıyoruz. Her sabah elimizde peynir parçası, maydonoz sapı, ceviz gibi yiyeceklerle ziyaret ettiğimiz sevimli hayvanımızı bu sabah uyandıramadık. Artık babamın kuruyemişli bira keyiflerine ortak olacak küçük canavarımız yok.
Sana epey alışmışız Bay Bingley. Ufacık cüssenle yaptığın, bitmek bilmeyen gürültülerine de öyle. Umarım gittiğin yerde iyi olursun. Hoşçakal.

13 Kasım 2008 Perşembe

René Magritte hissiyatına Paul Auster açıklaması:

Dün akşam René Magritte’in Golconde’u üstüne yazdığım yazıdan sonra, Sayın Paul Auster sanki yorumumdan rahatsız olmuş gibi, yeni kitabı “Karanlıkta’ki Adam” da makul bir açıklama getirdi bana. Tamamen tesadüf olduğuna inanmak istemiyorum, belki de öyleydi ama tam anlamıyla bu kafa karıştıran mevzu üzerineydi.
Magritte’in benim üzerimde uyandırdığı tuhaf hislere sahipler için Auster’ın açıklamasını buraya aynen naklediyorum. Bakalım beni ettiği kadar sizi de tatmin edecek mi?

“…Frisk kollarını masaya koyup ileri doğru uzatarak konuşuyor: Gerçek dünyada mıyız, yoksa değil miyiz?
Ben nereden bileyim? Her şey gerçek gibi görünüyor. Her şey gerçeğe benziyor. Burada, kendi bedenimin içinde oturuyorum ama aynı zamanda burada olamam. Olabilir miyim? Başka bir yere aitim.
Burada olmasına buradasın ama başka bir yere aitsin.
İkisi birden olamaz, ya biri olmalı, ya öteki.
Giordano Bruno adı sana tanıdık geliyor mu?
Hayır, hiç duymadım.
On altıncı yüzyılda yaşamış bir İtalyan filozof. Bruno eğer Tanrı sonsuz ise, o zaman sonsuz sayıda Tanrı olmalıdır diye iddia etmişti.
Bu makul görünüyor,tabi Tanrı’ya inandığını varsayarsak.
Adam bu görüşü yüzünden yakıldı. Ama bu düşüncesinin yanlış olduğu anlamına gelmez değil mi?
Neden bana soruyorsun? Bu konuda hiçbir şey bilmiyorum. Anlamadığım bir şey hakkında nasıl fikir yürütebilirim?
Geçen gün o çukurda uyanıncaya kadar yaşamın başka bir dünyada geçmişti. Ama onun var olan tek dünya olduğuna nasıl emin olabildin?
Çünkü…çünkü bildiğim tek dünya oydu.
Oysa şimdi başka bir dünya tanıyorsun. Bundan ne çıkarıyorsun Brick?
Anlayamadım.
Tek bir gerçek yoktur Onbaşı. Pek çok gerçek vardır ve bunlar dünyalar, dünyalar ve karşı dünyalar, dünyalar ve gölge dünyalar olarak birbirine paralel yürürler ve her bir dünyayı başka dünyadaki kişi rüyasında görür ya da onu hayal eder veya onu yazar. Her bir dünyayı başka bir akıl yaratır…”


KARANLIKTAKİ ADAM
Yazan: Paul Auster
Çeviren: Seçkin Selvi
Can Yayınları, 2. Baskı
Sayfa: 67 - 68

12 Kasım 2008 Çarşamba

Golconde (1953) – René Magritte


René Magritte kafamda tarz olarak guruplaşmış ressamların içinde birçok meslektaşıyla beraber otursa da kendi grubu arasında beni en çok rahatsız edenlerden birisi. Özellikle de Golconde isimli bu eseriyle…
Çağımız Meydan Larouse’u Wikipedia’in dediğine göre bu eseriyle Magritte, bireyselliğin geleneksel izole olmuşluğuna sert bir eleştiri gönderir.
Magritte “La trahison des Images” isimli eserinde en açık şekilde yaptığı gibi çizdiği piponun altına“Ceci n’est pas une pipe” yazarak sadece anlamların ve görüntülerin resmini yaptığını anlatır. Yaptığı şey sadece temsili bir ifadedir, gerçeği doğru şekilde yansıtmayabilir. Hiçbir sanat gerçeği olduğu gibi yansıtmaz, sadece ona yaklaşmakla kalır.
İşte bu yüzden Magritte’in tüm eserleri içimi ürpertir. “Gizem” bilinmeyense eğer yapıtlarımın da gizemden öte bir anlamı yoktur, diyen ressamın eserleri benim için hep rahatsız edici olmuştur. Aslında özel bir nedeni yok, kendisinin eserlerine anlamlar yüklemediği kadar gizemli, en az kendi söylediği kadar manasız bir iç sıkıntısı benimkisi. Magritte tablosu görünce anlamsızca kaçmak istiyorum. Belki benim için “bilinmez” anlam burada saklıdır.
Bugün başka bir şey ararken Golconde çıktı karşıma. Yine içim bir tuhaf oldu. Ölüme varıncaya kadar bütün gizemli şeyleri düşündüm.
Peki ben burada bunu neden mevzu ettim? Beni tanıyanlar bilirler. İçimi tuhaf eden bişey gördüm mü saatlerce mevzusunu ederim. :) Kendimi susturana kadar en iyisi buraya yazmak olacaktı galiba.
Son olarak:
Sayın Magritte, yapıtlarınızı içim kaldırmıyor. Golconde’daki adamlar sanki içime yağıyor.
Karşıma çıkmaktan vazgeçin. Benim için gerçeğinize yarım adım bile varmayacak kadar uzaklar onlar. Söyleyin kendinize, içime yağmasınlar.

8 Kasım 2008 Cumartesi

Gidiyorum

İnsanın kendi olmayı en çok başarabildiği yere gidiyorum.
Dostlarım Antonio Salieri ve James Matthew Barrie’nin yanına,
Eve dönüyorum.
Hiç sevmediğim cinsinden, en sebeplisinden hem de
Bir şiirimsi benden size,
Dönene kadar, beni unutmayın diye.


SEBEP

Belki söylersin diye, sözler geçip gidiyor.
Ruhum içime sığmaz, bu ihtimal yüzünden.
Sen varsın ya, bildikçe hep sana saklanıyor,
Ne özler bilemiyor, ben delisi bu yüzden.

İhtimaller yandıkça ömrüm mü tükeniyor,
Yoksa ben mi büyüyor, bu kavga sen yüzünden.
Ama yazar dermiş ya, umut en son ölüyor,
Aşk varmış, olacakmış, ummalar hep o yüzden.

6 Kasım 2008 Perşembe

Merhaba Sevgili Dünya

Ne zaman boş bir kâğıda bir şeyler karalamak istesem, yeni aldığım bir kalemi denemek ya da bir defterin boş kalan yerlerini doldurmak istesem oraya ilk yazdığım şey “merhaba sevgili dünya” olur.
Eski defterlerim, sınav testlerim, resim defterlerim defalarca yazılmış “merhaba sevgili dünya” larla dolu. Liseden beri anlamsızca alışkanlık edindiğim bu eylemin üzerinde ilk defa düşündüm geçenlerde. Bilinçaltını deşeleyince yanıtı bulmak hiç de zor değil.
Bunun tek sorumlusu “yeniden başlamak istemek” sanırım. “Merhaba” yeniden başlamak için, “sevgili” ona söylemek istediklerim olduğu için ve “dünya” da bu başlangıcın ve bitişin sorumlusu hükümranlığımız olduğu için…
Yaşınız kaç olursa olsun, her zaman anı geriye sarmak ve yeniden başlamak istersiniz.
Dünyayla geçirdiğiniz her gün kendinizce affedilmesi güç hatalar ve keşkelerle dolmuştur çünkü.
Dünyaya yeniden merhaba demek için belki de her şeyinizi vermeye hazırsınızdır. Ama benim gibi biriyseniz yüzleşmekten korkar ve en fazla atık haline gelmiş kâğıtlara bunu sessizce haykırırsınız. En güzel yazınızla hem de… “Merhaba sevgili dünya…”
Oysa her yeni gün sabahında dünya her şeye yeniden başlar ama gün sabahları monotonluğumuza kendini o kadar kaptırmıştır ki o sabahın yeniden “merhaba sevgili dünya” demek için bir şans olduğunu hatırlamayız.
Dünya her sabah yeni bir merhaba için gözümüze bakmaktayken üstelik.
Üstelik dünya insanların bütün ağırlığıyla ezilmişken, yorgun ve sessiz, her sabah yeni merhabalar için beklerken.
Üstelik varlığını kanıksadığınız için çoğu zaman sessizliğinizle ya da sesinizle bezdirdiğiniz anneniz, babanız, eşiniz, sevgiliniz, kardeşiniz, dostlarınız gibi yanınızdan umutlarla geçiverirken.
Hep içinizdeyken, hep baktığınız her yerdeyken, hep kaçırılmış şanslarla doluyken, yenilerini saklarken…
Biraz esintili, serin, güneşli, gürültülü bir sabahken bugün…
Merhaba sevgili dünya…

1 Kasım 2008 Cumartesi

Bin Muhteşem Güneş

BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ

Khaled Hosseini

Çeviren: Püren Özgören

Everest Yayınları (2008)

