24 Kasım 2008 Pazartesi

İçimde Yananlar...

Çocukken Ibn Tufeyl'in Hayy Bin Yakzan isimli felsefi romanından uyarlanarak yapılan "Hay" çizgi filmini izleyenler bilirler. Hay ıssız, bomboş bir adada bir ceylan tarafından büyütülen bir çocuktur. Anne ceylan öldüğünde Hay onun bedeninin soğuduğunu fark eder ve doğal olarak önceleri onu yaşatanın bildiği ısıtıcı tek ışık, yani ateş olduğunu düşünür. Çocuk gözlerimizle önce Hay'a inanmaya dururuz. Sonrasında anlarız ki işin aslı bizim bildiğimiz ateşle çözülmüyor.
Zaman zaman hepimiz ışığımızı kaybediyoruz. Bizim ışığımız Hay'ın ıssız adadaki ateşi değil. Aslolan hiç değil. Çünkü Hay'ın sonradan bildikleri de çok azımızın içinde ışıldıyor. Çünkü zaman değişiyor...
Her şey insanoğlunun eseri şimdilerde...
Artık içimizde bir elektrik lambası yanıyor.
Bazen voltaj düşüyor, fırtına çıkıyor, faturalar ödenmiyor, elektrikler kesiliyor... İşte o zaman karanlıklar içinde boğuşup duruyoruz. Ama elektirikler bir gün mutlaka geliyor. O geri geldiğinde de her şey eski haline dönüyor. Sonrasıysa hep aynı...
Antonio, peki bana noluyor?
Biri ışığımı açıp açıp kapatıyor. Hiç durmuyor, hiç durmuyor...
Artık karar verse... Artık bitirse...
Eve dönmek istiyorum Antonio. İçimde yananlar hiç sönmeden...

19 Kasım 2008 Çarşamba

Hoşgeldiniz ve Üzgünüz Mesajı

Yeni ziyaretçilerimize hoş geldiniz diyor, keyifli vakit geçirmelerini diliyoruz.
Bu arada üniversitecek üzgünüz. Rektörümüzün göz altına alınması adına duyduğumuz üzüntü (Selçuk Üniversitesi – Prof. Dr. Süleyman Okudan) kendisinin haberlerde sık sık boy göstererek bize vizelerimizin başlamak üzere olduğunu hatırlatmasından da kaynaklanıyor olabilir tabi. Yoksa biz yüksek eğitim kurumlarının en yetkili kişileri rektörlerin adlarının çeşitli yolsuzluklarla anılmasını çok da önemsemiyoruz. Çünkü biz üniversite öğrencisiyiz değil mi?
Neyse bu yüzden bir süre blogumuza uğrayamayabiliriz. Eskilerle idare ediniz. Bu vize ve gözaltı çakışması pek nahoş oldu da. Bilgilerinize…
Hede Hödö Dinlenme Tesisleri teşekkür eder, hayırlı yolculuklar dileriz. (Cümle düşük biliyorum ama organik olanı böyle kuruluyor. :))

15 Kasım 2008 Cumartesi

Hoşçakal Bay Bingley

1,5 yıllık emektar hamsterım Bay Bingley bu sabah hayatını kaybetti. Annemin bir türlü geçmek bilmeyen gribinden dolayı öldüğünü sanıyoruz. Her sabah elimizde peynir parçası, maydonoz sapı, ceviz gibi yiyeceklerle ziyaret ettiğimiz sevimli hayvanımızı bu sabah uyandıramadık. Artık babamın kuruyemişli bira keyiflerine ortak olacak küçük canavarımız yok.
Sana epey alışmışız Bay Bingley. Ufacık cüssenle yaptığın, bitmek bilmeyen gürültülerine de öyle. Umarım gittiğin yerde iyi olursun. Hoşçakal.

