31 Ekim 2008 Cuma

İrem/ Akgün Akova

Bana şöyle bir bak diyorsun,
Alıcı gözüyle, tepeden tırnağa,
Yeni dalınmış uyku gibi bak.
Çobanların söndürmeyi unuttuğu dağ ateşi,
Kaleden kaleye uçurulan ak güvercin,
Rüzgâra emanet edilen fısıltı gibi,
Yazdan kalma bir gün gibi bak bana.

Bana şöyle bir bak diyorsun,
Posta kutusuna gece yarısı bırakılan bir mektup gibi,
Kızağından kayıp bitmeden denize inen bir tekne,
Gökyüzünün denizyıldızlarıyla dolduğunu gören,
Bir dalgıç gibi bak.
Akşam kırılmaya baslarken içimde,
Dağılan bir ilkokulun zili gibi bak bana.

Bana şöyle bir bak diyorsun,
Bir işin demetine sarılır gibi bak.
Unuttuğum ve istesem de,
Yüzlerini bir türlü anımsayamadığım
Çocukluk arkadaşlarım gibi.

Kahve fincanına damlayan gözyaşı,
Kara düşen kandamlası gibi,
Diyorsun ki -evet, mavi gözlerinden bile ürpertici bu-
Kınından çıkarılan bir hançer gibi bak bana.

Bana şöyle bir bak diyorsun.
Yaşama sevincini sana ben veriyormuşum gibi,
Sevgilin olmasam da sevgilinmişim gibi bak.
Kumsalda bırakılan ayak izi,
Kanadın üzerine değen bulut gibi,
Kayalıklara sürüklenen bir gemiye,
Yanıp sönen deniz feneri gibi bak bana.
Çünkü unutmamanın eşiğidir
Ve anımsamanın kapısıdır bakmak.
Sevgili İrem
Bunun için bile kibrit çakılabilir
Okyanusun kıyısında,
Karanlıkta.
Bir kedigözü gibi
Pençeleriyle dolaşırken aşk…

23 Ekim 2008 Perşembe

James Matthew Barrie’ye sevgilerimle…

Asla çocukça mektuplarımdan nasibini almadın. Asla Enid Blyton’a ya da Angela Sommer Bodenburg’a ağlandığım gibi sana ağlanmadım. Peter Pan’ı defalarca okumadım. Onun adını Can, Canan, Gül, Mete ve Rudiger kadar çok anmadım. Peter’dan da, Thinker Bell’den de hep kaçtım. Ama en çok Kaptan Hook’u, en çok Peter’ın Wendy’si olduğumu gördüm rüyalarımda.
Birkaç yıl önce en az Peter kadar çocuk kalmış bir arkadaşımla koca bir sinema salonunda yalnız başımıza izlediğimiz hayat öykünü hep ağlayarak hatırladım. O filmi bir kez daha izleyemedim.
Bu hafta kalabalık bir restoranda bir edebiyat dergisindeki öz geçmişini bir kez daha okurken yine ağlamak istedim. Olmadı, eve dönmeyi bekledim.
Çocukken de bilirdim kitapların gerçek olmadığını. Tek bildiğim o hikâyelerin yaşadıkları yerlerdi. O yüzden kitapların kendilerinden çok yazarlarını sevdim.
Hastayken giydiğim pijamaları sonradan giymek istemeyişim, kötü günlerimde rastladığım iyi kişileri görmek istemeyişim gibi hep sakladım da seni rafların arkasına.
Sinemaların, kitapların içinde büyürken hep, galiba en çok sana ağladım.
Bu yüzden en çok da seni sevdim.
Sen çocuk kalırken ben hiç çocuk olmamıştım çünkü daha çok hatırladım.
Ne seni ne de diğerlerini çocukken sevmiştim ben.
Hep büyümek istemezken sevdim onları ve seni.
Hep vardın ve o kadar da hiç yoktun sevgili Barrie.
İşte o kadar gerçekmişsin. İşte o yüzden beni en çok sen ağlatmışsın. Ben senin kaybolduğun yerde hiç olmamışım.
Ben de Wendy olamaz mıyım sevgili Barrie? Sadece Wendy kadar çocuk…
Bana birşey söyle olmaz mı? Her zamanki yerde, İtimatya'dayım...

20 Ekim 2008 Pazartesi

Cahillikler Kitabı

CAHİLLİKLER KİTABI

"Bilmediklerimiz ve Yanlış Bildiklerimiz"

John Lloyd, John Mitchinson

Çeviren: Cihan Aslı Filiz, Emre Ergüven

NTV Yayınları (2008)