Bu aralar çok satanlar listelerinden gidiyorum.
Afgan yazar Khaled Hosseini’nin Everest Yayınları’ndan çıkan iki romanı haftalardır ülkemizde ve dünyada çok satanlar listesinin en üst sıralarında yer alıyor. Kitaplar zaten ister istemez görünüşleriyle dikkat çekiyor. Yeni baskı cep boylarının şıklığını ve makul fiyatlarını da düşününce benim gibi görüntüsüne ve arka kapak yazısına tav olup satın almış bulabilirsiniz kendinizi.
Genç yazarın ülkemizde “Uçurtma Avcısı” ve “Bin Muhteşem Güneş” isimli iki eserinin de çevirisi bulunmakta. Uçurtma Avcısı’nın henüz okumadım ama kitabın benim de beğenerek takip ettiğim Amerikalı yönetmen Marc Forster’a ait çok beğenilen bir de sinema filmi mevcut.
Bin Muhteşem Güneş, anlatım tarzı olarak Ayşe Kulin’inkine çok benziyor. Ayşe Kulin’in Sevdalinka ve Nefes Nefese isimli eserlerinde olduğu gibi zorluklar ve savaş içersinde dostluk ve aşk öyküleri okuyoruz. Savaşın politik kısmı Ayşe Kulin’inki gibi yarı belgesel bir tarzda Bin Muhteşem Güneş’de de detaylarıyla işleniyor. Eser bu vaziyette olunca, kitabı kapattığınız zaman Afganistan’ın yakın dönem sıkıntıları gözünüzü korkutup, canınızı sıkarken, yaşadığınız ülkenin varlığı için bile binlerce şükür eder, geleceği için dua eder olacaksınız büyük olasılıkla.
Aslında kitabı değerlendirmekten ziyade kitabın uyandırdığı yankı boyutuna değinmek istedim. Khaled Hosseini Amerika’da yaşayan Afgan bir yazar. Hoş, akıcı ve duygusal bir kalemi olsa da dikkat çeken, değişik bir tarzı yok. Muhtemelen ülkemize ait bir yazar olsa Ayşe Kulin kadar bile ilgi çekmeyebilirdi. Ancak Amerika’nın ülkesine yaptıklarını duygusal bir dille kaleme alan biri için fazla el üstünde tutulduğu, Amerika’ca ve Avrupa’ca fazlaca bağra basılmış olduğu da aşikâr. Gördüğünüz gibi Amerika her zamanki gibi “sempatik” tavrını dağıttığı ülkelerin sanatına karşı sürdürmeye devam ediyor. Sinema, roman demeden bu ülkelerin halklarının yaptığı her şeyi kör gözüne parmağım şeklinde dürterek önümüze seriyor. Amerika’nın bunu neden yaptığını düşünmeye bile gerek yok gerçi ama en azından Irak, İran, Afganistan, Filistin gibi “Amerika’mızın” çok sevdiği ülkelerde yetişen sanatçılarımızdan haberdar oluyoruz.
Meryem ve Leyla isimli iki kadının iç içe geçen öykülerini Afganistan’ın 90lı yılların ortaları ve sonrasına eşlik eden manzaralarıyla okumak hoş vakit geçirmenizi sağlayacaktır kuşkusuz, tabi Amerika’nın parmağını gözünüzün önünden çekmeyi başarabilirseniz…

31 Ekim 2008 Cuma

İrem/ Akgün Akova

Bana şöyle bir bak diyorsun,
Alıcı gözüyle, tepeden tırnağa,
Yeni dalınmış uyku gibi bak.
Çobanların söndürmeyi unuttuğu dağ ateşi,
Kaleden kaleye uçurulan ak güvercin,
Rüzgâra emanet edilen fısıltı gibi,
Yazdan kalma bir gün gibi bak bana.

Bana şöyle bir bak diyorsun,
Posta kutusuna gece yarısı bırakılan bir mektup gibi,
Kızağından kayıp bitmeden denize inen bir tekne,
Gökyüzünün denizyıldızlarıyla dolduğunu gören,
Bir dalgıç gibi bak.
Akşam kırılmaya baslarken içimde,
Dağılan bir ilkokulun zili gibi bak bana.

Bana şöyle bir bak diyorsun,
Bir işin demetine sarılır gibi bak.
Unuttuğum ve istesem de,
Yüzlerini bir türlü anımsayamadığım
Çocukluk arkadaşlarım gibi.

Kahve fincanına damlayan gözyaşı,
Kara düşen kandamlası gibi,
Diyorsun ki -evet, mavi gözlerinden bile ürpertici bu-
Kınından çıkarılan bir hançer gibi bak bana.

Bana şöyle bir bak diyorsun.
Yaşama sevincini sana ben veriyormuşum gibi,
Sevgilin olmasam da sevgilinmişim gibi bak.
Kumsalda bırakılan ayak izi,
Kanadın üzerine değen bulut gibi,
Kayalıklara sürüklenen bir gemiye,
Yanıp sönen deniz feneri gibi bak bana.
Çünkü unutmamanın eşiğidir
Ve anımsamanın kapısıdır bakmak.
Sevgili İrem
Bunun için bile kibrit çakılabilir
Okyanusun kıyısında,
Karanlıkta.
Bir kedigözü gibi
Pençeleriyle dolaşırken aşk…

23 Ekim 2008 Perşembe

James Matthew Barrie’ye sevgilerimle…

Asla çocukça mektuplarımdan nasibini almadın. Asla Enid Blyton’a ya da Angela Sommer Bodenburg’a ağlandığım gibi sana ağlanmadım. Peter Pan’ı defalarca okumadım. Onun adını Can, Canan, Gül, Mete ve Rudiger kadar çok anmadım. Peter’dan da, Thinker Bell’den de hep kaçtım. Ama en çok Kaptan Hook’u, en çok Peter’ın Wendy’si olduğumu gördüm rüyalarımda.
Birkaç yıl önce en az Peter kadar çocuk kalmış bir arkadaşımla koca bir sinema salonunda yalnız başımıza izlediğimiz hayat öykünü hep ağlayarak hatırladım. O filmi bir kez daha izleyemedim.
Bu hafta kalabalık bir restoranda bir edebiyat dergisindeki öz geçmişini bir kez daha okurken yine ağlamak istedim. Olmadı, eve dönmeyi bekledim.
Çocukken de bilirdim kitapların gerçek olmadığını. Tek bildiğim o hikâyelerin yaşadıkları yerlerdi. O yüzden kitapların kendilerinden çok yazarlarını sevdim.
Hastayken giydiğim pijamaları sonradan giymek istemeyişim, kötü günlerimde rastladığım iyi kişileri görmek istemeyişim gibi hep sakladım da seni rafların arkasına.
Sinemaların, kitapların içinde büyürken hep, galiba en çok sana ağladım.
Bu yüzden en çok da seni sevdim.
Sen çocuk kalırken ben hiç çocuk olmamıştım çünkü daha çok hatırladım.
Ne seni ne de diğerlerini çocukken sevmiştim ben.
Hep büyümek istemezken sevdim onları ve seni.
Hep vardın ve o kadar da hiç yoktun sevgili Barrie.
İşte o kadar gerçekmişsin. İşte o yüzden beni en çok sen ağlatmışsın. Ben senin kaybolduğun yerde hiç olmamışım.
Ben de Wendy olamaz mıyım sevgili Barrie? Sadece Wendy kadar çocuk…
Bana birşey söyle olmaz mı? Her zamanki yerde, İtimatya'dayım...

20 Ekim 2008 Pazartesi

Cahillikler Kitabı

CAHİLLİKLER KİTABI

"Bilmediklerimiz ve Yanlış Bildiklerimiz"

John Lloyd, John Mitchinson

Çeviren: Cihan Aslı Filiz, Emre Ergüven

NTV Yayınları (2008)

Ülkemizin çok satanlar listelerinde uzun zamandır yerini korumayı başarmış NTV kitaplarından birisi “Cahillikler Kitabı”
İddialı ismi ve baskısı sayesinde epey ilgi toplamış olsa da isminin gerekliliklerini karşılayamayan, yetersiz, sevimsiz, bütünlüksüz ve üslubu da hayli kötü bir kitap.
Bilmenizin genel kültürünüze çok da fazla bir şey katmayacağı soruların cevaplarıyla dolu kitap, net olmayan ve yetersiz açıklamalarıyla beklentilerimin epey altında kalıyor. Esprili olmaya çalışırken basitleşmiş, yanıtlarını desteksiz ve kanıtsız açıklamalarıyla havada bırakmış, bırakın faydalı olmayı, eğlenceli ve akılda kalıcı olmayı bile başaramamış tuhaf bir çalışma. Beynimiz ne renktir? Yemekten sonra yirmi dakika içinde yapılmaması gereken şey nedir? vs. şeklindeki sorulara kafanızda anlamlı hiçbir yere oturtamadığınız yanıtlar bulabilirsiniz. Ya da gerçekten merakınızı uyandıracak sorulara, kitabın yaptığı desteksiz açıklamalar sayesinde daha merakla yaklaşabilirsiniz. Takıntılı biriyseniz mantıklı açıklamalar uğruna kendinizi bilgisayarınızın ya da ansiklopedilerin başında bulabilirsiniz. Bu açıdan bakınca “ Cahillikler Kitabı” nın obsesif kompulsif haletli okura epey aydınlatıcı olacağı kesin aslında.
Ayrıca “silencer” rumuzlu ekşi sözlük yazarının kitap hakkında bakın ne demiş:
Silencer’a saygılarımla.
“Cahillik olarak itham ettiği, çoğu bilindik olguyu geçersiz ve yanlış kılacak argümanlardan ve bilimsel verilerden yoksun bir kitap. Bu yüzden ciddiye alınmamalıdır.”
Neyse, kitabı okuduktan sonra kendinizi hala cahil hissediyorsanız yazık size… Siz en iyisi mi biraz da “Lüzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi” ne başvurun. Gerçi Tamer Korugan’a ait Aykırı Yayınları’ndan çıkan “Lüzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi” serisini bu anlamda çok daha faydalı ve eğlenceli bulacağınıza eminim.
Ülkemizde alafranga tuvalet kültürünün en büyük parçası olan, gazeteler, bulmacalar, magazin dergileri ve tetrislerin yanında yerini alabilir, epey de şık görünen bir kitap. Özür dileriz John Lloyd ve John Mitchinson, Ceketimizin düğmesini ilikleyemiyoruz.

