30 Aralık 2009 Çarşamba

Büyük Şeyler

Küçük şeyler olunca mevzu bahis, her zaman yazacak küçük şeyler buluyorum. Ama artık öyle değil… İnsan küçük yazılara sığdıramayacağı kadar biriktiriyor zamanla. Yaşı gençken biriktirmeye daha çok meylediyor çünkü. Gençliğin hayal kırıklıklarına ayırdığı yerin büyüklüğündendir belki de bu, kim bilir…
Senenin sonu yaklaştıkça, eski albümleri karıştırır gibi koca bir senenin hesabını yapmaya durdum. Koca bir senenin ve bir öncekilerin… Topu topu altı yıldır çocuk değilim düşününce. Ya da yasaların dediğince... Altı yılın hesabını yaparken, bundan sonra yaşayacağım şeyleri nerelere katıp gideceğim bakalım, dedim de kendime. Dehşete düştüm. Ama insan büyüdükçe büyütmemeyi de öğreniyormuş. Öyle diyor büyükler…

Yeni yılda bir yaş daha büyürken, biriktirdiklerinizin çok olmaması dileğiyle, hepinizin yeni yılı kutlu olsun.

18 Aralık 2009 Cuma

Modigliani

Biyografik sinema filmleri türler arasında her zaman en sevdiğim olmuştur. Özellikle de sanatçıların hayatlarını anlatanlar… Çoğu zaman biyografik gerçeklikten uzaklaşsalar da, onların yarattığı duygusal atmosferi çok az film yakalayabilmiştir ki, bu atmosfer çoğu zaman biyografik filmlerin sinematografik eksikliklerini de kapatır. The Fur, Chaplin, Amadeus, Shine, Frida, Tous Les Matins Du Monde, Max, Capote, La Mome, Finding Neverland, Miss Potter, Walk The Line, Ray, Frida… Çok sevdiğim biyografik içerikli sinema filmlerinden yalnızca birkaçı.
Bugün bu listeye çok yakın bir zamanda ekleme fırsatı bulduğum bir yenisinden bahsedeceğim. Ünlü ressam Amadeo Clemente Modigliani’nin hayatını konu alan 2004 yılı, ABD, Fransa, Almanya, İtalya, Romanya ve İngiltere ortak yapımı sinema filmi: “Modigliani”

“Modigliani” Mick Davis isimli İngiliz senaristin ikinci yönetmenlik çalışması. Pek de fazla kayda değer işin altında imzasını göremediğimiz genç Davis’in bu çalışması sinemasal anlamda ortalamanın biraz üstünde sayılabilir. Ancak oyuncularının başarılı performansı ve ressamın hayatının etkileyiciliği şüphesiz yönetmenin işinin durduğu yeri biraz yukarılara taşıyor.

20. yüzyılın başlarında Paris’te sefil bir hayat süren İtalyan Ressam Modigliani nü çalışmaları ve portreleriyle ünlüdür. Döneminin güçlü rakipleri Pablo Picasso, Diego Riviera gibi isimlerin arasında kendine farklı bir yer edinmiştir ancak ressamın hayatı hastalıklar ve sefaletle dolu olmaktan öteye geçemez. Hastalığına rağmen hızlı bir hayat süren Modigliani, Jeanne Hebutérne isimli genç bir güzel sanatlar öğrencisine âşık olur. Koyu Katolik ve zengin bir ailenin kızı olan Jeanne’ın ailesi kızlarının Yahudi asıllı Modigliani ile ilişki yaşamasına onay vermez ancak, Jeanne Modigliani ile yokluk içinde geçecek bir hayata razı olur. Modigliani’den bir kız çocuğu dünyaya getiren Jeanne ikinci çocuğuna hamile olduğu sırada, Modigliani’nin tüberkülozdan ölmesi üzerine intihar eder. Ressamın çalışmalarının en ünlülerini Jeanne Hebutérne’nin portreleri oluşturur.

Daha çok Modigliani’nin Picasso ile yaşadığı rekabete ve Jeanne’la olan ilişkisine odaklanan hikâyede, Andy Garcia İtalyan ressamı canlandırmada çok başarılı bir performans sergiliyor. Jeanne Hebutérne’i canlandıran ve sima olarak ressamın sevgilisine de çok benzeyen Fransız oyuncu Elza Zylberstein ‘da en az aktörün kendisi kadar başarılı. Ancak İngiliz aktör Omid Dijalili’nin filmin ana karakterlerinden Picasso’yu oynaması için doğru bir seçim olduğunu düşünmüyorum. Kendi filminin senaristliğini de yapan Mick Davis, Picasso için zaten başarısız, silik ve derinliksiz bir karakter kurgulamışken, Omid Djalili de vasat bir oyunculuk sergilediği için işi kurtaramamış. Bu arada Picasso’nun sevgilisini canlandıran oyuncunun da Çek model Eva Herzigova olduğunu atlamayalım.

Yönetmenin hikâye anlatımında değişik bir tarzı olan ve benim de çok sevdiğim yönetmen Sofia Coppola’dan oldukça etkilendiğini görmek mümkün. Sofia Coppola’nın “Marie Antoinette”’in hayatını farklı bir bakış açısıyla anlattığı filminde uyguladığı teknikler Davis’in filmine de yansımış. Yönetmenin müzik kullanımında ve karakter işleyişinde özellikle bunu görmek mümkün… Ressamların bir yarışma için çalıştıkları ki bence filmin en kayda değer bölümünde, fonda Ave Maria’nın hard rock versiyonu eşliğinde fırça sallayan ressamları görüyoruz. Bu da bir dönem filminde post modern havalar estirdiği için çok eleştirilen Sofia Coppola’nın tarzını oldukça anımsatan bir sahne oluşmasına neden oluyor. Karakterlerin işleniş tarzlarında da dediğim gibi bu hava açıkça görülüyor. Bana kalırsa yönetmen Davis kendine iyi bir örnek seçmiş.

Duygusal ve sanatsal Paris atmosferi eşliğinde, sarsıcı bir hikâye izlemek isteyenler için, bir sanat müzesi gezisi havasında geçen film uygun bir seçim olacaktır. Kendi adıma hikâyenin hüznü yüzünden filmi izlemek için keyifsiz olmadığınız bir zaman tercih etmenizi öneririm. İyi seyirler…

15 Aralık 2009 Salı

Düşünülenlerden Yaşanılanlara

Kronik hayat nezlesi olmuşsunuz ya hani... Kimseden de farkınız yok. Nihayetinde herkesin hastalığı bu… Hücreleriniz yavaş yavaş ölüyor. Hücreleriniz öldükçe cümleleriniz de tükeniyor. Düşündüklerinizden ziyade yaşadıklarınızı anlatır oluyorsunuz gittikçe…

İngilizce öğretmenliği yaptığım kurumda ilköğretim öğrencileriyle girdiğim diyaloglardan seçmeler… Yorumsuz şekilde aynen tarafımdan aktarılmıştır.

Zavallı öğretmen öğrencilerinin mütemadiyen küfür etmelerinden bıkmıştır. Öğrencilerinin kullandığı küfür yelpazesini biraz olsun daraltmak için kendince bir yöntem geliştirir. Aklı sıra öğrencilere İngilizce küfür etmelerini söylerse çocuklar daha az küfür edeceklerdir.

Öğretmen: -Oğlum küfür edecekseniz İngiliz gibi küfür edin. Türkçe küfür yasak...
Öğrenci: -Piiiçh küfür olur mu hocam? (şeftali anlamına gelen "peach" ten bahsediyor.)
Öğretmen: -Olmaz.
Öğrenci: -Peki siiiiik olur mu? (hasta anlamına gelen "sick" ten bahsediyor.)
Öğretmen: -Olmaaaaz.
Öğrenci: -O zaman boz kutup ayısı ne demek hocam?
Öğretmen: -Tamam, vazgeçtim. Yok küfür müfür, küfüre benzeyen bir şey söylemek de yok.

Öğrenci: -Öğretmenim saçlarınız nasıl böyle hep havada duruyor? (Öğretmenin kısa ve jöleyle havalandırılmış saçlarından bahsediyor.)
Öğretmen: -Geceleri yarasa gibi baş aşağı uyuyorum.
Öğrenci: (Şaşkınlıkla) -Gerçekten mi?
Öğretmen: - Her gün jöleyle bunu nasıl yapabilirim sanıyorsun?

Öğretmen: -Zarf nedir anlatın bakalım? (Dilbilgisi konularındaki “zarf” mevzubahis...)
Öğrenci: -Vergi iade zarfı, mektup zarfı… Bi de böyle uzun bi zarf var neydi adı?
Öğretmen -…

Bu son olan da işe gidip geldiğim şehir içi minibüs yolculuğunda yanıma oturan dört yaşlarındaki çok sevimli erkek çocuğuyla yaşadığım diyalog. Konu yine saçlarım…

(Neredeyse on dakika boyunca üzerimde gezdirilen inceleyici bakışlarının ardından...)
Çocuk: -Sen ne biçimsin?
Ben: -Nasıl yani?
Çocuk: -Saçlarını dikmişsin erkek gibi...
Ben: -...?!
(Çocuk ön tarafta oturan bir diğer genç kızı gösterir ki kızın saçları uzun ve röflelidir.)
Çocuk: -Saçını şunun gibi yap da kıza benze. Nereye gidiyorsun sen?
Ben: -İşe...
Çocuk: -Ne işine?
Ben: -Öğretmenim ben.
Çocuk: -Yok ya, sen önce kıza benze.