13 Kasım 2008 Perşembe

René Magritte hissiyatına Paul Auster açıklaması:

Dün akşam René Magritte’in Golconde’u üstüne yazdığım yazıdan sonra, Sayın Paul Auster sanki yorumumdan rahatsız olmuş gibi, yeni kitabı “Karanlıkta’ki Adam” da makul bir açıklama getirdi bana. Tamamen tesadüf olduğuna inanmak istemiyorum, belki de öyleydi ama tam anlamıyla bu kafa karıştıran mevzu üzerineydi.
Magritte’in benim üzerimde uyandırdığı tuhaf hislere sahipler için Auster’ın açıklamasını buraya aynen naklediyorum. Bakalım beni ettiği kadar sizi de tatmin edecek mi?

“…Frisk kollarını masaya koyup ileri doğru uzatarak konuşuyor: Gerçek dünyada mıyız, yoksa değil miyiz?
Ben nereden bileyim? Her şey gerçek gibi görünüyor. Her şey gerçeğe benziyor. Burada, kendi bedenimin içinde oturuyorum ama aynı zamanda burada olamam. Olabilir miyim? Başka bir yere aitim.
Burada olmasına buradasın ama başka bir yere aitsin.
İkisi birden olamaz, ya biri olmalı, ya öteki.
Giordano Bruno adı sana tanıdık geliyor mu?
Hayır, hiç duymadım.
On altıncı yüzyılda yaşamış bir İtalyan filozof. Bruno eğer Tanrı sonsuz ise, o zaman sonsuz sayıda Tanrı olmalıdır diye iddia etmişti.
Bu makul görünüyor,tabi Tanrı’ya inandığını varsayarsak.
Adam bu görüşü yüzünden yakıldı. Ama bu düşüncesinin yanlış olduğu anlamına gelmez değil mi?
Neden bana soruyorsun? Bu konuda hiçbir şey bilmiyorum. Anlamadığım bir şey hakkında nasıl fikir yürütebilirim?
Geçen gün o çukurda uyanıncaya kadar yaşamın başka bir dünyada geçmişti. Ama onun var olan tek dünya olduğuna nasıl emin olabildin?
Çünkü…çünkü bildiğim tek dünya oydu.
Oysa şimdi başka bir dünya tanıyorsun. Bundan ne çıkarıyorsun Brick?
Anlayamadım.
Tek bir gerçek yoktur Onbaşı. Pek çok gerçek vardır ve bunlar dünyalar, dünyalar ve karşı dünyalar, dünyalar ve gölge dünyalar olarak birbirine paralel yürürler ve her bir dünyayı başka dünyadaki kişi rüyasında görür ya da onu hayal eder veya onu yazar. Her bir dünyayı başka bir akıl yaratır…”


KARANLIKTAKİ ADAM
Yazan: Paul Auster
Çeviren: Seçkin Selvi
Can Yayınları, 2. Baskı
Sayfa: 67 - 68

12 Kasım 2008 Çarşamba

Golconde (1953) – René Magritte


René Magritte kafamda tarz olarak guruplaşmış ressamların içinde birçok meslektaşıyla beraber otursa da kendi grubu arasında beni en çok rahatsız edenlerden birisi. Özellikle de Golconde isimli bu eseriyle…
Çağımız Meydan Larouse’u Wikipedia’in dediğine göre bu eseriyle Magritte, bireyselliğin geleneksel izole olmuşluğuna sert bir eleştiri gönderir.
Magritte “La trahison des Images” isimli eserinde en açık şekilde yaptığı gibi çizdiği piponun altına“Ceci n’est pas une pipe” yazarak sadece anlamların ve görüntülerin resmini yaptığını anlatır. Yaptığı şey sadece temsili bir ifadedir, gerçeği doğru şekilde yansıtmayabilir. Hiçbir sanat gerçeği olduğu gibi yansıtmaz, sadece ona yaklaşmakla kalır.
İşte bu yüzden Magritte’in tüm eserleri içimi ürpertir. “Gizem” bilinmeyense eğer yapıtlarımın da gizemden öte bir anlamı yoktur, diyen ressamın eserleri benim için hep rahatsız edici olmuştur. Aslında özel bir nedeni yok, kendisinin eserlerine anlamlar yüklemediği kadar gizemli, en az kendi söylediği kadar manasız bir iç sıkıntısı benimkisi. Magritte tablosu görünce anlamsızca kaçmak istiyorum. Belki benim için “bilinmez” anlam burada saklıdır.
Bugün başka bir şey ararken Golconde çıktı karşıma. Yine içim bir tuhaf oldu. Ölüme varıncaya kadar bütün gizemli şeyleri düşündüm.
Peki ben burada bunu neden mevzu ettim? Beni tanıyanlar bilirler. İçimi tuhaf eden bişey gördüm mü saatlerce mevzusunu ederim. :) Kendimi susturana kadar en iyisi buraya yazmak olacaktı galiba.
Son olarak:
Sayın Magritte, yapıtlarınızı içim kaldırmıyor. Golconde’daki adamlar sanki içime yağıyor.
Karşıma çıkmaktan vazgeçin. Benim için gerçeğinize yarım adım bile varmayacak kadar uzaklar onlar. Söyleyin kendinize, içime yağmasınlar.