5 Ekim 2008 Pazar

Hüzünlü Allegro

Sevgili Antonio,
Düşündüm de, sözlerini anladığım şarkıları neden uzun süre dinleyemediğimi buldum. Bir şarkının ne demek istediğini bilince ona kendimce anlamlar yükleyemiyorum çünkü. Enstrümantal şarkılar ve bilmediğim dillerde olan şarkılar çok acıklı şeyler de anlatsalar birer neşeli günler, kıpır kıpır olsalar da hüzünlüler bazen. Mesela şu anda senden, en çellolusundan allegro moderato bir parça çalıyor. Ama nedense uzun yol şarkıları gibi hüzünlü bu akşam. Hani böyle otoyol çizgilerini sayarken çalanlar gibi. Bu akşamın hikmeti mi, yoksa senin olduğu için mi bilmiyorum. Belki yarın öyle olmaz. Yarın garip bir gün olmasın değil mi Antonio? Uğraşmalı saatlerimizi fazlaca tükettik bu ara. Yolculuk da var sonra...
Ayrıca düşündüm de, ben yeniliklere hiç de açık değilim. En az elli yaşına kadar sahip olunacak garip, bir çoğu gereksiz, birazı da faydalı tabularım var. İnsan bunları erken yaşta edindiği için suçlanmamalı bence. Hayatımızı böyle inşa etmiyor muyuz? Senin için de öyle değil miydi?
Sustur şu şarkıyı, bir adagio çal. Belki daha eğlenceli olur. Ben hiç bir yere gitmek istemiyorum. Hep bende kalalım, benim kafamın içinde... Ve sen bütün şarkıları olmadıkları gibi çal. Şimdi yaptığın gibi...
Not: Yazdıklarımın içinde sen varsan, hep saçmalıyorum değil mi? Kimse ne yazdığımı anlamıyor. İnsan hep sevdiklerine mi saçmalıyor?
Ve Not: Antonio için yazdıklarımı anlamaya çalışmasanız benim için daha anlaşılır olacaklar sanırım.
Ve Ve Not: Antonio buna sen de dahilsin. :)
Ve Ve Not Not: Yarın okula dönüyorum. Beşinci yılımda bitirdiğim bir sürü şeyle, yeni bir evde, yeni hocalarla neye dönüştüğünü bilmediğim bir okulda, yeniden başlıyormuşum gibi garip, iyi, kötü, güzel, çirkin, her biçimdeyim sadece. Sanki yıl 1992...

3 Ekim 2008 Cuma

Kedili Yalnızlıklar

Yalnızlık mevzubahis günlerdir. “Avrupalı yalnızlığı, kedili yalnızlıklar.”
Kedili kadınlar olmaktan korkuyoruz, sessizce eskirken.
Ama yine de,
Sokak kedilerini seviyoruz,
Sokak insanlarından çok…
Birbirimizi sevmek istiyoruz ,
Kendimizi sevmekten çok…
Yine bana şarkılar yolluyorsun.
Hiç dinlemediğim şarkılar.
Sonra da kaybetmekten korkuyoruz.
Kaybedilmekten çok…

Sen bana yolladın;

“so i try
put your hands in the sky
surrender
remember
we'll be here forever
and we'll never say good bye...”

Ben de sana yolluyorum.

Düşün şimdi deniz kıyısında, çay bahçesindeyiz.
Bir şarkı söylüyoruz birlikte.
Yine hiç konuşmadığımız bir dilde.
Fısıldamaktansa güvensizce,
Bizim olmayan dillerde avaz avaz söylemek istiyoruz.
Kendimize duyurmadan, çok şey söylemek istiyoruz
Hem bize, hem yaradana,
Hem de… Hem de...
Kedilere…

“gracias a la vida que me ha dado tanto.
me ha dado la risa, y me ha dado el llanto.
así yo distingo dicha de quebranto,
los dos materiales que forman mi canto,
y el canto de ustedes que es el mismo canto.

y el canto de todos que es mi propio canto.
gracias a la vida que me ha dado tanto.”

Sen Soledad Bravo’sun, ben de Joan Baez’im tamam mı?

Hadi başlayalım, artık.
Biz evimize dönüyoruz.
Kediler de bizimle gelmiyor.


"Teşekkürler hayat, verdiğin her şey için."

29 Eylül 2008 Pazartesi

"Klasik" Duruş

Klasik romanların eskisi kadar ilgi görmediğini yakın zamanlarda iyice idrak ettim. İki üç gün önce uğradığım bir kitap evinde tavsiye isteyen iki liseli genç kıza bir klasik önerme gafletinde bulunmuştum ki, kızların da kitapçının tuhaf bakışları üzerine sözümü geri almak zorunda kaldım. Nitekim benim tavsiyemin yanından dahi geçmeyecek bir kitap alıp çıktılar.
Her neyse, aslında başka bir şey de önerebilirdim belki ama yaz dönemini klasiklerle ya da onlara dokunan kitaplarla geçirmiş olmam bu konuda etkili olmuş olabilir. Ruslar, İngilizler ve Amerikalılar beni bu yaz epey meşgul ettiler.
Lise döneminde Gerorge Orwell’ın sosyalist romancılığı Lenin’e ve sosyalist düzene sempatimi haklı olarak arttırmıştı. Aynı dönemin diğer yüzüne değinen başka romanlar sempatiyi bir yana bırakıp empati kurmamı sağladığı için ve artık bir yerlere tutunma yaşlarımı aştığım için bu meseleye çok daha farklı bir gözle bakabiliyorum. Belki bu empatiyi sağlama açısından faydalı olacak bir iki kitaptan söz edeceğim. Ama edebi anlamda tatmin edici olmayabileceklerini ekleyim.
İngiliz yazar, Colin Falconer’in sıkı bir araştırma sonucu yazdığı Prenses Anastasia, Rusya’da son dönemin en büyük hanedanı olma unvanını sürdürürken malum sebeplerden katledilen Romanov’ların hayatta kaldığı rivayet edilen en küçük kızlarını anlatıyor ama edebi ve inandırıcı olmaktan çok uzakta kalıyordu. Belki bunda en büyük etken Falconer’ ın bir macera romanı yazarı olmasıydı. Zaten katliam sahnelerinin bütün maceraperestliğine rağmen Falconer, Orwell’ın hitabetinden o kadar uzaktaydı ki Romanovların yanında durmam epey zor oldu.
Ama Anatole Litvak’ın 1956 yapımı Ingrid Bergman ve Yull Brynner’lı filmi “Anastasia” nın romandan daha kurmaca olsa da, çok daha memnun edici olduğu kesin.
Daha sonra başka bir hanedanlığın, Belgorodski’lerin çöküşünü anlattığı “Bir Avuç İnsan” romanıyla, Anne Wiazemsky’le tanıştım. Fransız Akademi’sinin Büyük Roman ödülünü alan yapıtın Falconer’ınkinden fazla olarak tek artısı da, macera romanı diline bulaşmamış olmasıydı.
Dediğim gibi edebi anlamda çok tatmin edici olmasalar da güzel birer deneyim oldular. Aslında yazmaya başlarken klasikler konusunda değinmek istediğim başka bir kitap vardı.
Amerikalı yazar Diane Setterfield’ın ilk ve tek romanı olan “On Üçüncü Hikaye”...
On Üçüncü Hikaye, bir çok satanlar ve altın kitaplar romanı. Sırf bu yüzden ön yargıyla aylarca kitaplığımda bekleyen romanı yazın nasıl olduysa okudum.
Önyargı gerçekten kötü bir şey.
Setterfield Hanım gerçekten de muazzam bir İngiliz Edebiyatı hayranı ve tek kitabını özellikle bu edebiyatın kadın yazarlarına itaafen yazdığını her satırda hissettiriyor. Her cümlesiyle, olay örgüsünün her ayrıntısıyla bizi o muhteşem yazarlarla yüz yüze bırakıyor. Eğer kendilerinin sıkı takipçileriyseniz, kitabın hangi köşesinde hangi İngiliz hanımefendisiyle karşılaşacağınızı anlamanız bile mümkün.
Bronté kardeşler ve Jane Austen sevenleri bana yaptığı gibi bir zamanlar okudukları klasiklerin sayfalarını tekrar karıştırmalarına neden olacak ve sıkmadan, keyifle okunacak hoş bir roman, ben kendi adıma özellikle bayanlara öneriyorum.
İnsan klasikleri özlemese bile onların duruş ve haletlerini her zaman özlüyor. Ne anlatmış, ne tarafta durmuş olursalar olsun…

27 Eylül 2008 Cumartesi

John Cusack

Sevgili arkadaşım Cem, Being John Malkovich’den bahsetmişken. John Cusack’ten bahsetmemek olmaz. Aslında bu bahsetme mevzusunda söz hakkı sahibi olması gereken John Malkovich’in kendisi ve Catherine Keener olsa da önceliği John Cusack’e veriyorum. Bir tıklamayla her yerden ulaşabileceğiniz özgeçmişinden bahsetmeyeceğim. Dünyanın en gizemli ve merak edilen insanları sıralamasında üst basamaklarda yer alması ve magazincilerin izini sürememesiyle de pek ala meşhur olmuş politika sevgilisi Hollywoodlu aktöre ilgi sebebim, tartışmasız oyunculuğundan çok yaptığı işlerin türü.
John Cusack her ne kadar ülkemizde ucuz romantik komedilerle tanınmış olsa da arızalı insan tiplemelerini canlandırmadaki yeteneğiyle Hollywood’un A sınıfı oyuncular kategorisine çoktan girmiş ama bir türlü gereken ilgiyi görememiş bir oyuncudur. Mevcut amerikan hükümeti politikasına karşı sergilediği muhalif tavrı, kraldan çok kralcıları hedefleyen demeçleri ve umursamaz görüntüsü belki de buna en büyük etkendir.
Anneleri hariç her bireyi oyunculuktan gelen Cusack ailesinin asıl oyun sahnesi tiyatrodur. John Cusack, Tim Robbins’in Actors’ Gang’inden esinlenerek kurulan The New Criminal isimli tiyatro grubuyla Chicago’da uzun yıllar çalışır. Bu grupla ruhunu sıyıramadığı siyasî ve avant-garde işler yapmayı seçer. Dört yıl sonra, lise arkadaşları Steve Pink ile D.V. DeVincentis’le “New Crime Productions” isimli film şirketini kurar ve çeşit çeşit arızalı işlere imza atmaya devam eder. High Fidelity, Grosse Point Blank ve War Inc, gibi senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği filmler kariyerine hem büyük katkı sağlamış, hem de akademinin gözünden tepetaklak düşmesine neden olmuştur.
Röportajlarına saçlarını taramadan gitmeyi, galalara da yıllardır aynı takım elbiseyle katılmayı adet edinmiş oyuncunun haleti ruhiyesi tuhaf bir durumda olsa gerek. Romantik komedi türünde tek erkek filmi olma özelliğini elinde bulunduran High Fidelity, duygusal kiralık katil rolüne büründüğü Grosse Pointe Blank ve War Inc, ve özgüven sorunu yaşayan sevimli kuklacı Craig’i canlandırdığı Being John Malkovich kuşkusuz tuhaf haletine de çok uygun bulduğumuz karakterleriyle en kayda değer yapımları. Michael Moore’un ülkesini yerden yere vurarak yüceltme taktiğini güttüğü iddia edilen Amerika’nın Irak politikasını eleştirdiği kara komedisi War Inc, tıpkı imzasını attığı diğer yapımlar gibi sessiz sedasız geçip gitti vizyonlardan. İş böyle olunca gerçekten Moore’un yaptığı neyi yapmamış olduğunu düşündüm doğrusu.
Bana göre Cusack’ın filmografisinin en dikkat çekici yapımı ise Max’ti (Genc Hitler),. Ama kendi ülkesinde hiçbir yapım şirketinin desteğini almadığı, kendi şirketine bile yaklaştıramadığı, Macaristan, Kanada, Almanya ve İngiltere ortak yapımı film yerden yere vuruldu. Sinematografik anlamda çok da değerli bulunmayan film, faşist lider Adolph Hitler’e getirdiği insani yaklaşımdan dolayı çok ağır eleştiriler aldığı halde, Cusack filmin arkasında durmaktan asla vazgeçmedi. Kendisinin sağ kolunu Birinci Dünya Savaşı'nda kaybetmiş Yahudi bir sanat taciri olan Max Rothman’ı canlandırdığı filmin konusu şöyleydi:

Max (Genç Hitler) 2002
Yön: Menno Meyjes
Birinci Dünya Savaşı'nda kolunu kaybetmiş Yahudi bir sanat taciri olan Max Rothman, savaş bozgunundan kurtulmaya çalışan Weimar Cumhuriyeti Almanya'sında, Münih sokaklarında yeni yetenekler aramaktadır. Bu sırada, kendisi gibi Birinci Dünya Savaşı'nın dehşetini yaşamış Adolf adlı genç bir resim öğrencisiyle tanışır. Başlangıçta yeteneğinden çok etkilendiği bu gencin, sanata olduğu kadar politikaya da ilgi duyduğunu fark eder. Max, içinde büyük bir öfke barındıran Adolf'un sanattan politikaya kaymasına adım adım tanık olur; buna engel olmaya çalışsa da tarihin en zalim diktatörlerinden birinin, AdolfHitler’in gözleri önünde adım adım yükselişine engel olamaz.
Noah Taylor’un da çok başarılı bir performansla Adolph Hitler’i canlandırdığı filmde Adolf Hitler’in gençliğinde kendi çizdiği resimleri de görmemiz mümkün. Hitler’in bir sanatçıdan bir politikacıya dönüşmesini dramatik gözlerle izlememize sebep olan Max’in kıymetinin yıllar sonra anlaşılacağına dair benim de Cusack gibi şüphem yok.

Ailesinin her ferdini ve en yakın arkadaşlarını filmlerinde küçük de olsa roller vermeyi adet edinmiş Cusack’in ablası Joan Cusack’le on, Tim Robbins’le altı, Golden Globe ödüllü ev ve okul arkadaşı Jeremy Pivens’la on filmde aynı kareleri paylaşmışlığı da var. Şöhretin bir aktörün başına gelebilecek en kötü şey olduğunu sıklıkla ifade eden oyuncu, popüler kahramanlar yerine nevrotik ve anti- kahraman tipleri canlandırmaya daha uzun süre devam edecekmiş gibi görünüyor. Bize de onu keyifle izlemek düşecek tabi.
Meraklısına: The Clash hayranı olan oyuncu boş vakitlerinde helikopter snowboardu ve kickboks yapmaktan hoşlanıyor. Genelde bisikletle seyahat etmeyi seven Cusack’in hızına gazeteci ve magazincilerin yetişemediği rivayet ediliyor.
Ayrıca John Cusack’in politik içerikli yazılar yazdığı bir blog sayfası da mevcut.

23 Eylül 2008 Salı

Ruhsal kurumların kişisel msn iletileriyle halka arz etmesi

Bundan on beş yıl kadar önce ülkemiz halkının iletişim teknolojisi ev telefonlarından ibaretken şimdilerde cep telefonları ve internet sayesinde başka bir boyuta geçmiş bulunuyoruz.
Haftada bir duyulacak insan sesi, ruh kurumlarının kobi ebatlarında çalışmasını sağlardı. Ruhlar kobiler kadar çalışkan üretken ve emektardılar. Ses tavırlarına anlamlar yüklenirdi, seslerle günlerce idare edilirdi. Bütçeler kısıtlıydı, fatura kabarık gelmesin diye az ve öz konuşulurdu. Şehirler arası haftada bir, dış ülkeler ayda bir aranırdı.
Önce cep telefonları ardından da internet kobilerin çaplarını büyütmelerini sağladı. Sesler yetmez oldu, ruhsuz mesajlar, icq numaraları, ardından da msn iletileri ruh sermayesinin tefeci kaynağını oluşturmaya başladı. Artık bütün anlamlar ses tavırlarında değil, şifreli klavye ve tuş takımı iletilerinde gizliydi.
Msn kişisel iletileri ruh karmaşalarına ortak aranan sarı sayfalara dönüştü.
Herkes her şeyini gizlerken, bütün kar marjı kişisel iletilere döküldü.
Kimse kimseye bir şey soramaz oldu. Paylaşıla paylaşıla çoğalmadı, tükendi. Artık başka türlü anlatılamıyordu hiçbir şey, ne yapılsaydı?
Aslında bilmiyor muyduk, ruha dair hiçbir şey faize konulamazdı. Kobiler yalandı.
“Hesap mı verecez bundan sonraydı.”
“Kimseye güven olmazdı, beyaz gülün gölgesi siyahtı.”
“Aşk acıydı.”
“Bugün çok mutluydu.”
“Ewt, ewt seni sewiyorduuu jnm.”
“ Büyük olmayan adamlar çevrelerini küçüklerle doldururlardı.”
Hayattı, böyleydi. Belki biri dönüp bir şey söylerdi. Halka arz etmek gerekti.
Hayırlı uğurlu olsun, hepimize bol kazançlar.
(Ayrıca pargraf başı yapamıyorum, ya beceremiyorum ya da olmuyor. Hepsi bu sanal illetin suçu. Kusura bakmayınız. Teşekkürler.)

20 Eylül 2008 Cumartesi

Antonio Salieri’den Severus Snape’e İtimatya ambargosu

Öğretmenlik kariyeri boyunca Hogwarts müdürü Dumbledore dışında kimsenin güvenini kazanamayan sarı dişli, yağlı saçlı, kara pelerinli, eski ölüm yiyen Severus Snape’in, Harry Potter serisinin son kitabında aklanması İtimatya’dan dışlanmasına yol açtı.
Yedi kitap boyunca karakterlerin arasında en acımasız ve en sorunlu tabir edilen Snape, son Harry Potter kitabında gösterdiği cesaret örneği ve son dakika öğrendiğimiz üzere su katılmamış romantikliği sayesinde bir efsaneye dönüştü. Snape, Hogwarts ahalisi tarafından ölene kadar kayıtsızca dışlanmış ve bu süre zarfında İtimatya sakinlerinden epey ilgi görmüştü.
Antonio Salieri yaptığı açıklamada Severus Snape’in ütopya ülkesine yakışabilecek bir karakter olması sebebiyle İtimatya’da çok sevildiğini, ancak ölümüyle aklanması, adına fan klüpleri kurulması, hatta üstüne Harry Potter’ın çocuklarından birine isminin verilmesi yüzünden diğer İtimatya sakinlerinin psikolojilerinin olumsuz etkilenmesine sebep olduğu için ülkeye giriş çıkışlarına sınır getirilmesi gerektiğini söyledi.
Severus Snape henüz bir açıklama yapmadıysa da Salieri’nin düşüncesinin ülkede bölünmelere yol açtığı belirtiliyor. Kimileri Salieri’yi haklı bulurken, kimileri Snape’e konulacak ambargonun hiçbir haklı gerekçesi olmadığını iddia etmekte.

Acılaşmış Duygu Posası

Çok değil, beş ay önce bir mektup yazdım. Duygu yoğunluğundan mayalı hamur gibi kabarmış, durdukça sabah kahvaltısından kalma çay gibi acımış, tuhaf bir mektuptu yazdığım. Duygular hamur gibi kabardıkça taşıyor, bekledikçe çay gibi acılaşıyor ya zamanla, nereye kadar kabaracaktı, acılaştı işte…
Aynı mektubu, beyaz sayfalardaki siyah dolma kalem yazısıyla ve uzun, havalı diplomat zarflarıyla sahiplerine ulaştırdım. Eskiden kalma alışkanlıkların saygılı ifadesi pek güzel göründü gözüme. Oysa kurşun kalemle defterlerimize yazdıklarımızı, ev ahalisinden köşe bucak sakladıklarımızı bile şimdilerde klavye tuşlarına basarak sanal blog sayfalarına yazıyoruz.Üstelik bunu “blog” kelimesinin kendimiz adına zerrece saygı taşımışlığı yokken bile yapıyoruz. Üstelik adını sanınını bilmediğimiz binlerce kişinin gözü önünde yapıyoruz.
Üstelik biz kelimelere neler yapıyoruz.
Mektubum iki yanlış kişiye, geç kaldığımdan ve yanlışlıklara gark olup değerini yitirdiğinden iki doğru kişiye hiç ulaşmadı, ulaşmayacak. O kadar acıdı ve tatsızlaştı ki buraya döküyorum. Sahiplerinden başkasına ulaşmasın isterken şimdi onları bembeyaz sayfalardan çıkarıp buraya döküyorum. Şimdi hem kendimden intikam alıyor, hem de mektubumun hissiyatının asıl sahiplerinden özür diliyorum, çünkü döküyorum.
Bazılarınızın isimlerini aynı satırlarda yanlış insanlarla andığım mektubumu, burada deşifre ederek geçersiz kılıyorum. O sizlere ait olmalıydı, şimdi özel değil, şimdi herkesin olabilir.
Şimdi o acılaşmış duygu posasını çöpe döküyorum.
Özür dilerim, bekletmeden içip bitiremediğim için…