24 Kasım 2009 Salı

Öğretmenler Günü



Bugün bir öğretmen olarak geçirdiğim ilk öğretmenler günü.
İlk öğretmenler günü hediyemi aldım.
İlk öğretmenler günü konuşmamı yaptım.
Öğretmenlerimi düşündüm, öğrencilik yıllarımı andım, ağladım.
Dünyanın en güzel işlerinden birini yaptığımı anladım.
En güzel anılarımın kahramanları hep siz oldunuz.
Öğrendiğim çok şeyin sahibi sizlersiniz.
Şimdi ben de başka güzel anıların kahramanı olmaya çalışıyorum.
İyi ki vardınız, iyi ki varsınız.
Öğretmenler gününüz kutlu olsun.
Best wishes for a teacher's day.
Meilleurs voeux pour la fête de l'enseignant.
Die besten Wünsche für Tag eines Lehrers.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Kronik Hayat Nezlesi

Bugün hangi filmi izlediniz? Şu anda ne okuyorsunuz? Son günlerde dinlediğiniz şarkılar vs…

Artık bu sorulara yanıt vermek için düşündüğünüzü fark ediyorsanız, isminizin sonuna Hanım, Bey gibi ünvanlar eklenmeye başladıysa, bulduğunuz en ufak boş vakitte elinizden gelen en iyi şey uyumak oluyorsa, isimleri aklınızda tutamıyorsanız…

Günün kritiğini yapmak için başınızı yastığa koymayı bekler olduysanız…

Elinizde okunacak kitaplar listesi yerine yapılacak işler listesi kirlenmeye başlamışsa…

Kendinize bir köpek almaktan vazgeçtiyseniz…

Her sabah aynı saatte uyanıyorsanız, ve aynı durakta aynı insanlarla biniyorsanız şehir içi otobüslerine…

Hayallerinizin yerini gerçekleşmesi muhtemel beklentiler almışsa…

Sevdiklerinizi aramayı unutuyorsanız…

Zaman geçmek bilmezken hiçbir şeye yetmiyorsa üstelik…

Ve öyleyse böyleyse artık şöyle değilse bütün her şey…
Geçmiş olsun…

Kronik hayat nezlesi olmuşsunuz…

Burnunuzdan bozuk paralar dökülüyor, menkul kıymetler öksürüyorsunuz, eyvahlar olsun, ölüyorsunuz…

26 Ekim 2009 Pazartesi

Hastane Dizileri Antolojisi

                                                                                                                             
Kendi çapımda hazırladığım antolojiler serisine, hastane dizileri ile devam ediyorum.
Yirmi dört yıllık ömrünün uzunca bir dönemini hastanelerle içli dışlı geçiren biri olmamdan sanıyorum, hastane dizileri hep ilgimi çekmiştir. Ülkemizdeki televizyon dizileri hastane unsurunu genelde en acılı drama sosu olarak öykülerin içine yedirseler de, Amerikan menşeili televizyon yayıncılığı kültüründe hastane unsuru sostan ziyade başlı başına bir yemek olarak sunuluyor. Müptelası bol hastane dizilerinden ülkemiz yapımcıları da zaman zaman nasiplenmek istiyor. 1993 yılında özel bir televizyon kanalında gösterilen Zeki Alasya, Metin Akpınar, Sema Yunak gibi isimlerin başrolleri paylaştığı “Hastane” dizisi ve Amerikan kökenli “Greys Anatomy” dizinden uyarlanan 2006 yapımı “Doktorlar” dizisi bu furyanın ülkemizdeki orta karar çalışmalarının arasında yer alıyorlar.
Ama ben listemde TV dizisi sektöründe de sinema sektöründe olduğu gibi bayrağı elinde tutan hastane merkezli Amerikan dizilerinin birkaçından bahsedeceğim.

1- ER (1994 - …)

TV dizilerinin en uzun soluklu dizilerinden biri olan ER, Chicago'da bir hastanenin acil servisinde çalışan hemşire ve doktorların ve oraya gelen hastaların hikâyelerini anlatmaktadır. George Clooney’i şimdiki şöhretine kavuşturan yapım uzun yıllar boyunca değişen kadrosuna rağmen başarısını sürdürmüş, yayınlandığı dönem boyunca aralarında Emmy ve Golden Globe’un da bulunduğu 109 ödül almış, 232 ödüle de aday gösterilmiştir.

2- Chicago Hope (1994 – 2000)

ER ile aynı dönemde yayınlanmaya başlayan dizi kuşkusuz ER kadar başarılı olamamıştır ancak türü içinde adını hatırlatmayı başarmıştır. Chicago Hope isimli hastanede çalışan bir grup doktorun hikâyelerinin anlatıldığı dizinin başrollerini Türk izleyicilerin “Flamingo Yolu” isimli diziden hatırlayacakları Mark Harmon, Oscar’lı oyuncu Alan Arkin’in oğlu Adam Arkin ve Mandy Patinkin paylaşmışlardır. Drama öğesini ve fantastik unsurları mesleki öğelere yedirme konusunda dengeyi sağlayamayan dizi birçok ödül aldıysa da ER gibi uzun soluklu olamamıştır.

3- Scrubs (2001 - …)

Scrubs tarzı ile mesleki bir dizi olmaktan uzaklaşsa da komedi ve sit com unsurlarını ciddi dramlar içeren hastane mekânına yerleştirme konusunda çok başarılı olmuştur. İyi arkadaş olan üç stajyer doktorun otuz dakikalık hikâyelerinin anlatıldığı her bölüm hem başarılı bir yönetmen hem de aktör olan Zach Braff’ın canlandırdığı “Dr. John Dorian” karakterinin anlatımıyla dinlenir. Hastane dizilerinden hoşlanmayanları bile cezbeden dizi türünün örnekleri arasında komedi tarzıyla şimdilik tektir.

4- Greys Anatomy (2005 - …)

Greys Anatomy cerrahi bölümünde staj yapan genç doktorların ve hocalarının mesleklerinden ziyade ilişkilerini konu alan bir dizidir. Bu anlamda şahsımı cezbetmeyen dizi doktorluğun güç barındıran bir meslek olduğu düşünülürse gücün içindeki aşk dramlarını yansıtmaya daha hevesli görünmektedir. Kendi türü içinde başarılı olup ödülleri toplasa ve ülkemizde Doktorlar adı altında yayınlanan vasat ama reyting anlamında başarılı bir uyarlamasının izlenmesini sağlasa da listemin içindeki en sevimsiz hastane dizisidir.

5- House M.D. (2004 - …)

House M.D. listemin en favori yapımı olmakla birlikte bir hastane dizisinden çok bir medikal polisiye havası taşımaktadır. Princeton-Plainsboro Hastanesi’nin teşhis bölümünün aksi başkanı Dr. Gregory House ve ekibinin ilginç bulguları bir araya getirerek teşhis koydukları dizi dramdan çok mesleki unsurlar içeren yapısı ve Dr. House’u canlandıran İngiliz aktör Hugh Laurie’nin tek kişilik şovuna odaklanan hikâyesiyle daha özel bir seyirci kitlesini hedef edinmiştir.

Greys Anatomy’nin yapımcılarından Shonda Rhimes’ın yeni dizisi “Private Practice”, birkaç hafta önce yayınlanmaya başlayan ve organ nakli hastalarının ve doktorlarının hikayelerinin anlatıldığı “Three Rivers”, hastaneden ziyade, iki plastik cerrahın hayatlarına odaklı “Nip/Tuck”, ünlü yönetmen Lars Von Trier’in korku öğeleri barındıran dizisi “Riget”, yine aynı tarzdaki Stephen King hikâyesi “The Kingdom” isimli diziler hastane temalı dizilere örnek gösterilebilir.
Ama benim kendi adıma favorim ve tavsiyem House M.D’dir bilgilerinize.
İyi seyirler…

Not: 1963'ten beri "hala" yayınlanan Amerikan dizisi "General Hospital" pembe dizi kategorisine daha çok uyduğundan listemde yer almamıştır.

25 Ekim 2009 Pazar

Time is ticking out...


Sadece bir tek şey yapıyorsan hiçbir şey yapmıyor sayılmazsın değil mi?

Eski alışkanlıklarını terk etmeye başladıysan ve yenilerini edinmek için hiçbir çaba göstermiyorsan bu iyi bir şey midir?

Kafanda cevaplarını merak etmediğin sorular dönmektedir. Rüyaların gerçek hayatta görmenin mümkün olmadığı ya da görmeyi çoktan bıraktığın insanlarla dolmaya başlamıştır. Gülmeye de ağlamaya da pek meraklı değilsindir artık. 29 Ekim törenlerinde bile gözleri dolan sen, ana haber bültenlerini bile kayıtsız gözlerle izler olmuşsundur. Aynı marka kahveyi içmek, aynı fincanı kullanmak istiyorsundur. Hevesle okuduğun kitapların, izlediğin filmlerin yerlerini alan yenileri başucundaki komodinin üzerinde tozlanmıştır. Ne yaptım diye geriye bakmıyor, ne yapsam diye düşünmüyor, ne yapacağım diye hayal kurmuyorsundur. En sevdiğin çikolatanın tadı bir gariptir, fanustaki balığınla konuşmayı bırakmışsındır. Çalan telefonlara cevap vermiyorsundur. Uyuyarak geçirdiğin her dakikayı ömrünü gereksiz yere tükettiği için yargılarken, o hesabı tutmayacak kadar uyuyorsundur da üstelik.

Sana bir şeyler olmuştur, ne olduğu bile umurunda değildir.

Birileri kulağına silkinmeni söylüyordur. Neyin umurunda olmadığını anlamaya çalışmadığın için o sesi önemsemezsin.

Herkes çoban ruhlu olduğunu düşünürken, sen bir koyun gibi güdülme ihtiyacı içindesindir. Mecazlar içermeyen direktifler istersin.

Bu sen misin?

Evet sensin. Kendine yabancılaşırken herkese benziyorsun…

Farkında değil misin? Büyüyorsun…

7 Ekim 2009 Çarşamba

Elif Şafak’ın “Aşk” ı Üstüne…

Daha okumadan bir kitap üstüne ettiğim birkaç kelamın verdiği vicdani rahatsızlıktan dolayı birkaç kelam da okuduktan sonra etmek istedim.
Kitap önyargılarımı haksız çıkarmadı ancak yerden yere vuracağım kadar bir keyifsizlik de vermedi. Klişelerle baymasa da, klişe bir aşkı anlatmaktan öteye gidemedi. Doyurucu değil, en fazla açlıktan öldürmeyecek bir kitap. Şems ve Mevlana’nın isimleri ise kitapta, yaş pastanın üstüne domates kabuğundan yapılmış gül gibi duruyor. Pasta yenilesi, gül eğreti, yazık denecek türden, böyle acayip bir şey.
Güzel bir üslup, çeviri olduğunu bilsek de baştan yazıldığı belli. Kitabın arkasındaki kaynakça kısmını ilk başta yetersiz bulmuştum ama sonradan anladım ki böyle bir ilişkiyi bu şekilde anlatmak için yazarlık birikimi ve Mesnevi’yi biraz karıştırmak yeterli.
Daha fazla ileri gitmek haddimi aşmak olur. Ama bir okur olarak keyifle okunacak, isimlerin yerini tanımadığımız birilerinin isimleri alırsa ilgimizi cezbetmekte başarılı olacak bir öykü olduğunu düşünüyorum. Keşke Mevlana ve Şems yerine Ali, Veli vs. isimli dervişleri koysaydı ne kitabın kapağına, ne ismine, ne rengine ne de uygunsuz pazarlama tekniğine edecek bir laf bulurdum. Kapak da, ismi de öyküsüne yakışır, domates kabuğundan gül de mevsim salatasının üstünde çok şık dururdu.
Domates kabuğundan gülü üzerinden kaldırırsanız, lezzetli bir yaş pasta yiyeceğinizden şüpheniz olmasın.
İyi okumalar…

1 Ekim 2009 Perşembe

Korkak

Hayatının yolunda gitmediğine inandırmak kendini, hiçbir şeyin yolunda gitmemesinden daha kolaydır. Hatta gerçekten yolunda gitmemesinden daha keyiflidir acısı. Bir şeyler doğru olmadığında, doğru olmadığını düşünmek kadar sıkmıyor canını. Düşüncedekinin keyfinin sebebini düşüncesizlikle suçlamak mümkün mü öyleyse? Bu zevkli acının sahibini, seni, bencillikle suçlamak doğru mu?
Gerçek olmayana büyütülen sevdanın, acı olan düşünceden alınan mazoşistçe keyfin, bilinmeyenin merakının suçu en fazla korkmak olabilir oysaki. İnsan bilmediği şeyden korkar derler. İnsanın bilmediği ne kadarıdır? Uyumaktan fazlasını mı yapıyor ölürken gördüğün?
İşte bu keyif, bu hastalıklı keyif…
Gerçek olmayanın yaşattığı duygu yoğunluğuna gerçek olan kavuşturamazsa ya seni? Ne düşüncesizlik, ne bencillik bu düpedüz korkaklık... Suç mu? Bilemeyiz.
Hayallerin gerçek olsa değil öyleyse, hayallerine bir adım yaklaşmışken daha mutlusun. Ölmüşlükten değil, ölüme bir adım yaklaşmışlıktan korkuyorsun. Sevme ihtimallerini sevmekten daha keyifli buluyorsun. Ya o kadar zevkli olmazsa gerçekten sevmek.
Korkaksın işte, korkağız… İnsan, işte biz buyuz...

