23 Aralık 2008 Salı

Notre Dame De Paris - Victor Hugo

Victor Hugo’nun eseri Notre Dame De Paris ile tanışmam sinemada ilk izlediğim film olan 1996 yılı Amerikan yapımı animasyon filmi “The Hunchback of Notre Dame” ile başlar. Belki hikâyenin etkileyiciliğinden önce sinemada olmanın büyüsüdür on bir yaşındaki gönlümü cezbeden.
Sonra lise birinci sınıfta okul kütüphanesinde eski bir çevirinin elime geçmesi ile başlar asıl Hugo sevgisi. Çeviri kötüdür, Frollo’yu, Quasimodo’yu, Esmeralda’yı anlamak zordur belki ama Hugo’nun karanlık, büyülü orta çağ tasvirinin fantastik dünyalarda yaşayan bir ergen adayının gönlünü çalması zor değildir.
Üniversite birinci sınıfta bir inceleme ödevi için üç defa okuduğum, bulabildiğim bütün uyarlama sinema filmlerini izlediğim ve büyülenmişçesine günlerimi, uykularımı bölen hikâye artık “romantik” in asıl anlamını öğretmiş belki de ilk defa, dillere pelesenk olmuş ama sırf bu yüzden içi boşaltılmış “aşk” kelimesi üstüne düşündürmüştür beni.
Ertesi sene bir sözlü sınavda sırf sorulan soruyu anlamamam yüzünden Bir Fransız Dili ve Edebiyatı öğrencisi olan “ben” Fransız bir kadın tarafından Victor Hugo’yu tanımamak ve kitabın ruhunu anlamamakla suçlanmıştır ki o bene keşke dersten kalsaydım da bunlarla suçlanmasaydım demeyi de başartmıştır. Bendeniz o gün ağlamış hatta Victor Hugo’ya mektup yazmıştır.
Aşkı en güzel anlatan, en insanca romanlardan biridir Notre Dame’ın Kamburu. Aşka bir yerden bakmaz, bir yerde durmaz. Her bir kahramanı çelişkiler içinde kıvrandırırken bize neye baktığımızı sormaz. Aşk budur, bundan çok daha azı yahut fazlasıdır ama biz ona nereden bakıyoruzdur asıl soru.
Bütün kahramanlarla öyle güzel empati kurarız ki çirkini de kahramanımız olur, yobazı da, safı da, narsisti de... Victor Hugo sapkınca bir aşkı yaratan nedenleri ve sonuçları, kapkaranlık ortaçağ döneminin aksak yönlerine kusursuzca katar katıştırırken romanın uç noktalarda gezinen her bir karakterine karşı tarafsız kalırız. Hâlbuki hayatımızda, hemen yanı başımızda duran, üstelik roman kahramanlarının uçurumlarının yanından bile geçmeyen gerçek insanlara karşı bu kadar hümanistçe yaklaşmamışızdır çoğu zaman. Birçoğumuza bunu fark ettirir sevgili Victor Hugo. Oysa öncelikle yapmak istediği bu bile değildir belki.
Hugo’nun kendi deyişiyle romanın esin kaynağı kaderdir. Kilisenin acımasız baskısı altında yolunu çizmiş, kelebek etkilerine kapalı, ihtimalsiz bir kader… Ortaçağ, rönesans, kilise, dogmalar eşliğinde dünyaya gelen hür düşünceler çatışır. İnsanlar deliliğin eşiğine varmıştır.
Ama biz inatla Claude Frollo, Quasimodo ve Esmeraldan’nın eşiğinde kalırız.
Hatta durduğumuz yere bakmadan ama baktığımız her pencereden gözyaşı bile dökeriz… Bu arada bir tavsiye: Romanı hala okumadıysanız Notre Dame de Paris müzikalinin Fransızca müziklerinin size eşlik etmesine izin verin ki Hugo’yla çıktığınız yolculuk daha da efsunlansın.

4 Yorum:

Bilgicelli dedi ki...

Yazını çok beğendim ve okumadığım bir romandı mutlaka okumak istiyorum.

bendenbenkim dedi ki...