İçin Mektubu

İçinler için…
Nasıl yapacağımı bilemediğim, konuşurken kısa cümleler kurduğum ya da hiç kuramadığım için, klavye tuşlarının soğukluğuna, onların diline alışkanlığımı sevmediğim için, en doğrusu defalarca, defalarca, defalarca söylemek istediğim için, inanmak, daha çok inandırmak istediğim için, yazmak için, yazmak için bahaneler aradığım için, içime sığmayan, binlerce minnet dolu teşekkür için, ama en çok sizler için, varlığınız için…
Bugün çok güzel bir gündü.
Öyle olduysa bu sizler sayesindedir.
Her insanın durup etrafına bakındığı ve yaşamının anlamını göremediği bir an geliyor. O anda göremediğini aramak, ya da görebileceği bir yenisini aramak çabasına giriyor insan. Bu çabayı sürdürecek gücü kendinde bulamadığı zamansa insan onuruna hiç de yakışmayan bir davranışı seçebiliyor. Ölümü isteyebiliyor.
Herkes gibi, bu çaba içersine girdiğim, ama kendimi tek sandığım, etrafımı göremediğim, seçemediğim, seçişlerdeki vazgeçişlerin sonuçlarına katlanamadığım, anlamadığım için isyan ettiğim, korkaklık etiğim, amacımı yitirdiğim, tembellik ettiğim, kendimi yoktan yere umarsızca umutsuz, karanlık, kapkaranlık saatlere hapsettiğim günler oldu.
Nedenlerinin önemi yok, bir çocuktum, çok gençtim, hiç önemi yok. İnsandım çünkü. Çocukça, genççe, yaşlıca ama sonuçta kendince girmiyor mu insan bu kör kara yollar içine? Sonra sırf kendini suçlayarak, bunu kendi için yapamadığında başkaları için yaparak tıkamıyor mu bu yolları?
Sonra kendince çıkıyor da becerirse.
Öyle oldu benim için de işte.
Belki kendi kör yollarınızdaydınız, öyleydiniz elbette, en nihayetinde insandınız. Ama vardınız. Kendimce benim için vardınız. Adına ilham, ışık, bahane, ya da bana varan ne koyarsanız koyun, siz hepiniz benim için ayrı ayrı O’ydunuz. Bir sebepten tekrar yollara düşmenin keyfini O’nu bulan bilir.
Siz hepiniz, o yolda bir bir, bir köşede yanıveren ışıklardınız.
Zaman zaman yolumu da kapattığınızı sandım haksızca. Bu yüzden özür dilerim. Sizleri koyduğum, gördüğümü sandığım yanlış yerlerdir sebep. Belki de gözlerim kamaşmıştır, bu yüzdendir ne dersiniz? Latife kabul eder misiniz?
Sizler için O, olabilmem dileğiyle, bu ihtimalin mutluluğuyla, minnetle, sevgiyle, saygıyla, binlerce teşekkür ederim.
Bilerek veya bilmeyerek birinin hayatına daha dokundunuz en güzel yerinden.
Işığınızla ilham verdiniz.
İyi ki vardınız, iyi ki varsınız.
Yanan ışıklar, ilham verenler, iz bırakanlar, yani sizler bildiklerinizle ve bilmediklerinizle sizler için… Bu mektup özellikle en parlak ışıklara, ismi geçen sizlere, sonra bende olan ve olacak olan herkese…
Ve varlığınızın sebebine, hakikatinin tümünü ihtiva eden ilmiyle dahi bilemediğimiz bilinene…

12.05.08
Pazar, 03.55

17 Eylül 2008 Çarşamba

Bayanlar yaşlarını neden söylemez?

Zamanında bir yerde bu konuyla ilgili ciddi anlamda saçmalamış ve zevzeklik yapmıştım. Gündemimde Jane Austen vardı ve yaptığım yorum, dolayısıyla çok mantıklı gelmişti. Sevgili Jane Austen'den destek alarak şöyle demiştim:

"Çünkü 17. yy'da avrupalı bayanlar kendilerinden en az yirmi yaş büyük adamlarla evleniyorlardı ve bu yaş sorunsalının içine iki üç yıllık bir fark dahi girse bunu gizlemek zorundaydılar. 23 yaşında evde kalmış diye addedilmek varken eğer görünüşünüz müsaitse 18 diyebilirdiniz. Bu yılda en azından 1000 poundluk geliri olan bir derebeyiyle hala evlenebilme şansınız olduğu anlamına gelirdi. Kimse kimliğinizi sormuyordu ve katolik olduğunuz için zaten boşanamazdınız. Her neyse, bir süre sonra bu hesapları yapamayacak kadar aptal kızlar türedi, çünkü şimdi olduğu gibi dünya gelişiyordu, ve bayanların yaşını sormama gerekliliği doğdu. Böylece bu bir adet haline geldi ve bu güne kadar sürdü. Günümüzde yani 21. YY'da ise kadınların yaşından ziyade estetiği sorulmuyor efendim. Çünkü bazı bayanlar nerelerine estetik yaptırıp yaptırmadıklarını ayırt edemez hale geldiler, tıpkı 17, YY'da evde kalmış, lüle saçlı yirmili yaşlarını süren zavallı kızların yaş farklarını hesaplayamaması gibi... 25. YY da bayanlar konusunda konuşulacak mevzular arasında yaş sorunsalı değil, estetik sorunsalı olacaktır. "Bayanlar neden silikon taktırdıklarını söylemez?"

Zevzekliğimin ayırdımına vardığımda aklıma Robert Zemeckis'in 92 yapımı enteresan filmi "Death Becomes Her" (Ölüm Kadına Yaraşır) geldi.

Yönetmen : Robert Zemeckis

Oyuncular : Meryl Streep, Bruce Willis, Goldie Hawn, Isabella Rossellini, Ian Ogilvy, Adam Storke, Nancy Fish,...

Biri ünlü bir yazar, öbürü solan bir eski yıldız olan iki kadın, aynı adama aşık oldukları için müthiş bir rekabeti sürdürmektedirler. Ve bu arada ikisi de daha genç gözükmek için sihirli bir ilaca başvururlar.
Grotesk, kara komedi artık ne derseniz deyin, abartmanın doruğuna varmış bu eğlenceli film bütün bu saçmalığımın aslında gerçek olabileceğini ben henüz yedi yaşımdayken kanıtlamıştı. İzleyebilme ihtimalinize karşın detaya girmiyorum, ama filmden sonra ne demek istediğimin anlaşabileceğine dair şüphem yok. Bizzat ben kendim bile bu şekilde anlayabildim. :)

Robert Zemeckis ve Jane Austen, destekli saçmalama faliyetlerime destek olduğunuz için teşekkür ederim. :)

16 Eylül 2008 Salı

Hisseli Kırgınlıklar Müessesesi

İnsan birine kırıldığı zaman, hep konduramazlıklar içinde çıkar yollar arıyor sessizce. O kırıklar çekiliverse kendiliğinden ve yol eskisi gibi engelsizce akıp gitse diye düşlüyor. Kırıklar çekilmiyor, hatta o vicdan muhasebeleri içinde daha da çok dökülüp saçılıyor etrafa. Muhasebe eninde sonunda bitiyor… Elde kalan bir kuruş bile etmeyince de döküntülerini ayaklarıyla iterek yeni bir yol aramak düşüyor insanoğluna. Yeni bir kırgınlık müessesesi…Yeni bir iş, yeni hesaplar, yeni muhasebe defterleri… Sil baştan… Bir şans belki…Vazgeçmek mi gerek, yoksa yolda tek bir kırık bile bırakmadan her parçayı toplayarak gitmek mi? Bütün tercihlere rağmen yine de hiç zarar etmeyen bu kırgınlıklar müessesesi değil mi?


BİLMEDİKLER

Sen bilmiyorken beklemek mi seni
Belki de bilmediğin en güzeli
Her seçişte bir vazgeçişle
Yeni bir yol, yolsuzluklarda
Ben bilmiyorken aşıvermek mi beni
Belki de bilmediğim en güzeli.

Ve canım arkadaşım Sunay'dan hisseli kırgınlıklar müessesesi mağdurlarına hiç dinlemediğim ama sözleriyle yeni bir yolculuğa uygun olduğunu anlayabildiğim bir şarkı gelmiş.

Foo Fighters - Times Like These

I am a one way motorway
I’m the one that drives away
Then follows you back home
I am a street light shining
I’m a wild light blinding bright
Burning off alone

It’s times like these you learn to live again
It’s times like these you give and give again
It’s times like these you learn to love again
It’s times like these time and time again

I am a new day rising
I’m a brand new sky
To hang the stars upon tonight
I am a little divided
Do I stay or run away
And leave it all behind?