30 Eylül 2009 Çarşamba

Tavsiye ve Sorumluluk

Tavsiye vermek ciddi bir iştir. Tavsiye verirken bir doktor titizliğiyle çalışmak gerekir. Bir doktor hastalığın teşhisini ve tedavisini belirlemeden önce, hastanın sağlık geçmişini, rahatsızlığının boyutunu, bulgularını ve tahlillerini nasıl değerlendiriyorsa tavsiye veren kişi de aynı incelikle çalışmalıdır. Eh tabi, uzmanlık alanınız kardiyolojiyse eğer, göz hastalıklarıyla ilgili bir teşhis koymak durumunda kaldığınızda kardiyolojik bakış açılı bir tedavi yöntemi geliştirmeniz aşikar. Bunun nasıl bir sonuç vereceğini ise şansa bırakarak tahmin etmek mümkün. Sözcüklerin neler yapabileceğini herkes bilir.
Bazen iyi bir tavsiye verici olup olmadığımı soruyorum kendime. Normal insanlar için normal bir bakış açısı geliştirmeye çalıştığımda fazla yüzeysel olabiliyor, dolayısıyla politik davranabiliyorum. Bunun kadar olağan bir şey olamaz elbette. Peki karşılığında ne alıyorum?
Sırf kartvizitinde kardiyolog yazıyor diye tıp kitaplarındaki resimlerden öteye kalp görmemiş birinden kalbinizi tedavi etmesini isterseniz, o zatı alinin davranışlarının sorumluluğu da size aittir. Bir göz doktorundan kalbinizle ilgili tavsiye isterseniz, tavsiyeyi uygulamanız sonucunda olacakların sorumluğu size aittir. Neyi kime soracağınızı bilmiyorsanız, sorularınıza alacağınız cevapların sorumluluğu da size aittir. Her şeyi herkese sorduğunuz için, her şeye her türlü tavsiye verenlerin sorumluluğu yine size aittir.
Bu yüzden benden tavsiye isteyenlere gerçekten iyi bir tavsiye vereceğim.
İsteğiniz dışında size verilmiş sorumluluklar için Tanrı başta olmak üzere herkesi suçlayabilirsiniz. Diğerlerini bilemem ama onun bu konuda affedici olabildiğini duydum. Fakat kendinize ait kıldığınız sorumluluklar için başkalarını suçlamayı bırakın. Zorda kalınca herkes yalan söyler. Her tavsiye her zaman doğru tavsiye değildir. Tavsiyelerin altında yatan niyeti hiçbir zaman bilemezsiniz. Ben de dünyanın en iyi niyetli insanı değilim. Niyetimin sorumluluğu bana, verdiğim tavsiyeyi uygulamanın sorumluluğu size aittir.

22 Eylül 2009 Salı

Maraz

Dün üniversitedeyken kullandığım eski defterleri karıştırıyordum. Birinin arasında birbirine zımbalanmış eski birkaç fotokopi sayfası buldum. Sararmış, okunmaktan aşınmış, satır satır çizilmiş, güzel bir öyküye aitti sayfalar. Bir zamanlar bu öyküyü her yere yanımda taşıdığımı ve her fırsatta okuyup ağladığımı hatırladım.

Öykünün ismi: “Maraz”. Yazarı: “Emre Daşar”. Öykü 2005 yılında Kül Öykü isimli derginin dördüncü sayısında yayınlanmış.

İlk bakışta Erdal Öz’ün “Odalarda” isimli romanını hatırlatıyor üslubu. Onun gibi “sana” yazılmış cümlelerle başlıyor. Yazarıyla konuşuyor, okuyucusundan ziyade yazarına anlatıyor. Yazarın aynaya baktığı, kendiyle hesaplaştığı bir öykü dinliyoruz öykünün kendinden. Edebi tahliller yapacak kadar yetkin değilim. Bu yüzden öyküyü edebi anlamda değerlendiremeyeceğim. Ama o yetkinliğe sahip olsaydım da bu öyküye dilimi sürmezdim. Büyüsünü bozmazdım.

“Kendime bir hayat kurmaktansa başkalarınınkinin içini boyamak daha yakınımda oldu,” dediği satırın altını defalarca çizerken , “Bu yüzden yazar oldum ben, kendi hayatıma dokunamayınca başkalarınınkiyle oynayarak üzerimdeki elektriği attım,” dediğinde yazar olmanın bendeki anlamını sorgularken, “Öğrendiklerimle var olabileceğimi sanıyordum. Her öğrenmenin eksilte eksilte sileceğini henüz bilmiyordum,” dediğinde öğrenmenin bize yüklediği sorumluluğu düşünürken, “Hayat kendini bütün kitaplara dağıtıp, paylaştırmıştı,” derken onunla birlikte aradığım ipuçlarına takılıp düşmelerimin ardından döktüğüm gözyaşlarının büyüsünü bozmazdım.

Niye yıllar beni büyütürken, üzerime yığdıklarıyla belimi büküyor? Ne kadar daha yapacak bunu, yüzüm yere değene dek yüklediklerini taşımakla gurur mu duyacağım hala? Yoksa unutmak isteyerek, deve kuşu gibi başımı o toprağa mı gömeceğim? Neyi saklayacağım böyle, neden saklanacağım? En yakınımızdakiler gerçekten en uzağımızdakiler mi? Onlar mı saklandıklarımız?

Söylemek istediklerimi kendimden başka kimseye söyleyememenin marazı ne zaman elden ayaktan düşürecek beni? Ölecek miyim bu marazla, bilebilir miyim? Kendinle ilgili her şeyde, kendine söyleyip de başkalarına söyleyemediğin her şeyde hayatı suçladığında bu kolaycılık olmaz mı gerçekten? Gerçekten “hiçbir şey” mi olur bu?

Emre Daşar’ın aynasında kendi yüzümü görmenin dehşetiyle her gün baktım o öyküye. Yüzündeki sivilcenin iyileşmesini gözlemek isteyen biri gibi her gün baktım. Altını çizdiğim satırları defalarca okuyarak sivilcenin kabuğunu kanırttım. İyileşmesine engel oldum. Uzun zaman öylece durdu izi.

Sonra unuttum.

Dün yine hatırladım. İz orada duruyormuş baktığımı görmeyi unutsam da. Bütün gün aklımda o görüntü, zihnimde o satırlar…

“Kendi gerçeklerinden birini karşısına alan kişi kolay kolay yalancı olamaz.” demiş bize öykümüz Sayın Daşar. Şimdi kendimize nasıl yalan söyleyeceğiz, bu maraza olan sevgimiz…

Neyse…

15 Eylül 2009 Salı

Emek

Bazıları yazdıklarınız için sizi mahkûm ederler.
Bazıları da yazmak istediklerinizi içinize mahkûm…
Bundan üç ay önce yerel bir kültür sanat dergisi için bir makale yazdım. Dergiyi hazırlayan ajans benim yazımın bulunduğu sayıyı da hazırladıktan sonra kapandı. Ben de hali hazırda ajansın bulunduğu şehirden taşındığımdan çalışanlarla iletişim kurmadım. Birinin dergiyi çıktıktan sonra bana ulaştırması için de bir çaba sarf etmedim.
Bu gün dergiyi okuma fırsatı bulan bir arkadaşım yazımı göremediğini söyledi. Derginin internet yayınına bakınca ben kendi yazımı buldum. Ama onun bulamaması çok normaldi çünkü yazının herhangi bir yerinde adım yer almıyordu.
Muhtemelen dikkatsizlik sonucu gözden kaçırılmış bir ayrıntıdır bu. Ajans çalışanlarını az çok tanıdığımdan suçlama yapmak istemiyorum. Ama böyle ayrıntıların gözden kaçmaması gerektiğini bilmeliydiler.
Kırgınım, üzgünüm. Daha önce buna benzer çok şey yaptım. Bildiğini öğretmenin, kültürel birikimin, zevklerin, görüşlerin paylaşılmasının karşılığının maddi şekilde olması gerekliliğini savunmadım. İhtiyaç da duymadım. Kendiniz için yaptığınız bir şeyin karşılığında teşekkür almak fazladan, çok fazladan bir onurdur. Yaptığınız işle isminizin anılması ise koca bir ödüldür. Birkaç satırı yazabilmek için, kendinizden, vaktinizden, düşüncelerinizden ödün verdiniz. Çok da önemli değil belki ama, bu ödünü verebilmek için, yıllarca okudunuz, çalıştınız, kendinizi yazabilme yetisine getirdiniz. Buna inandınız. İşte işin asıl emeği buradadır. Bu emeğin karşısında sizin için en büyük ödül olacak “isminizi” istersiniz. İsteyemediniz tamam, ama beklersiniz. Bu gözden kaçacak bir ayrıntıya sığacak kadar değersiz bir şey midir? Yetkin değilsiniz belki, yayının şöhreti dikkate alınmayacak kadar ehemmiyetsiz, üstelik birkaç kişiden fazlasına ulaşmayacak… Siz, kendiniz için yaptığınızı bildikten sonra önemi var mı? Bir isim, oysa bir isim… Sizin için…
Bu daha önce bu blogda benzerini okuduğunuz bir yazının geliştirilmiş hali. Görmek isterseniz aşağıdaki bağlantıdan bakabilirsiniz. Ama adım yazmıyor, gerçi ben bile yazanın kendim olduğundan emin değilim. Zaten artık ben de o kişi olmak istemiyorum.