8 Kasım 2008 Cumartesi

Gidiyorum

İnsanın kendi olmayı en çok başarabildiği yere gidiyorum.
Dostlarım Antonio Salieri ve James Matthew Barrie’nin yanına,
Eve dönüyorum.
Hiç sevmediğim cinsinden, en sebeplisinden hem de
Bir şiirimsi benden size,
Dönene kadar, beni unutmayın diye.


SEBEP

Belki söylersin diye, sözler geçip gidiyor.
Ruhum içime sığmaz, bu ihtimal yüzünden.
Sen varsın ya, bildikçe hep sana saklanıyor,
Ne özler bilemiyor, ben delisi bu yüzden.

İhtimaller yandıkça ömrüm mü tükeniyor,
Yoksa ben mi büyüyor, bu kavga sen yüzünden.
Ama yazar dermiş ya, umut en son ölüyor,
Aşk varmış, olacakmış, ummalar hep o yüzden.

6 Kasım 2008 Perşembe

Merhaba Sevgili Dünya

Ne zaman boş bir kâğıda bir şeyler karalamak istesem, yeni aldığım bir kalemi denemek ya da bir defterin boş kalan yerlerini doldurmak istesem oraya ilk yazdığım şey “merhaba sevgili dünya” olur.
Eski defterlerim, sınav testlerim, resim defterlerim defalarca yazılmış “merhaba sevgili dünya” larla dolu. Liseden beri anlamsızca alışkanlık edindiğim bu eylemin üzerinde ilk defa düşündüm geçenlerde. Bilinçaltını deşeleyince yanıtı bulmak hiç de zor değil.
Bunun tek sorumlusu “yeniden başlamak istemek” sanırım. “Merhaba” yeniden başlamak için, “sevgili” ona söylemek istediklerim olduğu için ve “dünya” da bu başlangıcın ve bitişin sorumlusu hükümranlığımız olduğu için…
Yaşınız kaç olursa olsun, her zaman anı geriye sarmak ve yeniden başlamak istersiniz.
Dünyayla geçirdiğiniz her gün kendinizce affedilmesi güç hatalar ve keşkelerle dolmuştur çünkü.
Dünyaya yeniden merhaba demek için belki de her şeyinizi vermeye hazırsınızdır. Ama benim gibi biriyseniz yüzleşmekten korkar ve en fazla atık haline gelmiş kâğıtlara bunu sessizce haykırırsınız. En güzel yazınızla hem de… “Merhaba sevgili dünya…”
Oysa her yeni gün sabahında dünya her şeye yeniden başlar ama gün sabahları monotonluğumuza kendini o kadar kaptırmıştır ki o sabahın yeniden “merhaba sevgili dünya” demek için bir şans olduğunu hatırlamayız.
Dünya her sabah yeni bir merhaba için gözümüze bakmaktayken üstelik.
Üstelik dünya insanların bütün ağırlığıyla ezilmişken, yorgun ve sessiz, her sabah yeni merhabalar için beklerken.
Üstelik varlığını kanıksadığınız için çoğu zaman sessizliğinizle ya da sesinizle bezdirdiğiniz anneniz, babanız, eşiniz, sevgiliniz, kardeşiniz, dostlarınız gibi yanınızdan umutlarla geçiverirken.
Hep içinizdeyken, hep baktığınız her yerdeyken, hep kaçırılmış şanslarla doluyken, yenilerini saklarken…
Biraz esintili, serin, güneşli, gürültülü bir sabahken bugün…
Merhaba sevgili dünya…