It’s times like these you learn to live again
It’s times like these you give and give again
It’s times like these you learn to love again
It’s times like these time and time again

Ayrıca bu mağdurlara kredi verenler varmış. Duydum ki İmar Bankası vakasından sonra epey tecrübeli ve anlayışlıymışlar. Ama değerlendirme öncelikleri duruma göre değişebilir tabi. :)

13 Eylül 2008 Cumartesi

Ülkemizde Çağdaş Çocuk Edebiyatı

Başarılı işler çıkaran yazarlarımıza rağmen ülkemizde çocuk edebiyatı ne yazık ki hak ettiği değeri henüz bulmuş değil.
Çocuk edebiyatçıları elbette ki bir zamanlar çocuk olmuş yetişkinler. Yazar bu yüzden çocukken nasıl bir kitap okumak istediyse öyle yazmalı. Uzun Çoraplı Pippi öykülerinin İsveç’li meşhur yazarı Astrid Lindgren’in “Sadece içimdeki çocuğu mutlu etmek için yazıyorum.” ya da en değerli çocuk edebiyatı ödülü olarak kabul gören Andersen için ülkemizi temsil etmeye hak kazanmış yazarımız Ayla Çınaroğlu’nun dediği gibi “Acaba ne yazsam çocuklar beğenir kaygısı taşımıyorum. Önce kendim beğenmeliyim yazdıklarımı.” demeli yazar.
Çocuk kitaplarını yetişkinler de okumalı elbette. İçindeki çocuğu büyütmeyip onu yüreklerinin Heidi’li, Peter’li, oyuncaklı, şekerli duvar kâğıtlarıyla kaplı en güzel odalarında saklayan büyüklerin o odaları gerçek çocuklara açmaları için fırsatları olmalı.
Hiçbir çocuk, iletişim araçlarının her türünün şimdilerde gözümüzün içine kadar dayadığı trajedilere, dehşete ve ucuz tuvalet komedilerine maruz bırakılacak kadar aşağılık değil. Çocuklar tertemiz zihinleriyle bu konuda seçiciliklerini henüz sağlayamadıklarına göre bu seçiciliği onlar için ancak bizler sağlayabiliriz.
Ülkemizde çocuk edebiyatı eserleri çoğu zaman şimdilerde çocukları çok cezbeden sihirli, büyülü peri masallarından hep uzak kaldı. Oysa geleneksel masallarımız hep bu öykülerle dolu değil miydi? Ufak yaşlarda hayretler içinde dinlediğimiz vezirli, sultanlı, keloğlanlı, peri kızlı masallar büyülü dünyaların içine çekmiyor muydu bizi? Şimdilerde İngiliz yazar J.K. Rowling’in Harry Potter serisinin ülkemizde birçok yazarın tepkisini çekmesini sırf bu yüzden hayretle karşılıyorum.
Kemalettin Tuğcu’nun katıksız trajedileri, İpek Ongun’un metropol yaşantısına hitap eden ergen kız romanları ve Gülten Dayıoğlu’nun kusursuz öykülerinin yanında kurguda ve ayrıntılarda çok zayıf kalan gençlik romanlarının ülkemizde çocuk edebiyatının büyük kısmını işgal ettiği düşünülünce bu ilgi kaçınılmaz oluyor. Çocuk edebiyatından uzak durmayı tercih eden genç kuşak yazarların bu türe yeni bir soluk getirme çabası da olmayınca haliyle sayısı zaten az olan çocuk okurların ilgi yönü değişiyor.
Aslında böyle bir konuya değinmeyi düşünmüyordum. Bugün burada çocukken severek okuduğum, hala da vazgeçemediğim çocuk kitaplarından bahsetmek istemiştim.
Çocukken Enid Blyton’a kendimce platonik aşk besleyip onlarca mektup yazmış, mektupları hiç göndermemiştim. Enid Blyton’un ben doğmadan çok önce ölen İngiliz bir bayan yazar olduğunu öğrendiğimdeyse yaşadığım hüsranı anlatamam.
Muzaffer İzgü’nün Anneannem ve Kapıcı Ökkeş serisi, Enid Blyton’un Afacan Beşler, Gizli Yediler ve Serüven dizileri, Angela Sommer Bodenburg’un Küçük Vampir serisi ve asla unutamadığım J.M. Barrie’nin Peter Pan’ı çocukluğumda iz bırakan en güzel eserler oldular. Yetişkin edebiyatında da kayda değer eserler veren Roald Dahl’ın Çarlie’nin Çikolata Fabrikası, Rene Goscinny’nin Pıtırcık serisi ve adını sayamadığım yüzlercesi.
Şimdiki çocuk kitaplarına bakıyorum da, Bratz, Winx Club gibi estetikten ve sevimlilikten uzak çizimleriyle arkadaşlığın saflığından çok yetişkin ilişkilerine değinen, düşünmeye, yorum yapmaya ve sonuç değerlendirmeye izin vermeyen çocuk kitapları revaçta. Özellikle ilkokul çocuklarının rağbet ettiği bu türü edebiyat içine bile sokmak istemiyorum. Bu Winx ve Bratz kızları asla çocuk olamayan Barbie ve Sindy kadar bile saflık barındırmıyorlar.
Bu yüzden mümkün olduğunca seçici davranmak, çocukları okumaya yönlendirmek bunu yapabilmek için de öncelikle kendimizce okumak gerekiyor.
Çocuk edebiyatı ileride kitap okuma alışkanlığı kazanmış, aydın bireyler için en önemli basamak. Bu konuda en büyük sorumluluk ailelere ve öğretmenlere düşüyor. TEGV (Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı) gibi bu konuda büyük görevler üstlenmiş sivil toplum kuruluşlarını desteklemek de yine onların sorumluluğunda. Çocukken kitaplarınızla geçirdiğiniz keyifli saatleri düşünün ve şimdiki çocukların da bu fırsatı yakalamalarına izin verin.
Bu konuda biraz daha ayrıntılı bilgi edinmek için takip etmenizi önereceğim çok güzel bir yayın var. Saklambaç yayınlarının çıkardığı çocuk yayınları ve okuma kültürü dergisi “Okyanus”. Her mevsim bir sayı olmak üzere yayınlanan dergi özellikle çağdaş çocuk edebiyatı konusunda kapsamlı bir araştırma ve güzel seçenekler sunuyor. Çocuklar ve yetişkinlerin ortaklaşa, zevkle okuyabilecekleri dergi daha çok yetişkinleri ve edebiyatçıları çocuk edebiyatı konusunda yönlendirmeyi hedefliyor.

http://www.saklambac.com.tr/OKYANUS/okyanus1.htm

12 Eylül 2008 Cuma

Ütopik İtimat

Ütopik itimat da nedir, diye soranlara…
Yoksa blogumu kusursuz karamsarlıklarla doldurmaya niyetli değilim.
Ütopik itimat, su katılmamış hayal kırıklıkları ütopyası İtimatya’nın sakinlerinden biridir, bendenizdir.
İnsanlara ve kendimize olan güvenimizi kaybettiğimizde saklanacak bir delik ararız. Kimseyle konuşmak, görüşmek istemez hatta bunu daha da ileri götürür, insan olduğumuzu yadırgamaya başlayıp başka bir dünyadan gelmiş olup olamayacağımızı düşünürüz. Kırılmış hayal parçalarının içine deve kuşu gibi kafamızı gömüp bütün dünyadan saklanmak isteriz.
İşte burası da orası. Peki bu İtimatya’da insanlar nasıl yaşıyor?
Hiç, hiç… Burası koca bir beyaz delik. Güneşi göz kamaştırdığı halde migren hastalarının, hatta albinoların bile memnuniyetle uğrayabileceği huzur dolu beyaz bir kuyu. Öyle harika yönetim şekilleri, muazzam yaşam alanları vaat etmiyor. Sadece duymak istediklerinizi duyuyor ve görmeniz gerekenleri görüyorsunuz. Zaten kimse duymak istemediğiniz bir şey söylemiyor çünkü herkes sizin derdinizden muzdarip. Kafanızı karıştırmaya çalışan kimse yok. En iyi gördüğünüz şey de gözünüzün önü ve beyaz huzur. Sonuçta kocaman bembeyaz bir kuyuda güven duyamayacağımız ne olabilir ki? Tek sorun dünyada yaşadığımız sürece burada da uzun süre kalamayacak olmamız. O yüzden en fazla sıklıkla uğrayabiliyorum.
İtimatya’ya her seyahatimde sevgili arkadaşım ve bahtsız besteci Antonio Salieri’de görmeye gidiyorum. Zavallı arkadaşım Salieri, gerçek dünyada güvenin zerresinden nasibini almadığı için şimdi İtimat’ya da yaşayabiliyor. En azından bunu hak etti. İşte arkadaşım:

ANTONIO SALIERI
1750-1825 yılları arasında yaşamıştır. Aslen İtalyan olmasıyla birlikte orta yaşlarında Avusturya Krallığına bağlı bir müzisyendi. Joseph II döneminde Kapellmeister olmuştur. Bilinenin aksine kendi döneminde Mozart'a rağmen en iyi besteci ve müzisyen olarak görülüyordu. Çünkü "dahi çocuk Mozart" çocukluktan çıkmıştı, eskisinden daha iyi besteler yapsa da elit kesimden eskisi kadar ilgiyi göremiyordu. Ve bu sırada saray kapellmeisteri Salieri daha çok ilgi görüyordu. Bunu öğrenci sayılarından da görebiliriz. Ünlü olarak bildiğimiz Beethoven, Franz Liszt, Schubert'in hocasıydı. Kaynak: http://tr.wikipedia.org/

Ama sonra bütün çalışkanlığına ve disiplinli çalışma tarzına rağmen Mozart çılgın karakteri ve amansız dehasıyla Salieri’nin önüne geçmeyi başardı. Salieri ona karşı öfkeliydi evet. Ama haklı bir öfkeye kim ne diyebilir? Sadece bu öfke Salieri’yi Mozart’ı zehirleyerek öldürenin kendisi olduğunu iddia edecek kadar yeterli midir? Mozart’la aynı dönemde yaşamış olmak onun suçu mudur?
Sana inanıyorum sevgili Antonio Salieri. Sana yazdığım her şeyi kendime de yazıyorum. İtimatya’da mutluluklar dilerim. Beni bekle…