Teşekkür ederim. Okuma isteği uyandırdıysam ne mutlu bana. :)

bendenbenkim dedi ki...

Sevgili Cem'e yorumu için teşekkür ediyorum. Msnime çevrimdışı attığı ve gmail hesabı olmadığı için buraya yazamadığını söylediği yorumu ben onun için yazıyorum.

"bende henüz okumadım..15 yaşımda victor hugonun sefiller romanını hatmetmiştim ama senin edebiyatın kadar güzel bir edebiyata hiç sahip olamadım..çeşitli nedenlerle hayat 18 yaşımdan sonra acımasız oldu ben keyif içinde yaşadığımı düşünürken aslında hayat fena vuruyormuş yaşamıma, her neyse..tekrar okumaya başlayacağım..ben kimmiyim,ben onsekiz yaşında bir gencim.son söz olarak: benden nefret et ama bana acıma"

serhat dedi ki...

Victor Hugo…
Sürgünde bir yazar. Fransızların olamayacak kadar evrensel, evrensel olamayacak kadar Fransız bir yazar. Sivil itaatsizliğin en güçlü isimlerinden biri. Sefiller, Bir idam Mahkumunun Son Günü, Notre Dame’ın kamburu, Işıklar ve Gölgeler, Sonbahar Yaprakları, Serseri Claude, Dalıp Gitmeler… Ve diğerleri. İnsanın asırlık dramının evrensel kodları. Uganda’da da, Nepal’de de, Buenos Aires’te de Bhutan’da da İstanbul’da da aynı. Onun çizdiği aşk, onun çizdiği sefillik, onun çizdiği yalnızlık hepimizin âşık oluyorken, sefilleri oynadığımız ve sonunda pişman olurken tutkunun kollarında can verdiğimiz bir oyunun fotoğrafları gibi. Diğer taraftan da o entrikaların içinde var olmaya çalışan, sağduyulu ve sabırlı karakterlerin güçlü ve sonsuz dünyaları. Bir İdam Mahkûmu’nun gözünde sefil bir dünyanın yansımaları var. Merhametsiz bir dünyanın katran karası günceleri var... Belki de dünü değil bugünleri anlatıyordu garip Hugo. Belki o yaşadığı çağın yazarı değildi. Kendisinde şimdilere gelebilecek kadar bilgelik, asırlar öncesine gidebilecek kadar da yürek vardı. Hugo o dehlizi mürekkebin ve sezginin imanlı gücüyle aşabildi. Bize bir harita çıkardı. Mutluluk menzili, hüzünlü dağlardan ve zehirli ırmaklardan geçiyordu. Erdemli kişi aklı, kalbi ve azmiyle bu yolları aşacak ve o saraya varıp her şeyi emri altına alacaktı. Önüne kimler çıkmayacaktı ki, bağnaz askerler, salyaları akan rahipler, deli gömleği giymiş donjuanlar, ruhunu iktidarlıkla değiştirmiş krallar ve bunların alkışçı yardımcıları. Ama erdem bir gün kazanacak yeryüzü güneş kokulu rüzgârlarla temizlenecek…
Hugo öyle diyor.
Paris’te iken uzun bir süre kaldığı ve de son zamanlarını geçirip ruhunu teslim ettiği evi gördüm. Kitapları, koltuğu, kalemleri, halıları, perdeleri, tozlu camları, aşkını paylaştığı şömine taşları, yangınları, yağmurları, tozlu günleri, melankolik kışları, at sesleri, ayak hışırtıları, sabah kahvaltıları, hummalı hastalık günleri, vitrin camına takılı anıları, ruhunu teslim ettiği yatağı… ile her bir şeyi oradaydı çağa tanıklık ettiği.
Burnumda geçtiğimiz asırların kokusu.
Parmak uçlarımda Hugo’nun yalnızlığı.
Cesur ve efkarlı.

“Aşk biricik sarhoşluk… Gerisi gözyaşından ibarettir. Sevmek ya da sevmiş olmak bir ömre bedeldir. Başka bir şey dilemeyin. Hayatın karanlık yollarında başka bir kapı aramayın. Sevmek eksiksiz olmaktır.”