http://www.ozkaymak.com.tr/yillarveyollar/?id=3#/76

11 Eylül 2009 Cuma

Asya Dizileri

Kendime ayırmaya fazlaca vakit bulduğum şu günlerde, zamanımı garip işlerle çar çur etmeye başladım. Beni hiç de cezbetmeyeceğini sandığım Asya kökenli ülkelerin dizilerine takıldım.
İnternetten kolaylıkla erişebileceğiniz Asya kökenli dizilerin geneli Kore ve Japonya yapımı. Özellikle Kore ülkelerine ait olanlar hayli revaç görüyor.
Eğer sadık bir Kore dizisi izleyici değilseniz başlarda epey sıkılabilirsiniz. Zira uzunca bir süre birbirlerine fazlaca benzeyen oyuncuları ve üç heceli garip isimlerini ayırt etmeniz mümkün olmayabiliyor. Dillerinin getirdiği bir alışkanlıkla oyuncuların bir tiyatrocudan çok daha fazla mimik kullanmaları, abartılı oyunculukları ve seslerinin neredeyse çıngırdayan tınıları da sizi rahatsız edebilir. Ama alt yazıları takip etmekte sıkıntı yaşamayacağınızdan emin olabilirsiniz. Çünkü çok uzun ve çıngırdayan bir konuşmanın altında gördüğünüz genellikle kısa bir cümle oluyor.
Diziler çoğunlukla kendi ülkemizin dizileri ve Amerikan menşeili diziler kadar uzun sürmüyor. En fazla 20 en az 16 bölüm halinde yayınlanıyorlar. Bazı istisna diziler olmakla birlikte yine de 2-3 sezondan fazla sürenini görmedim. Ama inanın bizden çok daha fazla dizi çekiyorlar. Bir sezonu tamamlamadan dizilerini yayından kaldırmamaları ise bizim ülkemizde olmayan, emeğe ve seyirciye saygı konusunda ders verici.
Dizilerin büyük çoğunluğunun cezbedici bir hikayesi, ideolojik bir mesaj kaygısı ya da bir aksiyon döngüsü yok. Komik ya da dramatik olmaktan fazlasını amaçlamıyorlar. Bir sornaki sahnede ne olacağını bilmeniz çok mümkün. Öyküleriyle daha çok bizim altmışlı ve yetmişli yıllarımızın Türk filmlerinin andırıyorlar. Ama naiflik konusunda bizimkilerden çok daha su götürmez oldukları ise açıkça ortada. Her dizinin odak noktası olan aşk hikayelerinin işlenişindeki aptallığa varan saflık hikaylerin inancılığından çok şey çalıyor. Ama gelin görün ki bu halleriyle çocukluğumuzda izlediğimiz çizgi filmlerin havasını yansımakta epey başarılılar. Belki de internette dolaşan binlerce hayranın bu dizileri takip etmedeki ısrarı sırf bu yüzdendir.
Ulaşabildiğim bütün dizilerden iki üç bölüm izlemeyi başarabildim. Hiç birini sonuna kadar tamamlayamadım ama bu kadarıyla bile çok eğlendim. Hatta izlemesem bile bir dizi genelde bilgisayarımın arkasında açık duruyor ve onların çıngırdayan seslerini dinliyorum. Ayrıca dikkatimi çeken bir şey de Asyalıların gençliklerini uzun yıllar korumaları. Neredeyse hiç yaşlanmıyorlar denebilir. Birini, kendileri söylemedikçe on beş yaş daha yaşlı birinden ayırmanızın mümkünatı yok. Bunu nasıl başarıyorlar bilmiyorum ama dizileri izlerken bolca tanıma fırsatı bulacağınızdan emin olduğum yemek kültürlerinden kaynaklanabilir. Bizi hiç cezbetmeyecek garip bir yeme alışkanlıkları var. Ancak kültürlerine ve geleneklerine ne kadar bağlı olduklarını bu naif dizilerden anlayabilir ve bunlar sayesinde epeyce şey öğrenebilirsiniz.
Bu diziler bir çokları gibi beni de cezbetti. Uzağımızdan yakınımızdan geçmeyen kültürleri, alışkanlıkları, saflıkları, çizgi film karakterini andıran halleri, sesleri, mimikleri, renkleri, neredeyse küçük bir çocuğu ekrana kilitleyen reklam filmleri kadar bağlayıcı olabiliyor. Bilemiyorum belki de günümüzdeki görsel yapımların mesaj kaygılarını ve deşifreciliğini taşımadıkları ve gerçekten masalsı denecek şekilde uzaklaştıkları içindir.
Kore dizileri hikayelerinin bir kısmını da Kore’de “manwha” adı verilen manga çizgi romanlarından alıyorlar. Ancak bu kültürü Japon mangasından edinen Koreliler Japon mangası ve animesi boyutuna henüz ulaşmış değiller. Gerçi bu yolda hızla ilerleyeceklerine şüphe yok. Kısa bir anime sözlüğü ne dediğimi anlamanızda size yardımcı olacaktır.

Anime Sözlüğü

Anime : Animasyon'un Japoncası.Dolayısıyla anime dendiğinde herhangi bir animasyon kastediliyor, ancak elbette diğer ülkerlerde bu sözcük sadece Japonya'dan çıkan animasyon filmler için kullanılıyor.ABD'deki çizgi film geleneğinin aksine anime'nin hedef kitlesi ille de çocuklardan oluşmuyor.
Shojo : Genç kız pazarını hedefleyen anime/manga türü.
Shonen : Genç erkek pazarına hitap eden anime/manga türü.Daha çok aksiyona odaklanıyorlar.
Manga : Japonya'dan çıkan, hareketli, hareeketsiz bütün çizgilere manga denmesi, yaygın bir yanlış.Manga , Japoncada çizgi roman demek ve pek şaşırtıcı olmayan bir şekilde , sadece çizg, romanlar için kullanılıyor.Animasyonlar içinse, anime sözcüğü kullanılıyor.Bu temel ayrımın dışında, manga ve anime birbirini epey besleyen iki dünya ; uyarlamalara, bir kolda çalışanın öbür kolda da çalıştığına sıkça rastlanıyor.
Manga-ka : Manga, yani çizgi roman yaratıcısı, çizeri.
Manwha : Japon mangasını hayli andıran Kore çizgi romanı.
Dojinshi : Hayranlar tarafından çizilen manga. Dojinshi çizerlerinin profesyonel manga çizerleri haline gelmesi ender görülen bir durum değil.
Hentai : Erotik içerikli manga ya da anime.

Anime sözlüğü kaynakça: http://sineasya.com/

7 Eylül 2009 Pazartesi

Patrick Süskind - Güvercin

Bakıyorum da bu ay blog yazarı olarak birinci yılımı doldurmuşum. Verdiğim sözü tutamasam da bana süreli yayın abonesi gibi davranmayan bütün takipçilerime çok teşekkür ederim.
Uzun zamandır aklımda olup da bir türlü yazmaya fırsat bulamadığım bir konu var. Yakın zamanda başıma gelen bir hadiseden bahsedeceğim.
Hani okumayı sevenlerin keşke bunu ben yazsaydım dediği öyküler veya romanlar vardır. Mesela hayalinde bir çocuk kitabı yazmak olan ben, Cornelia Funke, Enid Blyton, J.K. Rowling gibi çocuk edebiyatı yazarlarını uzunca bir süre hayranlıkla ve hasetle okudum. Bir de Patrick Süskind’in “Güvercin” isimli öyküsünü… Öykü yazarın “Koku” isimli romanından sonra eleştirmenler ve okurlarca ağır eleştiriler aldıysa da yazarın okuduğum eserleri içinde beni en çok etkileyen bu uzun öykü oldu. Tamamen tesadüfler üzerine kurulu öykü, monoton bir yaşamın nasıl değişebileceğiyle ilgili okuyucuya farklı bir boyut sunuyor. Tesadüfler üzerine kurulu her şeye çok meraklı olan beni de, haliyle ayrı bir cezbediyor.
Öyküde kısaca, bir çatı katında, tek düze bir yaşam süren banka bekçisi Johnatan Noel’in evine giren güvercinin onun bütün hayatını alt üst edişi ve bekçinin yaşadıkları anlatılıyor.
Noel’in psikoz boyutlarına varan rahatsızlığı kadar olmasa da bir güve kelebeği de benim bir haftalık yaşamımı zehir etmeyi başardı. Kocaman kahve ve turuncu renklerde güzel bir güve kelebeği odama girdi ama ben onu bir türlü yakalayıp çıkaramadım. Gece kör uçuş yaptıkları için sürekli yüzüme konuyordu ve ben uyku sersemi ne olduğunu anlayamadığım için tepinerek uyanıyordum. Yüzüme konmaya çalışmadığı zamanlarda ise oraya buraya girerek ses çıkartıyordu ve ben onu yakalamak için gecelerce ışığı açıp oturdum. Uyku düzeni denen bir şey kalmayınca sinirlerim bozuldu. Ama gece inatla yüzüme konan kelebeği bir türlü yakalamayı başaramadım. Başka odalara gidip uyumayı denedim olmadı. İşin garibi gündüzleri de bir türlü bulamıyordum onu. Ve evde asosyalleşme yolunda ilerleyen bendeniz kelebekle resmen psikolojik bir savaş vermeye başladım. Onu gördüğüm yerde yakalamak yerine dik dik bakıyordum. O arada Patrick Suskind’in kitabını tekrar okudum. Güvercinin Noel’e yaptıklarını hatırlayınca tekrar dehşete düştüm ve kelebekle soğuk savaşımı bırakıp sıcak bir açmaya karar verdim. Ama kurtuldu, annem onu yakalayıp atınca ikimizin kabusu da sona erdi.
Bu size tuhaf gelmiş olabilir ama öyküyü okursanız ne demek istediğimi anlayacaksınız. İnsan toplumsal yaşamdan uzaklaştıkça paronayaklaşmaya ve kaygılarını çok farklı yönlendirmeye başlayabiliyor. Bir kelebek, bir güvercin, aklınıza gelmeyecek herhangi bir nesne düşüncelerinizi bambaşka bir boyuta taşıyabiliyor. Kendinizi sorgulamanıza, hatta sorgulama nedenlerinizi değiştirmenize yol açabiliyor. Eseri bu anlamda değerlendirerek okursanız farklı bir bakış açısı yakalamanız mümkün. Tabi kendi paronayalarınızı anlamlandırmaya ihtiyacınız varsa.
İyi okumalar…

18 Ağustos 2009 Salı

Dekoratif Vitrin Süsü


Bugün içeriğinin ilgimi çekmesinden dolayı daha önce hiç okumadığım için hiç de ilgi duymadığım bir yazarın kitabını aldım. Elif Şafak’ın "Aşk" isimli muazzam pembe renkli kapaklı romanı şu an elimde. Henüz okumadığım için kitabın içeriğini eleştirmeyeceğim, ama edebi bakımdan ortalamanın altında bir kitap olmadığı kanaatindeyim.
Ancak eleştireceğim başka bir şey var: Elif Şafak hanımın kitabı için yapılan korkunç pazarlama stratejisi… Kitap özellikle ülkemizde pek saygı değer bulunacak bir konu işlediği halde eserin görüntüsü çok kötü bir yanılsılamaya sebep oldu. Çünkü kitap için seçilen kötü bir tondaki pembe renk ve kapaktaki kalp resmi kitabın beyaz dizi cinsinden şatafatlı bir aşk öyküsü olabileceği izlenimini uyandırdı. En kötüsü de kitabı renginden dolayı satın almak istemeyen erkek okurlar için bir de gri renkli baskı çıkarıldı. Sırf bir kitap satsın diye yapılan bu berbat ayrımcılığın savuncası ne olabilir? İşte bu: Dekoratif vitrin süsü isteyenlere pembe ve gri şeklinde mobilyalarına uygun alternatif renkler sunduk. Kitabı görenler içinde Barbie ve Ken aşkı var sanabilir tabi ama biz tasavvuf anlatıyoruz aslında. Ben kanal kanal gezdim anlattım size. Barbie isteyenlere pembe, Ken isteyenlere gri de yaptık. Ama tasavvuf anlatıyoruz yani…
Bu izlenimi bırakmaya değer miydi gerçekten?
Elif hanım umarım yazdıklarınızla bu söylediklerimin yarısını ağzıma tıkarsınız. Ama bunu en fazla yarısı için yapabilirsiniz. Nitekim yirmi liramın üstüne hiç olmazsa bir bardak soğuk su olmanıza gerçekten ihtiyacım var.
Not: Ortalamanın altını üstünü sağını solunu tüketecek kadar bol vaktim var evet. Hala iş arıyorum ve harçlıkla geçiniyorum. Pembesinden aldım. Babam aldı. Yaşasın ortalama... Sen olmasan nasıl ölür bu vakitler...