Kravat Öyküleri

Kıravrat, kırovat, gıravat tarzında telaffuzlarıma maruz kalmış, ülkemizde minimum seviyede aksesuar taşıması uygun görülen erkek güruhu için tasarlanmış en gereksiz ve garip görünüşlü aksesuarlardan biri.
Kravat resmiyet timsali bir bez parçasıydı. Babam kravat taşımayı hiçbir zaman sevmedi. Mümkün olduğunca da takmadı. İlk kez lise hazırlığa başladığımda pastane kurdelesi gibi şeritli bir üniforma kravatım olmuştu. Bir kız olarak kravat taşımayı önceleri epey garipsedim. Sonra alıştım ama kravatımın aksesuardan çok elimde oyuncak işlevi yapmaya başladığını fark ettiğimde boşuna bir çaba içinde olduğumu anladım. Kravat asla bir kız aksesuarı olmamalıydı. Neyse ki o lisede üç ay kalabildim.
Üniversite hazırlığa başladığımda, tamamen obsesif kompulsif haletimden dolayı önemli bir konu anlatan hocamın kravatının gömleğinin düğmeleriyle sola doğru bir açı çizmesi ve balkonundan dolayı bu açıyı kapatamaması o gün sınıftan birkaç kez çıkma teşebbüsünde bulunmama neden oldu.
Aynı minibüste 27 kilometrelik bir yolu yan yana ve ayakta gitmek zorunda kaldığım genç arkadaşımın omzunda duran kravatını düzeltmemek için en fazla 10. kilometreye kadar tahammül edebildim.
Erkek arkadaşlarının kravatlarını taşıyan liseli kız arkadaşların ruh halleri hakkında binlerce yorumda bulunup, gereksiz sinir harpleriyle vakit kaybettiğim günler de oldu.
An itibarıyla yeni öğretim yılında öğrenci arkadaşların kravat taşımaları mecburiyet olmaktan kurtuldu. Böylece boş gevezeliklerimin kategorisel bölünmelerinden bir grubu kaybetmiş olmanın haklı gururunu yaşıyorum. Bütün liseli arkadaşlara hayırlı uğurlu olsun diyorum. Lise yıllarlımda kravat gibi bağlayarak gömleğimin en üst düğmesine kadar sıkmak zorunda olduğum fularımın beni ne kadar hanım hanımcık, disiplin adı altında yularlanmış bir yarış atı ve erkek gibi davranmak zorunda bırakılmış resmiyet kumkuması gibi gösterdiğini düşünüyorum da… Bu ışık saçan ve gelecek vaat eden görüntüye sahip olmaktan ne yazık ki kurtuldunuz.
Facebook hesabımı da yeniden dondurdum bu arada. Dün akşam bir arkadaşıma bu konu ile ilgili yaptığım açıklama kravat yönündeydi. Facebook üzerimde kravat gibi duruyordu, biraz eğreti, erkek işi, yakıştıramadım. Üstelik obsesif kompulsif haletimi depreştiriyor, insanların profillerinin kravat gibi gömlek çizgisiyle paralel olmasını istiyorum. Nizama uygun, resimli ve zerzavatlardan arındırılmış… Neyse, görüşmek üzere…

Kuantum koçu, girişimci, bilişimci, insan kaynaklı, duygusal Q’su yüksek, ISO 9000 kaliteli, Ferrari’sini satan bilge arkadaş...

Kapitalist sistemlere hizmet veren nlp, kişisel gelişim, insan kaynakları, iletişim koçu vs. gibi her türlü kavramın anlam içeriğine bile karşıyken, kolay yoldan para kazanmaya odaklı eğitim düsturunu insanları dinleyerek ya da okuyarak hayatı ve kendini tanımak yerine bu tarz gereksiz eğitimlere para dökerek şişirilme taraftarı gençliğe uygulayan bir projeye destek verdim. Öyle ki bütün düşüncemi doğrularcasına bu insanlar 45 üniversitede uygulamaya koymaya çalıştıkları bu projenin Anadolu’daki üniversitelerden ziyade metropol okullarına hitap ettiğini çekinmeden söyleyebildiler. Kolay yoldan para kazanma öğretisinin ve üç günde şişirilmiş öz güvenin metropollerde para içinde yüzen özel üniversite öğrencilerinin ihtiyacı olduğunu anlamak kimse için zor değildi. Şirketlerin Hakkari Yüksekova’da tek koluyla çobanlık yaparken üniversiteyi kazanan adama değil, kişisel gelişim eğitimi sertifikasına sahip özel üniversiteli adama ihtiyacı vardı.Şahsım adına kapitalist fanatikliğine bulanmış ülkemizde artık bu gereksiz koçluk rütbelerinin ve her türlü züttürübük eğitim belgesinin iş bulmak, dolayısıyla hayat sürdürmek için gerekli olduğunu düşündüğümden, kendim için bir anlamı olmayacağına inansam da üç gün de olsa şişirilecek öz güvenin özel üniversiteli olmayan maymun iştahsız arkadaşıma senelerce yeteceğinden emin olduğum için böyle gereksiz bir işe el attım. Elinize tutuşturacakları kağıtlar her şekilde faydalıdır ama bundan şüpheniz olmasın. O kağıtla X şirketinin insan kaynakları hedesine müdürümsü hödösü olarak girip üç renge bakın heee kırmızı mı seçtiniz, o zaman girişimci bir ruha sahipsiniz sizi işe alabiliriz durun patron hüdüme söyleyeyim deme hakkına sahip olabilirsiniz. Para kazanacak, sanal zekayı da edinebilirsiniz.
Arkadaşlar pozitif düşünün, (N)egatif (L)imanlardan (P)ozitif sulara akın. İşte hayat budur. İçinizdeki devi uyandırın. Ben uyandırdım o kapitalist ruhlu devle karşılıklı bakışıyoruz şimdi. İkimizde de icraat yok. En azından yalnız değiliz.Kendimden ve sizlerden özür dilerim. Bu ismi zikredilmesi gereksiz vs. projesinin beni düşürdüğü yanılgı, kazandıracağı özgüven kadar kısa ömürlü oldu. Sevgilerimle ve saygılarımla. Üye olduğum network sitesi ahalisine de ironik sevgiler yolluyorum...

11 Eylül 2008 Perşembe

Facebook, muhalif ruh ve Deniz Baykal ilişkisi...

Facebook hesabımı üç defa dondurdum. Sanal biralar, rakı sofraları, oyuncak ayı kucaklaşmaları sempatik olmaktan her daim uzak oldular benim için. Ama bütün kararsızlığıma rağmen facebookun cazibesine karşı koyamadım. Son bir geri dönüş yaptım ve bir grup kurdum.

Grubum: Facebook'a karşıyım ama facebook hesabım var, diyenler...

Açıklamam: Bir de üstüne utanmadan grup kurmaya kalkarım, öyle muhalifim ki bunu da yaparım diyenler...Bkz: Muhalif Deniz Baykal ruhu

Bu konuda söyleyecek birşeylerim var. Bu adamın tavır ve tercihlerini her sol görüşlü insanın düşündüğü gibi onaylamasam da, kendime yakın buluyorum sanırım.

Deniz Baykal'ın bunca yıl tek başına iktidar olamaması hepimizin kanıksadığı bir durumdur. Sayın Baykal olur da tek başına iktidar olursa alışkanlıklarını sürdürmeye devam edecek, muhalefet parti ruhunu asla bırakmayacaktır. Facebook hesabı olup da facebooka karşı olan insanoğlu hep iktidar olmayı özleyen ama olsa dahi bundan memnuniyet duymayı asla başaramayacak Deniz Baykal gibidir. Asosyalliğe ve kendini internet sayfalarında deşifre etmemeye alışmıştır. Ama hoşuna da gider, merak da eder. İktidar sevilendir, sempatiktir. Facebook iktidarın, dolayısıyla çoğunluğun çılgınlığıdır. Muhalefetin içinde, her ne kadar aksini savunmaya alışkın da olsa, bir kez de karşıda duran değil karşısında durulan olma isteği vardır. Öyleyse facebook iktidar, facebookun karşısında duran facebooklu da muhalefettir. Ama naapsındır, ülkeyi iktidar yönetmektedir.
Facebook hesabımı yeniden kapatmamak için kendimi zor tutuyorum. Sayın Baykal'ın Sayın Erdoğan'ı sevmesi ne kadar mümkünse benim de facebook hesabımı açık tutmam o kadar mümkün. Ama muhalefet kalmak için iktidara ihtiyacım var. :)

Ruhunuzun devleti hangisinden yana konusunda karasızsanız.

SOSYALİZM
İki ineğiniz varsa, birini komşuya verirsiniz.
KOMÜNİZM
İki ineğiniz varsa, devlet ikisini de alır, size süt verir.
FAŞİZM
İki ineğiniz varsa, devlet ikisini de alır, size süt satar.
NAZİZM
İki ineğiniz varsa, devlet ikisini de alır, sizi kurşuna dizer.
KAPİTALİZM
İki ineğiniz varsa, birini satar, boğa alırsınız.
TEOKRASİ
İki ineğiniz varsa, devlet ikisini de alır, siz süt duasına çıkarsınız.
BÜROKRASİ
İki ineğiniz varsa, devlet ikisini de alır, birini öldürür, ötekini satar, kovayı devirir.
DEMOKRASİ
İki ineğiniz varsa, ikisi de greve gider.

Bu da benim yurt içinden şahsi kararsızlığım. :)

T...İZM:
İki ineğiniz varsa, önce sütünü satar. Sonra inekleri satar, en son da sizi satar.
B....iZM:
İki ineğiniz varsa, durur öyle. Kendi satamadığından satana laf atar.
BH....İZM:
İki ineğiniz varsa birini Türk yoluna, öbürünü T... yoluna birileri onları kurban yapar. Bh..'yle oturur beraberce yersiniz.
A.T....İZM:
İki ineğiniz varsa, inek veya siz biriniz vurulacaksınız demektir. İnsanları türlerine göre ayırdıkları için inekle aranızdaki farkı farketmeyebilir.

İrem mecliste olsa :)

İREMİZM:
İki ineğiniz varsa, ne güzel. Onlar hep sizindi ama zaten hiç yoktular diyecektir.

Çocuklar'dan Tanrı'ya Mektuplar


Yakın zamanlarda elime geçen eğlenceli bir kitap "Çocuklardan Tanrı'ya Mektuplar." Kitabın Amerikan orijinli olmasını saymaszak çocuk her yerde çocuktur diiyor ve tebessüm ediyoruz.Ha ayrıca bunların amerikalıların çocuklarına mı, yoksa bizzat kendilerine mi ait olduğundan emin değilim.Neyse, Bulut Yayınları'ndan "Eric Marshall-Stuart Hample." derleyen isimleriyle çıkmış. Ve birkaç alıntı:


1) Sevgili Tanrı, şu andaki eksiklerimi yazıyorum: Yeni bir bisiklet,bir kimya seti, köpek, film makinesi, beyzbol eldiveni. Hepsini gönderemezsen birazı da olur.Seni seven Eric --5 yaşında-Not: Noel Baba'nın olmadığını biliyorum.