1 Kasım 2008 Cumartesi

Bin Muhteşem Güneş

BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ

Khaled Hosseini

Çeviren: Püren Özgören

Everest Yayınları (2008)

Bu aralar çok satanlar listelerinden gidiyorum.
Afgan yazar Khaled Hosseini’nin Everest Yayınları’ndan çıkan iki romanı haftalardır ülkemizde ve dünyada çok satanlar listesinin en üst sıralarında yer alıyor. Kitaplar zaten ister istemez görünüşleriyle dikkat çekiyor. Yeni baskı cep boylarının şıklığını ve makul fiyatlarını da düşününce benim gibi görüntüsüne ve arka kapak yazısına tav olup satın almış bulabilirsiniz kendinizi.
Genç yazarın ülkemizde “Uçurtma Avcısı” ve “Bin Muhteşem Güneş” isimli iki eserinin de çevirisi bulunmakta. Uçurtma Avcısı’nın henüz okumadım ama kitabın benim de beğenerek takip ettiğim Amerikalı yönetmen Marc Forster’a ait çok beğenilen bir de sinema filmi mevcut.
Bin Muhteşem Güneş, anlatım tarzı olarak Ayşe Kulin’inkine çok benziyor. Ayşe Kulin’in Sevdalinka ve Nefes Nefese isimli eserlerinde olduğu gibi zorluklar ve savaş içersinde dostluk ve aşk öyküleri okuyoruz. Savaşın politik kısmı Ayşe Kulin’inki gibi yarı belgesel bir tarzda Bin Muhteşem Güneş’de de detaylarıyla işleniyor. Eser bu vaziyette olunca, kitabı kapattığınız zaman Afganistan’ın yakın dönem sıkıntıları gözünüzü korkutup, canınızı sıkarken, yaşadığınız ülkenin varlığı için bile binlerce şükür eder, geleceği için dua eder olacaksınız büyük olasılıkla.
Aslında kitabı değerlendirmekten ziyade kitabın uyandırdığı yankı boyutuna değinmek istedim. Khaled Hosseini Amerika’da yaşayan Afgan bir yazar. Hoş, akıcı ve duygusal bir kalemi olsa da dikkat çeken, değişik bir tarzı yok. Muhtemelen ülkemize ait bir yazar olsa Ayşe Kulin kadar bile ilgi çekmeyebilirdi. Ancak Amerika’nın ülkesine yaptıklarını duygusal bir dille kaleme alan biri için fazla el üstünde tutulduğu, Amerika’ca ve Avrupa’ca fazlaca bağra basılmış olduğu da aşikâr. Gördüğünüz gibi Amerika her zamanki gibi “sempatik” tavrını dağıttığı ülkelerin sanatına karşı sürdürmeye devam ediyor. Sinema, roman demeden bu ülkelerin halklarının yaptığı her şeyi kör gözüne parmağım şeklinde dürterek önümüze seriyor. Amerika’nın bunu neden yaptığını düşünmeye bile gerek yok gerçi ama en azından Irak, İran, Afganistan, Filistin gibi “Amerika’mızın” çok sevdiği ülkelerde yetişen sanatçılarımızdan haberdar oluyoruz.
Meryem ve Leyla isimli iki kadının iç içe geçen öykülerini Afganistan’ın 90lı yılların ortaları ve sonrasına eşlik eden manzaralarıyla okumak hoş vakit geçirmenizi sağlayacaktır kuşkusuz, tabi Amerika’nın parmağını gözünüzün önünden çekmeyi başarabilirseniz…