Ülkemizin çok satanlar listelerinde uzun zamandır yerini korumayı başarmış NTV kitaplarından birisi “Cahillikler Kitabı”
İddialı ismi ve baskısı sayesinde epey ilgi toplamış olsa da isminin gerekliliklerini karşılayamayan, yetersiz, sevimsiz, bütünlüksüz ve üslubu da hayli kötü bir kitap.
Bilmenizin genel kültürünüze çok da fazla bir şey katmayacağı soruların cevaplarıyla dolu kitap, net olmayan ve yetersiz açıklamalarıyla beklentilerimin epey altında kalıyor. Esprili olmaya çalışırken basitleşmiş, yanıtlarını desteksiz ve kanıtsız açıklamalarıyla havada bırakmış, bırakın faydalı olmayı, eğlenceli ve akılda kalıcı olmayı bile başaramamış tuhaf bir çalışma. Beynimiz ne renktir? Yemekten sonra yirmi dakika içinde yapılmaması gereken şey nedir? vs. şeklindeki sorulara kafanızda anlamlı hiçbir yere oturtamadığınız yanıtlar bulabilirsiniz. Ya da gerçekten merakınızı uyandıracak sorulara, kitabın yaptığı desteksiz açıklamalar sayesinde daha merakla yaklaşabilirsiniz. Takıntılı biriyseniz mantıklı açıklamalar uğruna kendinizi bilgisayarınızın ya da ansiklopedilerin başında bulabilirsiniz. Bu açıdan bakınca “ Cahillikler Kitabı” nın obsesif kompulsif haletli okura epey aydınlatıcı olacağı kesin aslında.
Ayrıca “silencer” rumuzlu ekşi sözlük yazarının kitap hakkında bakın ne demiş:
Silencer’a saygılarımla.
“Cahillik olarak itham ettiği, çoğu bilindik olguyu geçersiz ve yanlış kılacak argümanlardan ve bilimsel verilerden yoksun bir kitap. Bu yüzden ciddiye alınmamalıdır.”
Neyse, kitabı okuduktan sonra kendinizi hala cahil hissediyorsanız yazık size… Siz en iyisi mi biraz da “Lüzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi” ne başvurun. Gerçi Tamer Korugan’a ait Aykırı Yayınları’ndan çıkan “Lüzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi” serisini bu anlamda çok daha faydalı ve eğlenceli bulacağınıza eminim.
Ülkemizde alafranga tuvalet kültürünün en büyük parçası olan, gazeteler, bulmacalar, magazin dergileri ve tetrislerin yanında yerini alabilir, epey de şık görünen bir kitap. Özür dileriz John Lloyd ve John Mitchinson, Ceketimizin düğmesini ilikleyemiyoruz.

5 Ekim 2008 Pazar

Hüzünlü Allegro

Sevgili Antonio,
Düşündüm de, sözlerini anladığım şarkıları neden uzun süre dinleyemediğimi buldum. Bir şarkının ne demek istediğini bilince ona kendimce anlamlar yükleyemiyorum çünkü. Enstrümantal şarkılar ve bilmediğim dillerde olan şarkılar çok acıklı şeyler de anlatsalar birer neşeli günler, kıpır kıpır olsalar da hüzünlüler bazen. Mesela şu anda senden, en çellolusundan allegro moderato bir parça çalıyor. Ama nedense uzun yol şarkıları gibi hüzünlü bu akşam. Hani böyle otoyol çizgilerini sayarken çalanlar gibi. Bu akşamın hikmeti mi, yoksa senin olduğu için mi bilmiyorum. Belki yarın öyle olmaz. Yarın garip bir gün olmasın değil mi Antonio? Uğraşmalı saatlerimizi fazlaca tükettik bu ara. Yolculuk da var sonra...
Ayrıca düşündüm de, ben yeniliklere hiç de açık değilim. En az elli yaşına kadar sahip olunacak garip, bir çoğu gereksiz, birazı da faydalı tabularım var. İnsan bunları erken yaşta edindiği için suçlanmamalı bence. Hayatımızı böyle inşa etmiyor muyuz? Senin için de öyle değil miydi?
Sustur şu şarkıyı, bir adagio çal. Belki daha eğlenceli olur. Ben hiç bir yere gitmek istemiyorum. Hep bende kalalım, benim kafamın içinde... Ve sen bütün şarkıları olmadıkları gibi çal. Şimdi yaptığın gibi...
Not: Yazdıklarımın içinde sen varsan, hep saçmalıyorum değil mi? Kimse ne yazdığımı anlamıyor. İnsan hep sevdiklerine mi saçmalıyor?
Ve Not: Antonio için yazdıklarımı anlamaya çalışmasanız benim için daha anlaşılır olacaklar sanırım.
Ve Ve Not: Antonio buna sen de dahilsin. :)
Ve Ve Not Not: Yarın okula dönüyorum. Beşinci yılımda bitirdiğim bir sürü şeyle, yeni bir evde, yeni hocalarla neye dönüştüğünü bilmediğim bir okulda, yeniden başlıyormuşum gibi garip, iyi, kötü, güzel, çirkin, her biçimdeyim sadece. Sanki yıl 1992...

3 Ekim 2008 Cuma

Kedili Yalnızlıklar

Yalnızlık mevzubahis günlerdir. “Avrupalı yalnızlığı, kedili yalnızlıklar.”
Kedili kadınlar olmaktan korkuyoruz, sessizce eskirken.
Ama yine de,
Sokak kedilerini seviyoruz,
Sokak insanlarından çok…
Birbirimizi sevmek istiyoruz ,
Kendimizi sevmekten çok…
Yine bana şarkılar yolluyorsun.
Hiç dinlemediğim şarkılar.
Sonra da kaybetmekten korkuyoruz.
Kaybedilmekten çok…

Sen bana yolladın;

“so i try
put your hands in the sky
surrender
remember
we'll be here forever
and we'll never say good bye...”

Ben de sana yolluyorum.

Düşün şimdi deniz kıyısında, çay bahçesindeyiz.
Bir şarkı söylüyoruz birlikte.
Yine hiç konuşmadığımız bir dilde.
Fısıldamaktansa güvensizce,
Bizim olmayan dillerde avaz avaz söylemek istiyoruz.
Kendimize duyurmadan, çok şey söylemek istiyoruz
Hem bize, hem yaradana,
Hem de… Hem de...
Kedilere…

“gracias a la vida que me ha dado tanto.
me ha dado la risa, y me ha dado el llanto.
así yo distingo dicha de quebranto,
los dos materiales que forman mi canto,
y el canto de ustedes que es el mismo canto.

y el canto de todos que es mi propio canto.
gracias a la vida que me ha dado tanto.”

Sen Soledad Bravo’sun, ben de Joan Baez’im tamam mı?

Hadi başlayalım, artık.
Biz evimize dönüyoruz.
Kediler de bizimle gelmiyor.


"Teşekkürler hayat, verdiğin her şey için."