2) Canım canım Tanrı, Astronotları öyle yukari firlatip firfir döndürmelerinden ödüm kopuyor. N'olur onların bizim evin çatısına düşmelerine izin verme.Dostun Norman --4.5 yaşında-

3) Sevgili Tanrım, insanlarin ölmelerine izin verip yenilerini yapmak yerine neden elindekileri tutmuyorsun? Jane --6 yaşında-

4) Sevgili Tanrı, Lütfen bana bir midilli gönder. Senden şimdiye kadar hiçbir şey istemedim. Bunu da herhalde unutmazsın.Bruce --4 yaşında-

5) Sevgili Tanrı, Babam çok aksi. Onu bu huyundan vazgeçirmeni istiyorum. Ama lütfen canını yakma. Sevgilerle.Martin --5 yaşında-

6) Sevgili Tanrı, Bulutlardan biri yüzünü öyle korkunç yaptı ki ödüm koptu. N'olur söyle ona bi' daha öyle yapmasın.Ellen --3 yaşında-

7) Sevgili Tanrı, Sahiden var mısın? Bazıları buna inanmıyor: Eğer varsan gecikmeden bir şeyler yapmanda fayda var.Harriet Ann --6 yaşında-

8) Sevgili Tanrı, Eğer hiç kimse bilmeyecekse iyi olmanın ne yararı var?Mark --8 yaşında-

9) Tanrı'cım, Üst kattakiler durmadan bağıra çağıra kavga ediyorlar. Bence yalnızca çok iyi arkadaşların evlenmesine izin vermelisin.Nan --5 yaşında-

10) Sevgili Tanrım, Ne diye bu kadar çok insan yarattın. Başka bir dünya daha yapıp fazlalıkları oraya koyamaz mısın?J.B. --7 yaşında-

11) Tanrım, Insanlara ruhları her zaman doğru mu dağıtıyorsun? Yanlış yapabilirsin.Audrey --8 yaşında-

12) Sevgili Tanrı, Sen tuhaf ne yaparsan yap herkes hayran oluyor; ama ben ufacık bir şaka bile yapsam yiyorum fırçayı.Jodie --6.5 yaşında-

13) Sevgili Tanrı, Bizi hiç merak etme çünkü bizimkiler çok dindar.Teddy --9 yaşında-

14) Sevgili Tanrı, Bende senin dışında bütün liderlerin resmi var. Norman --6 yaşında-

15) Tanrım, Şişman olunca kimse senin arkadaşın olmak istemiyor.Billy Jean --9 yaşında-

16) Sevgili Tanrım, Oğlanlar kızlardan daha mi üstün? Biliyorum sen de onlardansın ama gene de dürüst olmaya çalış.Sylvia --5 yaşında-

17) Sevgili Tanrı, Kitabını okudum ve beğendim. Bütün o fikirler nereden geldi aklına?John --8 yaşında-

18) Sevgili Tanrı, Zürafaların görünümünü isteyerek mi böyle yaptın, yoksa yanlışlıkla mı oldu?Norman --4 yaşında-

19) Tanrım, İncil'de neden hiç karının adi geçmiyor? Yoksa İncil'i yazarken daha evlenmemiş miydiniz?Larry --6 yaşında-

20) Sevgili Tanrım, Tamam incil'de öbür yanağını çevir dedin biliyorum; ama kardeşim gözüme vurunca ne yapacağım?Sevgiler, Teresa --5 yaşında-

21) Sevgili Tanrı, Tanrı oldugunu nasıl bilebildin?Charlene --3 yaşında-

22) Sevgili Tanrı, Senin yaşına geldiğimde tıpkı senin gibi olmak istiyorum. Tamam mı?Tommy --4 yaşında-

23) Sevgili Tanrım, Eger Tanrı ben olsaydım bu kadar iyi olmazdım. Bunu aklından çıkarma.Michelle --6 yaşında-

24) Sevgili Tanrı, Kiliseye sözüm yok ama kuşkusuz daha iyi müzikler kullanabilirsin. Umarım yazdıklarıma kırılmazsın.Ayrıca bir kaç yeni şarkı yazamaz mısın? Dostun Barry"

25) Sevgili Tanrı, Şu hergün ezip durduğumuz karıncaların umarım senin için özel bir önemi yoktur. Dennis"

26) Sevgili tanrı, şu plastik çiçeklere kafan bozulmuyor mu eğer gerçeklerini yapan ben olsaydım çıldırırdım. Lucy "

27) O kadar becerikliysen hadi görelim bakalım oku benim şifremi:VDDL RBT CLJKS NT PSD KLHSM ATFCEğer anlayabildiysen yarın yağmur yagdır da anlayayım. Jabe"

28) Sevgili Tanrı, gecen hafta New Yorka gittiğimizde Saint Patrick kilisesini gördüm. Bayagı güzel bir evde oturuyorsun. Frank"

29) Sevgili Tanrı, Evet,ben anlaşmamızın yarısını yaptım bakalım. Bisiklet nerde kaldı? Bert"

Bir de bu mevzu üzerinde Türk çocuklarının yaptıkları yorumlarla ilgili birkaç örnek var.

- Çogu ufaklık da, ezanı Allah'ın okudugunu sanıyor, itiraf etmeliyim ki küçükken ben de öyle oldugunu düşünürdüm.. Tanıdıgımız bir şeker, bir defasında Ankara'dan buraya(Tarsus'a) geliyor ve ezan sesini duyuyor. Tepkisi aynen şu:"Aaa, Allah da buraya gelmiiiş!"

- Kızım 5-6 yaşlarındaydı,bir ramazan gecesi caminin önünden geçerken "caminin üstündeki bu kocaman ışıklar ne" diye sordu. Biz de "ALLAH" yazıyor dedik.. ramazan aylarında camiler böyle süslenir diye anlattık..bir süre sonra tekrar sordu;" Niye camilere ALLAH yazıyorlar? Allahın reklamını mı yapıyorlar??"

Biz çocukken bu mevzuda ne düşünürdük acaba? Belki zihninizde birkaç anı vardır. Ben küçükken üzüldüğümde hep: "Allah'ım orada bir yerdeysen elini omzuma koy?" diye dua ederdim. Bunu alışkanlık haline getirdim herhalde, hala da ederim. Eğer Allah beni duyuyorsa bu çocuğu Amerika'ya koysaydım daha mı iyi olurdu, diye düşünmüş olabilir. Allah'ım böyle düşünüyorsan elini omzuma koy... Ya da neyse sanırım böyle düşündüğünü bilmek istemem. :))

Bayan Hede ve Bay Hödö

Genel anlamda iş bağlantıları için kurulmuş sitelerin arkadaşlık sitelerine dönüşmesi konusunda rahatsızım. Burada ismi lazım değil, hatta kim olduğunu bilirsiniz siz bir tür X network ağı sitesinde yaşanan maceralardan bir kesit bulacacaksınız.

1-
Hödö Bey: - mrb slm nbr?
Hede Hanım: - Buyurun
Hödö Bey: -mrb hede hnm bilgi paylaşmak istiyom bağlanabilirmiyiz?
Hede Hanım: - Tabi beyefendi bilgi paylaşılabilir bir şey ama, bakıyorum siz galericisiniz, ben öğrenciyim.
Hödö Bey: - olsun, fikir alışverişi yaparız. ben sana bağlandım.
Hede Hanım: - Öğrenciyim, araba satın alacak param yok, ilgilenmiyorum.
Hödö Bey: - Beni alın.
Hede Hanım: - .............

2-
Hödö Bey: ( Bağlantı isteğinin nedeni.) ..
Hede Hanım: - Bağlantı isteğinizin nedenini açıklama şekliniz mesleki jargondan mı ileri geliyor?
Hödö Bey: - Bişey yazmaya üşendim sadece.
Hede Hanım: - Ama beyefendiciğim birçoğu bayanlardan oluşan bağlantı ağınız, karizmatik fotoğrafınız ve havalı mesleğinizi bir yana bırsak bu üşengeçlik yüzünden bir halta yaramayabilir. Gerçi yok, bu vaziyetle olmaz. Her neyse. Elit tabakanın arkadaşlık mekanı haline gelmiş bu müstesna sitede sizin gibi iş güç sahibi bir bey her zaman bir sıfır önde başlar da olmaz beyefendiciğim olmaz böyle, nereye kadar?
Hödö Bey: - Ne diyorsun yahu?
Hede Hanım: - İyi günler demeye çalışıyorum.
Hödö Bey: - Öyle desene.
Hede Hanım: - .......

3-
Bay Hödö: - benı kaydedermısın msn ....…@hotmail.com
Bayan Hede: - Ne sebeple? Arkadaş arıyorsanız, gayet.net, siberalem gibi bir sürü site var. Daha geçerli bir nedeniniz varsa söyleyin ekleyeyim.
Bay Hödö: - dış ticaretle ugrasıyorum ve su an K…dayım yarın İ…e gidiyorum.sizi tanımak ıstedım.karar senın
Bayan Hede: - Öyleyse öyle söyleyin beyefendi. Her nbr, slm, mrb, beni kaydet diye geleni kaydedersek işimiz var. Tanışmışız profilime baktıysanız. Soracağınız birşey varsa buyurun dinliyorum.
Bay Hödö: - Kendine iyi davran paradigması dusuk insanlarla işim olmaz
Bayan Hede: - Valla beyefendiciğim beni kaydedermisin şeklinde bir mesajla paradigma istatistiği yapamazsınız zannnımca. Öyleyse epey vakit harcayacaksınız demek, neyse şanslısınız birinden iki mesajla kurtuldunuz. Nasa uzay zerzavatından arkadaşlarla görüşün. Paradigmasal ilişkileriniz ilerler, benden size tavsiye. İyi akşamlar.
Bay Hödö: - …

Beklentiye gerek yok.

Sevgili arkadaşım Cem'in ısrarı üzerine bir blog sahibi olmaya karar verdim. Altından kalakabilir miyim, bilmiyorum. Birçok türdeki siteye üye olup profilimi iptal ettirmişliğim, facebook hesabımı defalarca dondurmuşluğum, sitelerin moderatörlerine çokça baskı yapmışlığım var. Kendimi internette deşifre etmeyi sevmiyorum sanırım. Umarım deşifre olma konusunda pek fazla üstüme gelmezsiniz. Kısa bir girizgah konuşmasından sonra, hepimize merhaba.