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Zamanın Bıraktıkları

Hiçbir şey yemeden yapılan diyetlerin getirdikleri gibi zamanın bıraktıkları. Önce vücudunuzdaki suyu, sonra yağ dokusunu, sonra da kaslarınızı kaybetmeye başlarsınız. Siluetinizde sağlıksız bir güzellik vardır. Gelin görün ki günler sonra vücudunuz bu ağır diyet temposuna ayak uyduramaz ve bir yerlerde bayılıp kalırsınız.
Yoğun iş temposu ve sorunlar derken önce kendinize bir dakika bile ayırmadığınızı fark edersiniz. Önemli değildir çünkü kendinizi işe yarar hissediyorsunuzdur. Hızla akıp giden zaman içinde ne kendinize ne de başkalarına ayıracak bir dakikanız kalmıştır. İşsel sorumluluklarınızı zaman size yetişmeden çözerken içsel sorumluluklarınızı zamanın içinde bir yerlere bırakırsınız. Her şey yolunda gibi görünürken bir de bakarsınız ki bu içsel sorumluluklar geçmiş zamanın bir kenarına sıkışmış ve sıkıştığı yerden çıkaramayacağınız kadar büyümüştür. Ve zaman o sıkışıp kalan içselliklerinizin üstüne her geçen gün katlanan yeni birikintilerle akıp gidiyordur.
Tıpkı anlamsız diyetler gibi bedeniniz bu yaptığınıza katlanamadığında sürekli konuşmaya başladığınızı fark edersiniz. Anlatacak o kadar çok şey biriktirmiş, içinize, zaman boşluklarına o kadar çok çözülmeden atılmış bir şeyler sığdırmışsınızdır ki yıllarca anlatacağınız yığınlarınız olmuştur. Anlattıkça rahatlar boşalırsınız. O korkunç diyetin sonunda ılık bir tas çorba içmişçesine rahatlarsınız.
Ama gelin görün ki etrafınızdaki herkes sizin gibi biriktirme zamanındadır. Sizi dinleyecek kimse yoktur. Sizin gibiler varsa dahi onlardan da siz kaçarsınız. Şişman birinin bir diğer şişmana ne kadar faydası olabilir değil mi?
Sonuç mu?
Korkunç diyetinizin sonunda soluğu uzman bir diyetisyenin kapısında alacağınız gibi, aynı korkunçluktaki zaman birikintilerinizden kurtulmak için de soluğu uzman bir psikiyatrın kapısında alırsınız. Diyetisyenler size kibrit kutusu büyüklüğünde peynirler, psikiyatrlar da size kibrit kutusunda ilaçlar sunarlar.
Hadi bakalım kolay gelsin…

11 Ağustos 2009 Salı

The Fall

Uzun bir aradan sonra dönüşümü bir sinema filmiyle yapacağım. “The Fall” 2006 yılında gösterime girmiş Amerikan yapımı bir fantastik drama filmi. Ancak filmi ne yazık ki o tarihte ülkemizde görme fırsatı bulamadık. Ve yine çok yazık ki ben bu muhteşem hikâyeyi birkaç gün önce görme şerefine eriştim.
“The Fall” Hint kökenli reklam ve klip yönetmeni Tarsem Singh’in kayda değer ikinci uzun metrajlı sinema filmi çalışması. Singh daha önce Jennifer Lopez ‘in başrolünü üstlendiği “The Cell” isimli fantastik bilimkurgu çalışmasıyla ismini duyurmuştu. Yönetmenin çok fazla işe imza atmadığı düşünülürse muazzam bir bütçeyle çektiği filmi “The Fall” için yapımcıları ikna edecek bir kabiliyeti olduğu ortada.
“The Fall” ın başrollerini ülkemizde ismini “Pushing Daisies” isimli televizyon dizisiyle duyuran Amerikalı genç aktör Lee Peace ve Romanya kökenli, bütün oyuncuların performansını gölgede bırakacak kadar yetenekli küçük bir aktris olan Catinca Untaru paylaşıyorlar.
Film siyah beyaz ve sessiz sinemanın çok popüler olduğu 20’li yılların ortalarında Los Angeles’daki bir hastanede geçiyor. Film çekimleri sırasında belden aşağısının felç kalmasına neden olacak bir sakatlık geçiren bir dublör olan Roy, sevgilisinin de onu terk etmesiyle hayatından tamamen vazgeçen ve ölmek isteyen bir gençtir. Hastanede geçirdiği sıkıntılı günler sırasında meyve toplarken ağaçtan düşen ve kolunu kıran beş yaşındaki küçük kız Alexandria ile tanışır. Roy Alexandria için fantastik bir hikâye uydurur ve bu hikâye küçük kızın da katkılarıyla günden güne gelişmeye başlar. Aralarında Charles Darwin’in de bulunduğu altı adamın fantastik maceralarını içeren hikâye giderek hem genç dublör için hem de küçük kız için gerçekle hayalin birbirine karıştığı bir masala dönüşür. Ancak Roy’un bu hikâyeyi Alexandria’ya anlatmasının çok farklı bir sebebi vardır.
Film görsel efektlerle bezenmiş bir sinema şöleni kadar maliyete sahip olsa da bütün şık ve renkli görüntüsüne rağmen hiç efekt barındırmıyor. Çekimleri dört yılda tamamlanan film için ne kadar emek harcandığı ortada. Ayrıca Lea Pace rolüne adapte olmak için iki ay çekim ekibinden ayrı bir evde yalnız başına yaşamış ve böylece kariyerinin en başarılı performansını gerçekleştirmiş. Küçük Catinca’ya gelince; dokuz yaşında olduğu halde beş yaşındaki bir kızı canlandırmakta olduğu kadar, İngilizceyi çok az konuşabilen Alexandria’yı seslendirmekte de bir o kadar başarılı. Öyle ki aktris bu filmde kendi döneminin meşhur oyuncuları Dakota Faning ve Abigail Breslin’in ödüllere aday gösterilen performanslarından çok daha iyisini sergilemiş.
Hikâyenin gerisini size anlatarak büyüsünü bozmak istemiyorum. Ancak çok başarılı sanat yönetimi ve duygusal öyküsü sayesinde, güzel renkler eşliğinde muhteşem bir öykü izleyeceğinizin garantisini verebilirim. Beş yaşındaki küçük bir kızın yaşamaktan vazgeçmiş bir adamın hayatını değiştirmesine şahit olacağınız film yıllarca aklınızdan çıkmayacak. Daha fazla gecikmeden filmi edinmenizi ve bir an önce izlemenizi tavsiye ediyorum. İyi seyirler...

3 Temmuz 2009 Cuma

Çok yakında görüşmek üzere...

Uzun zamandır blogumla ilgilenemediğimi biliyorum. Ama malumunuz okulu bitirmek üzere olan öğrenci güruhunun kaçınılmaz telaşları içindeydim. Yarın sabah pılımı pırtımı toplayıp yuvaya dönüyorum. En kısa zamanda bloguma da döneceğim. Beni takip eden herkesten bu aksaklık için özür dilerim. Takip edemediklerimden de öyle... Çok yakında görüşmek üzere...

17 Mayıs 2009 Pazar

2009 Eurovision ve Meclis Karmaşası

2009 Eurovision puan tablosu, Gül ve Erdoğan'ın özel isteği üzerine mecliste yapılan elektronik oylamanın ardından bakanlar kurulunca görüşülmüş ve onaylanmıştır. Oylar teslim edilir. Gül ve Erdoğan bakanlarla birlikte çekirdek çitleyerek ve şarap kadehinde vişne suyu içerek yarışmayı izlemektedirler. Yarışma biter ve sıra oyların açıklanmasına gelir. Pasta kreması saçlı ablamız Türkiye'nin oylarını açıklamayı bitirdikten sonra bütün şaşkın gözler birbirine dönmüştür. Pasta kreması saçlı TRT'nin gediklisi abla; Arnavutluk'a on puan mı demiştir? Erdoğan aniden kadehi elinden düşürür ve çekirdek kabuğunu pıfıtır. Ne yapmalıdır? Gül'e dönüp sorar: Albania Ermenistan değil miydi hacı ya? Gül yanıtlar: Yok hacı orası Armenia'ymış. Yanlış oylamışız.

22 Nisan 2009 Çarşamba

Onur


Bana ikiyüzlüsün dedin ve ben ne yazık ki hayır değilim, diyemezdim.
İnsan olmanın onuruna hangisi yakışır, çünkü bilemezdim.

18 Nisan 2009 Cumartesi

Diabolique ve Aboulique

“Diabolique” Fransızcada “şeytani” demektir. “Aboulique” ise “iradesini yitirmiş” anlamına gelir. Son günlerde kendime karşı sergilediğim kayıtsız tavırlar için “aboulique” sıfatını çok uygun buldum. Ancak sırf huzurum bozulmasın diye bu kayıtsızlık halini abarttığımı düşündüğümden kısmen “diabolique” de sayılabilirim diye düşünüyorum. Her neyse. Bazı zamanlar aynı harflerle başlayan ya da kafiyeli biçimde biten kelimelerin birbirleriyle hiç de alakası yokmuş gibi görünseler de gizemli bir ilişki içinde olduklarına inanırım. Bunu kendime ispatlamak için hepsini bir araya getirip fantastik cümleler kurar ya da ruh haletleriyle ilgili uyarlamalar yaparım. Bu günlerde de diabolique aboulique ilişkisine takıldım anlayacağınız. Daha önce de uzun süre boğuştuğum bir tür kelime gurubuyla kendime bir cümle kurup, Da Vinci’nin şifresini çözmüş gibi ağzım kulaklarımda gezip durmuştum. Cümle şuydu:

Tanrı’nın itiyadı; itikatla ibadet, sanatçının itiyadı; işretle istidat, yöneticinin itiyadı; istinatla itaat, Bendenbenkim’in itiyadı; itimatla ifşaat… Bu ne izahat heyhat!

Bu cümlenin anlamı ise aşağı yukarı şöyle birşey:
Tanrı’nın huyu; inançla ibadet, sanatçının huyu; alkolle kabiliyet, yöneticinin huyu; dayanaklı itaat, Bendenbenkim’in huyu; güvenle dile getirme… Bu ne biçim açıklama yahu!

Vizelerin bitişi üstüne kendime yeni bir kelime kokteyliyle kutlama yapmak istiyorum ama aklıma bir şey gelmiyor...

10 Nisan 2009 Cuma

Küresel Mim

http://pcoyunlari.org/ sahibi Orhan, birkaç blog yazarını “küresel kriz” konusunda mimlemiş. Dünya umurumda değilmiş gibi davranmayı seçip sanat dünyasının gerçek dünyaya ait olmayan parçasında kaybolmuşken bana böyle bir konu hakkında yorum yaptırabildiği için kendisin tebrik ediyorum. Ancak bu mimi dağıtmayı da reddediyorum.
Her neyse… Efendim; canım Amerikalı boğazından kısıp kredi borçlarını ödeyemedi diye dünyaya malolmuş ekonomik zelzele, nam-ı diğer “küresel kriz” yine popüler kültür memleketi Amerika’nın sevimli, sevgili, naçizane gündem markalarından birinin diğer adıdır. Popüler kültürü kendi modasına adapte edemeyen üçüncü dünya ülkesinin dar gelirli memur vatandaşına panik yaptırılmış, devletin ödediği maaşların yastık altı yapılmasına yol açmıştır. Sanayi, manayi, işçi, esnaf güruhu da artık yabancı yatırımın neresinden teğet geçtiyse garipleri oynamak durumunda kalmıştır. Amerikacığımız ise milyonları havaya savurmaya devam ederken zavallı bankasını sabah kuşağı kadın programlarının acıklı manzaralarına gark etmiş, böylece reytingini yükseltmiştir. Ülkesine yatırım yapan yabancının paralarını el koyduğu finans şirketleri sayesinde yepyeni bir acıklı manzara programı yapmak için yalamış yutmuş, elin yabancısına da aaa canııım kıyamaaam, sizin paralar biz kaldı ama bak aç milletimizin karnını doyuruyoruz, yazık değil mi bizeee, demiştir.
Zaten bunun üstüne denecek tek şey aferindir. Zaten bizim hükümet markasının en güzelinden plazma televizyonumuz da vardır. Önlem olsun diye evde oturup hükümet televizyonumuzdan ekonomik zelzele izler, ekmeğimizi evimizde pişirip, üstüne de günde beş defa şükür edersek problem kalmaz. Hamdolsun Amerika, seni izlemeye devam ediyoruz. Aç Amerikalı için: El Fatiha...

9 Nisan 2009 Perşembe

Bonjour Tristesse (Günaydın Hüzün)


Bonjour tristesse
Tu es inscrite dans les lignes du plafond
Tu es inscrite dans les yeux que j'aime
Tu n'es pas tout à fait la misère
Car les lèvres les plus pauvres te dénoncent
Par un sourire
Bonjour tristesse
Amour des corps aimables
Puissance de l'amour
Dont l'amabilité surgit
Comme un monstre sans corps
Tête désappointée
Tristesse beau visage.

(Paul Éluard, La Vie Immédiate, 1932)

Elveda Hüzün
Günaydın Hüzün
Tavanın çizgilerinde yazılsın
Sevdiğim gözlerde yazılsın
Pek de mutsuzluk sayılmazsın
Çünkü en zavallı dudaklar seni ele verir
Bir gülümseyişle
Günaydın Hüzün
Sevilesi bedenlerin aşkı
Aşkın Gücü
Sevimliliğiyle ortaya çıkıveren
Gövdesiz bir canavar gibi
Körelmiş başıyla
Güzel yüzlü hüzün.
(Paul Eluard, Dolambaçsız Yaşam, 1932)

Not: Françoise Sagan’ın Bonjour Tristesse isimli eserinden alıntıdır.

5 Nisan 2009 Pazar

Kara Kalem'e

Çok bıkkın, çok kırgın bir zamanda yazdığım bir yazıya yaptığı yorum sayesinde tanıştım onunla. Kızmıştı bana… “Biz kaybeden bir gençlik daha olsun istemeyen o gençlikten geliyoruz. Bizi daha fazla üzmeye hakkınız yok,” dedi diye ben de kızmıştım ona. Bir sürü şey söylemişti de daha çok kızmıştım. Ben kime kırgındım, niye bıkkındım, kime yazmıştım o yazıyı, ne bilirdi ki o?
Sonra yorumunu sildi. Kendi kendine düşünmüştü belli. Karşısındaki bir çocuktu ne de olsa. O çocuk kendi bilse ne demek istediğini öyle yazar mıydı zati?
O çocuk kendi ne demek istediğini bildi de, ona ne demek istendiğini bilmeden cevap verdi o yoruma tüm çocukluğuyla.
Çocuk ne bulmayı bekledi bilinmez ama Kara Kalem onun çocukluğuna verdi, gönlünü aldı. Çocuk da unuttu gitti.
Sonra çocuk arada uğrar oldu Kara Kalem’in sayfalarına. O sayfalarda küçücük bir ev vardı. Bir baba, bir kız… Bir hayata konuktu uğrayanlar… Miroş’a gülümser, Hamdi Baba’yla evin diğer konuklarından sohbetler dinler, düşkün şiirler okur, güzel bir şarkı duyar, öyle giderlerdi. Biraz hüzünlenir ama… En çok hüzünlenir belki…
Sonra hep oradaydı Kara Kalem, ne zaman gitseniz o evdeydi. Bir şey deseniz hemen cevap verirdi.
O eve uğradıkça anladı çocuk Kara Kalem’in ona ne demek istediğini…
Kırgın kırgın gezindi durdu oralarda hep, ama diyemedi ki, anladım diyemedi…
Anladıkları yaşının çocukluğuna sığmazdı ki…
Demek istediklerine bir “anladım” yetmezdi ki…

Yanlış anlaşılma diyalektiği

Yanlış anlaşılmak ne kadar kötü bir şey… Gerçekten anlaşılamamaktan ziyadesiyle daha kötü… Hatta hiç öyle düşünmeseniz dahi karşınızdaki kişiye aslında yanlış anlaşılmanızın sebebinin sizin anlatma şeklinizden kaynaklandığını nezaketen de olsa söyleme durumda kalmanız çok daha kötü. Ha, bütün bunların en kötüsü ise sizinle duygudaşlık kurmaya çalışmadan, kibarlığınızdan “bakın beni yanlış anlıyorsunuz” yerine, “sanırım yanlış anlatıyorum” demenizi egolarını şişirmekle kullanan kişinin gözlerine içine bakma durumunda kalmanız ki… Her neyse…
Hayatınızı birlikte sürdürmek durumunda olduğunuz iş arkadaşlarınız, patronlarınız, okul arkadaşlarınız ya da hocalarınız olunca tabi bu durum acıklı bir hale dönüşmekte daha da hız kazanıyor.
Gerçekten anlaşılmadığınızı düşündüğünüz bir ortamda susmayı seçişiniz fikrinizi ifade ettiğiniz yerde sizin fikrinize dair süregelen ama varlığınızın saf dışı edildiği kusursuz bir tartışmaya dönüşebilir. Haklı olarak bu durumda sessizce ortadan kaybolmayı tercih edebilirsiniz. Tabi tavrınızın ortalığı karıştırıp sırra kadem basmak şeklinde bir politika gösterisi olarak algılanmasını göze alabilecekseniz.
Ya da biraz güvendiğiniz önsezileriniz ve yargılarınızla konuşma şekli geliştirdiğiniz, iletişim kurmamaktansa bu şekilde iletişmeyi göze aldığınız insanlar tarafından ikiyüzlü yaftasıyla yargılanmayı da tercih edebilirsiniz.
İkiyüzlü ve politikacı yaftasını kabul etmeniz durumunda da bencillikle suçlanma ihtimaliniz yüksek.
Bencil olduğunuzu kabul etmeniz ise davranış şeklinizin yine en başta olduğu gibi bir politika gösterisi olarak yorumlanmasına yol açacaktır.
Yani, yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar diyalektiğine muazzam bir örnek işte.
Bazen eğlenceli de olabiliyor aslında.
Yani bu iletişim şeklini kanıksayıp, aslında yaptığınızın ikiyüzlülük, bencillik ve politikacılık olduğundan emin olmadığınız halde bu şekilde yorumlanmasından dolayı öyle olup olmamanızla ilgili tuhaf bir kuşkuya kapılabilirsiniz. Hatta abartıp işi ikiyüzlü, bencil veya politikacı olmanın pek de kötü bir şey olmadığını düşünmeye vardıracak kadar ileri götürebilirsiniz. Bence bu kısım eğlenceli sayılır.
Hayır, yani bazen insan sırf bazıları sussun diye kabul ettiği yaftaları üstünde taşımaya tuhaf bir şekilde alışabiliyor. Ya da yaftalarına kendince anlamlar yükleyip, yakasına rozet yerine sucuk markası taktığının farkına bile varamayacak kadar kendinden geçebiliyor.
Sanırım bu da bir tür delilik alameti.

27 Mart 2009 Cuma

"Evrensel" Üzüntüsü, Başlıklı Yazıma Evrensel'den Gelen Yanıt

Geçen ay etnik müziklerle ilgili yayın yapan çok yazarlı bir blogun yetkililerinden birinden aldığım bir mesaj karşısında rahatsızlığımı dile getiren bir yazı yazmıştım. Bkz: http://bendenbenkim.blogspot.com/2009/02/evrensel-uzuntusu.html
Blogun bir başka yetkilisi "efkinos" yazımı okumuş ve bu akşam bu konuyla ilgili bana bir mail gönderdi. Öncelikle "efkinos" a çok teşekkür ediyorum ve isteği üzerine maili burada yayınlıyorum. Bu maili almaktan çok memnun olduğumu da eklemek istiyorum. Kenimi çok fazla sorumlu tutamayacağım bir yanlış anlaşılmaya sebebiyet verdiysem tüm "Evrensel" takımından özür dilerim. Hem müzik, hem de evrensellik adına "Evrensel" benim için önemli ve değerlidir. Böyle bir karşılık aldığım için değeri şüphesiz daha fazla artacaktır.
İşte "efkinos" un maili:
"Merhabalar. Öncelikle ben blogtan efkinos. Bu konuşacağım olay blogumuzla ilgili olduğu için bunun pekte önemi yok aslında.
Arada google sitesine ismimizi girerek hakkımızdaki yorumları görmek isterim. Dünde gezinirken sizin blogunuzdaki yazıya (
http://bendenbenkim.blogspot.com/2009/02/evrensel-uzuntusu.html) rastladım. Yorum yapmak istedim ancak yorum kısmınız çalışmıyor. Başka bir yerede yazmak istemediğimden dolayı size mail atmak istedim. Yolladığımız yazıyıda siz kendi blogunuza eklerseniz seviniriz. Ancak şunuda belirteyim ki bu yanıtı size polemik oluşturmak için yazmıyorum.
Yaşanan olay konusuna gelirsek; bir takım işi yapıyoruz. O yüzden takım içindeki arkadaşlarımızın bireysel davranışlarıdır deyip olayı geçiştirmek istemiyoruz. Uzun süredir blogumuzu izlediğinizi varsayarak, bizler Türkiye / Dünya üstünde yaşayan halklar arasında bir ayrım yapmadığımızı farketmişinizdir. Ancak bir takım olayı olduğumuz için bazen aramızdan ateşli arkadaşlarımız çıkabiliyor. Bu olay blogun bir siyasi duruşu olduğunu göstermez.
Sadece ve sadece müzik diyoruz. Gerçekten hoşumuza giden ve dinleyenlerin zevk alabileceğini dşündüğümüz müzikleri blogta paylaşmaya çalışıyoruz. Yaptığımız işin bir ayna olduğunu düşünüyoruz, düşüncelerimiz hakkında.
Göstermiş olduğunuz ilgiden dolayı çok teşekkür ediyoruz ve paylaşımlarınızı her zaman bekliyoruz...

23 Mart 2009 Pazartesi

Büyüklere Konuşan, Çocuk Filmleri Tavsiyeleri

Sanatsever olma alışkanlığının büyük kısmının küçük yaşlarda kazanıldığı inkâr edilemez. Küçük yaşlarda kazanılan bu alışkanlığın da yönünü belirlemek elbette ki yetişkinlere düşüyor.
Sinemayı sevmeye her ne kadar Bollywood klasikleri, ucuz aksiyon filmleri ve b sınıfı Amerikan işleriyle başlamış olsam da, bunu çocukluğumu yaşadığım zamanların talihsizliğine veriyorum. Gelişen teknolojiyle vcd, dvd, divx ve sinema salonlarına rastlayan bir zamanda genç olabildiğim için ne şanslıyım ki zevkimi geliştirme fırsatı bulabildim. Neyse ki günümüzde çocuklar zorunlu seçmelere maruz bırakılmadıkları sürece seçenek açısından bizden çok daha şanslılar.
Bu yüzden çocuklarına sinemayı sevdirmek isteyen, kör gözüne parmağım yapmadan biraz hayat dersi almalarını isteyen, çocuklarıyla film izlerken sıkıntıdan patlamadan onlara eşlik etmek isteyen ailelere birkaç film tavsiye etmek istiyorum. Aile filmi diye adlandırılanların tür filmlerinin aksine daha özgün bir yerde durduklarını düşündüğüm bu filmlerin çocuklardan çok ailelere söylemek istedikleri olduğu kanaatindeyim. Şimdilik aklıma gelenler bunlar ama tavsiyelerinizi bekliyorum.
Hepinize iyi seyirler…

1- LES CHORISTES (KORO)
Ülkemizde Koro ismiyle gösterime giren 2004 yapımı bu Fransız filmi, bir sinema filmi olmasının yanı sıra harika bir de müzik şöleni. 2. Dünya savaşının hemen sonrasında bir erkek yatılı okuluna atanan öğretmen Clement Mathieu’nun öğrencilerinin farklı yeteneklerini keşfetmesiyle giriştiği çalışmayı anlatan sıcacık bir okul filmi. Klasik okul ve idealist öğretmen filmlerinin aksine çok daha samimi ve başarılı bulacağınıza dair inancım sonsuz.

2- TO KILL A MOCKINGBIRD (Bülbülü Öldürmek)
1962 yılında Harper Lee’nin aynı isimli eserinden uyarlanan film siyah beyaz bir klasik olsa da asla eskimeyecek bir öyküye sahip. Gregory Peck’e en iyi erkek oyuncu Oscar’ını kazandıran film ırkçılığa getirdiği söylemlerle iddialı bir çalışma. Listemdeki diğer filmlerden daha ciddi bir duruşu ve çocuk tarzından uzak bir kategorisi var. Ancak bir zenciyi savunmak zorunda kalan beyaz bir avukat ve muazzam bir baba olan Atticus Finch’in çocuklarıyla kurduğu diyalog için ve bir babanın bir çocuğa insan olmanın onuruna dair öğrettikleri için asla kaçırılmaması gereken bir yapım.

3- FINDING NEMO (Kayıp Balık Nemo)
2003 yılının en iddialı filmlerinden olan Kayıp Balı Nemo çok hoş bir görsel seyirlik olmasının yanı sıra çocuklardan çok büyüklere mesajı olan sevimli bir animasyon. Aşırı korumacı bir baba olan Marlin isimli palyaço balığının oğlu Nemo’yu arayışı sırasında yaşadıklarını ve Nemo’nun hayata dair öğrendiklerini çok eğlenceli bir dille anlatan animasyon yıllarca şöhretini koruyacak bir klasik.

4- FLY AWAY HOME (Eve Uçuş)
1996 yılında gösterime giren film 13 yasındaki bir kızın, kaybolmuş kaz yumurtalarıyla oynarken yumurtalardan çıkan yaban kazlarının ilk gördükleri canlı olma nedeniyle onu anneleri sanmaları yüzünden bir mucit olan babasıyla onlara uçmayı öğretmek ve göç mevsiminde hayatlarını kurtarmak için güneye götürme çabalarını konu alıyor. Benim de on üç on dört yaşlarında gördüğüm film hiç unutamadığım çok güzel bir seyirlik.

5. TONARI NO TOTORO (Komşum Totoro)
1988 yapımı anime, ünlü Japon anime üstadı Hayao Miyazaki’nin en güzel çalışmalarından biri. Hastanede yatan annelerine yakın olmak için hastaneye yakın bir eve taşınan baba ve iki küçük kızının evlerinin yakınındaki ormanda keşfettikleri sihirli yaratıklarla arkadaşlıklarını konu alan anime aile hakkında da anlamlı söylevler veriyor.

6- BRIDGE TO TERABITHIA (Terabithia Köprüsü)
2007 yılının ABD yapımlarından olan Terabithia Köprüsü iki arkadaşın evlerinin yakınındaki ormanda yarattıkları fantastik dünyada büyüttükleri dostluğu anlatan, okul arkadaşlıklarına, öğretmenlere, ailelere ve en önemlisi dostluğa hoş dokundurmalar yapan hem hüzünlü hem de eğlenceli bir film.

Enid Blyton ve Çocuk Olmanın Büyüsü

Enid Blyton yazdıklarıyla çocukluğumun tamamını dolduran, benim çocukluğumdan çok uzun yıllar önce öldüğünü bilmeden mektuplar yazarak ulaşmaya çalıştığım, en sevdiğim yazardı. Öldüğünü ve sandığımın aksine bir bayan olduğunu öğrendiğimde yaşadığım hayal kırıklığını tarif edemem.
Henüz bir ilkokul çocuğuyken şehrimizdeki tek ikinci el kitap dükkânından bulabildiğim tüm kitaplarını kiraladığımı hatırlıyorum. O dükkânın rutubet, küf ve eskimiş kâğıt kokusunu elime eski bir kitap aldığım her zaman duyumsar, çocukluğumun tamamını dolduran o eğlenceli kitap saatlerini anımsarım. Neden bilmem, hiçbir kitap çocukken okuduklarımın hazzını vermiyor artık. Aynı hazzı almak umuduyla o parçalanmış küf kokulu saman kâğıdından Enid Blyton kitaplarını yeniden elime alsam da artık gözlerimi doldurmaktan fazlasına yaramıyorlar.
Gizli Yediler, Afacan Beşler, Yaramaz Kızlar, Serüven Çocukları gibi benden çok daha önce çocuk olanların dahi bildiği muazzam çocuk kitapları serilerinin yazarı olan İngiliz yazar Blyton’un basılmış 700 kitabı bulunuyor ve Agatha Christie ve William Shakespeare’den sonra eserleri en çok dile çevrilen yazar olarak biliniyor. Günümüzde bile hala çok sevilerek okunması, yazarın 19. yüzyılın sonlarında yaşarken yazdıklarının bile ne kadar evrensel olduğunun elbette ki çok açık bir kanıtı.
Enid Blyton kendisini okumuş her çocuğun çocukken kitap kurdu, büyüdüklerinde ise iyi bir okuryazar olarak hayatlarına devam etmesini sağlamış, ismini hep dolu gözlerle andırmış bir çocukluk kahramanıdır. Çocuklara, hayal kurmayı, gerçek dünyadan arada bir kaçacak bir kapı bulmayı, o kapıya parolalar koymayı, hayatı, dostluğu, istemeyi, başarmayı, yemeden karameli, içmeden zencefilli gazozu, en önemlisi kitabı sevmeyi öğretmiş yegâne insanlardan biridir. Bugün bir şeyler yazıyorsam ve hala okuyorsam onun payı çok büyüktür.
Hala sakladığım kitapları benden sonra da çok çocuğun okuyabilmesini hayal ediyorum ancak ne yazık ki günümüzde içinde fantastik unsurlar barındırmayan kitaplar çok az rağbet görüyor. Çağın hızlı değişimiyle yazın ve edebiyat modası da farklı bir boyuta taşınıyor. Özellikle tüketim çılgınlığının hedefindeki alanın en büyük kısmını kaplayan çocuklar, edebiyat dünyasında da yavaşlatılamaz bir değişime yol açıyorlar. Bilgisayar oyunları, görsel efektlerle süslenmiş sinema filmleri, sihir ve büyü temalarını işleyen televizyon dizileri oldukça birkaç çocuğun bin sekiz yüzlü yıllardan kalma maceraları etkileyici olamayacak gibi duruyor olabilir. Ancak da bu dünyanın yenilerinden çok ayrı olan büyüsünü de korumak şüphesiz bize düşüyor.
Bu hızlı değişimin karşısında değilim. Ne de olsa bütün edebiyat eserleri geçmişten besleniyor, bu fantastik sihir hikâyeleri zamanımızdaki çocukları nasıl cezbediyorsa, beni de aynı şekilde etkiliyor. Ama şimdiki çocukların içinde “büyü” olmayan bir şeyin büyülü olamayacağına dair besledikleri inanç açıkçası beni üzüyor ve şaşırtıyor.
Tırnaklar yenerek, yeni bir maceranın beklentisi içinde, yorganların altında el fenerleriyle okunan kitaplar, kitap biter bitmez dalınan hayaller, ardından arkadaşlarla kurulan oyunlar, resim defterlerine çizilen kitap kahramanları…
Aslında çocuk olmaya ve çocuk zihnine dair her şeyin başlı başına bir sihir olduğunu anlatmanın gecikmişliği içindeki yetişkinler…
Bir çocuğa eskimiş saman kâğıdından kitapları koklayabilmenin, filmi olmadan bir kitap kahramanını hayal edip çizebilmenin, büyülü bir dünyayı kendi başına yaratmanın nasıl bir şey olduğunu anlatamayacak bir yetişkin olmaktan, karşımdaki çocukların bunu anlayamayacak kadar yaratmadan soyutlanmasından, daha doğrusu onlara yapacak hiçbir şeyin bırakılmayıp hazır sunulduğu günümüz zamanında bu hazırlığın tembelliğine kendimi kaptırıvermekten korkuyorum.
Benim çocuklarım da Enid Blyton’a mektuplar yazsın istiyorum.
Benim çocuklarım da afacan beşleri, gizli yedileri, serüven çocuklarını gerçek bir arkadaş gibi sevsinler istiyorum.
Sen hep büyülü kal istiyorum Enid Blyton, çocuk olmanın büyüsü sende kalsın. Kitaplarının kapağını açtığımızda gözlerimiz dolarken karşımızdaki küçük çocuk bizi hep anlasın.
Zencefilli gazozun tadı hep sende kalsın…

20 Mart 2009 Cuma

Truman Capote

Çağdaş Amerikan edebiyatı deyince akla gelen ilk isimlerden biri şüphesiz Truman Capote olacaktır. Edebi kişiliğinden ziyade döneminin Amerikan sosyetesine malolmuş kişiliği, cinsel tercihi ve skandallarıyla meşhur olsa da Capote türünün en iyi yazarlarından biriydi. Romanlarının yanı sıra röportaj, gezi notları ve film senaryoları alanında da özgün eserler verdi.
Capote birçoklarının zihninde Tiffany’de Kahvaltı isimli eseriyle yer etti. Eserin film uyarlamasında Audrey Hepburn’un canlandırdığı Holly Golightly karakteri günümüzde bile hala birçok kadının favorisi olmaya devam etti.
Bana kalırsa okuma fırsatı bulduğum üç kitabı arasında (Tiffany'de Kahvaltı, Soğukkanlılıkla, Başka Sesler Başka Odalar) en iyisi Soğukkanlılıkla’ydı. Sıradan bir cinayet öyküsünü çok sade, gündelik bir dille anlattığı roman, insanın kendini duygusal bir tavırla kötü karakterlerle özdeşleştirebildiği çok başarılı psikolojik tahliller içeriyordu. Capote’un romanın uyarlandığı gerçek hikâyenin karakterlerinden Perry Smith’e eşcinsel bir aşk beslediği iddia edildi. 2005 yılında Philip Seymour Hoffman’a Oscar ödülü kazandıran Capote filminin Truman Capote rolü de bunu anlatır nitelikteydi ki filmin baş konusu “Soğukkanlılıkla” romanının yazım sürecini ele alıyordu. Soğukkanlılıkla ve Capote’un hayatı birçok sinema filmine de konu oldu. Soğukkanlılıkla 1967' de Richard Brooks tarafından birebir filme aktarıldı ve çok beğenildi. Yine 2006 yılında Capote’un biyografisini konu edinen Infamous isimli film Douglas McGrath tarafından çekildi. Filmde Capote’u Toby Jones canlandırırken Sigourney Weaver, Gwyneth Paltrow, Sandra Bullock gibi ünlü oyuncular Jones’a eşlik etti.
Capote’un şaşalı lüks yaşamı, bir statü savaşına dönüşen partileri, alıp başını yürüyen şanına rağmen yalnızlığı edebiyat dünyasının hep ilgi alanı oldu. Capote kendini o kadar yalnız hissediyordu ki kendini içkiye ve uyuşturucuya vurdu. Ne şöhret içindeki hayat, ne kariyer, ne de eserleri içindeki boşluğu doldurabildi. Öyle ki yüksek dozda ilaç alıp bir çok sanatçı gibi genç sayılabilecek bir yaşta ölmeyi seçti.
Popüler kültür malzemesi olmaya çok uygun tercihleri yüzünden yazdıklarından ziyade yaşadıklarıyla meşhur olan yazar günümüzde hak ettiği ilgiyi hiç görmedi. Oysa sosyetenin sığlığında bir ışık gibi parlayan yazar, muazzam bir gözlemci ve karakter portresi betimleyicisiydi. Böylesine sade bir dil kullanarak bunu pek az yazar başarabildi.
Tek eser veren ve yazarın en iyi dostu olan Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek isimli romanındaki silik çocuk kahramanı Dill’i sevenler Capote’u da hep sevecekti.

19 Mart 2009 Perşembe

2009 TEGV Teleton Kampanyası‏

2006 yılının yazından beri Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı, Yalova Hayat Mahallesi Öğrenim Birimi'nde gönüllü eğitmen olarak çalışmaktayım. TEGV'in kendi bünyesine destek amaçlı olarak başlattığı kampanya doğrultusunda biz gönüllülere gönderdiği bir e-postayı paylaşmak istiyorum.

Değerli Gönüllümüz,
Bu yıl 23 Nisan Teleton kampanyamızı, etkinliğini daha da artırmak için tüm Nisan ayına yaymaya karar verdik. Ay boyunca birçok etkinlik düzenlemeyi ve farklı birçok mecra kullanmayı planlıyoruz. Bunlardan biri de facebook. Bir cause da başlatacağız ama öncesinde profil resimlerinizi ekteki çocuklarla değiştirip, kişisel status bölümüne de Bir Çocuk Değişir, Türkiye Değişir. TEGV yazabilirseniz ve tüm tanıdıklarınızı yönlendirebilirseniz büyük katkısı olur. Bunu hemen yapabilirsiniz. Şimdiden teşekkürler.
Çocuk resmini buradan edinebilirsiniz.

Sevgiler,
Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı
Gönüllü Koordinasyon Merkezi-Kurumsal İletişim Departmanı

6 Mart 2009 Cuma

Neymiş...

Neymiş, bundan sonra başucumuzdaki komodinin üstünde kitap bulundurmuyormuşuz. Neymiş, sevgili arkadaşlarımızdan biri koltuğumuzun kenarına oturmuşken, biz boş bulunup ayağa kalkabilir, bir diğer sevgili arkadaşımızın komodinin üstüne koyduğu kahve fincanını kitaplarımızın üzerine devirmesine sebep olabilirmişiz.
O kitaplardan biri, yazarı olan sevgili hocamızın, bizim için imzalamasından dolayı kıymetli bir kitap olabilirmiş. Bir diğeri de sadece Can Yayınları’na ait kırmızı kalpli beyaz kitaplardan oluşan rafta, altı kahve lekesi olmuş artık çirkin bir Pascal Quignard kitabı olabilirmiş. O hırsla önce koltuğun kenarına oturduğu için dengesini kaybeden arkadaşıyla, ardından kahvesini komodinin üzerine koyan arkadaşıyla, ardından da bizzat kendisiyle kavga edebilirmiş insan. O hırsla burnundaki kahve kokusunu yok etmek için koca bir limonu kabuklarıyla yiyip midesini bozabilirmiş. Sonra da bir hafta içinde art arda kaybettiği iki beta balığını klozet deliğinden balık cennetine yollarken “bile” değil de, iki kitabı kahveyle ıslandı diye ağlayabilirmiş. Sırf kahve lekesi yüzünden geçmişine dair tuhaf çıkarımlar yapıp gözyaşı dökebilirmiş. İnsan sırf bu yüzden çok, çok, böyle acayip, tarifsiz bir şekilde sinirlenebilirmiş yahu. Zamanı geri alabilse o kitapları oraya koymayacağını hesap edermiş. Kapıları çarparmış, saç tokasını kırarmış… Çok kızarmış, çok…
İnsan yaparmış… Sanki o kahve o kitaptaki insanların üstüne dökülmüş gibi kendini sorumlu kılarmış bundan. Bütün sorumluluklarını pervasızca bir yana bırakıp bir yığın kâğıt için hem kalp kırar, hem de oturup bunları yazarmış.
Bazen insan kâğıtlardaki ruhları, siluetleri, onlarda yaşayanları daha mı çok severmiş ne…
Yoksa başka bir şey mi bu kızgınlığın sebebi, bilmezmiş…

2 Mart 2009 Pazartesi

Anlaşılamamış Dahi: Nikola Tesla

Kendi adıma bilimsel icatlardan pek anlamam. Hele ki elektronik olanlardan hiç anlamam, hatta kendileriyle sorun yaşamakta üstüme yoktur bile diyebilirim.
Ama Nikola Tesla deyince bütün alternatif akımlar durur. :)
Tesla’nın adını mutlaka ki duymuşsunuzdur. Şu ana kadar kullandığımız bütün elektronik alet aksamının babası olarak bilinen ancak ne hikmetse adı Thomas Alva Edison’un yanında unutulmaya yüz tutmuş 19. ve 20. yüzyılın en büyük mucidi ve mühendisi Sırp asıllı bilim adamı Nikola Tesla’dan bahsediyorum.
Size elbette ki Nikola Tesla’nın bir bilim adamı olarak yaptıklarından söz etmeyeceğim zira dediğim gibi pek anladığım bir mevzu değil. Benim değineceğim kısım Tesla’nın bir bilim adamına çok da uymayan aykırı karakteri, bütün sinemacı ve edebiyatçıları cezbedecek özgeçmişi ve hayat tercihleri ile ilgili olacak. Yalnız ne yazıktır ki bütün bu cazibesiyle birçok eserde adı geçmesine rağmen Tesla adına yapılmış elle tutulur bir eser neredeyse yok. (Bkz: Ay Sarayı (Paul Auster), Empati (Adam Fawer), Filmler: The Prestige, Coffee and Cigarettes)
Tesla papaz bir babanın ve okuma yazma bilmemesine rağmen eş dost arasında pratik ev aletleri mucidi olarak bilinen bir annenin ikinci çocuğuydu. Abisini genç yaşta kaybetti. Annesinin haklı desteği ve babasının kösteğiyle mühendis olmayı tercih etti. Bilimsel eserleri okuyabilmek için bildiği Sırpça ve Almanca yanında İngilizce, Fransızca ve İtalyanca da öğrendi.
Tesla’nın çalışmalarına bakınca muazzam bir dahi olduğunu anlamayacak kimse yoktu. Ancak başta Edison olmak üzere birçok çevre tarafından dışlandı. Edison’un ticari çıkarları ve kendisinden çok genç olan bu mucide beslediği kıskançlık yüzünden onu geri planda bırakmaya çalıştığı ve Tesla’ya ait birçok çalışmanın altına kendi adını yazdırdığı söylendi.
Nikola Tesla Einstein’ın bile teorilerini çürütebilecek, görünmezlik üzerine çalışmayı deneyecek, kitle imha silahlarından, enerjiyi kablosuz dağıtmaya kadar zamanının ütopik görünen bir çok çalışmasında başarılı gelişmeler elde eden, muazzam bir dahiydi.
En iyi arkadaşı Mark Twain’di. Bir edebiyat dostu, bir vejetaryen, bir obsesif kompulsif, bir aseksüel, bir sinestetikti. Öyle ki:
Başladığı bir şeyi bitirme takıntısı yüzünden Voltaire’nin ciltlerce eserini okumak zorunda kalır. Temizlik takıntısı vardır, yalnız başına yemek yer ve yemekten önce kullanacağı her türlü kaşık, bıçak vs. nesneyi tek tek sildirir. Her işini üçün katları şeklinde yapar. Üçe eşit bölünen rakamlı otel odalarını tercih eder, insanlara dokunmaktan nefret eder, böyle bir mecburiyet halinde ellerini yıkar. Mücevherlerden, inci takılardan, yuvarlak nesnelerden ve saçlardan hiç haz etmez, onlara dokunamaz, hatta bakamaz.
Temizlik konusundaki bütün titizliğine rağmen güvercinleri çok sever, onların odasına rahatça girip çıkabilmeleri için camını açık bırakır. Sıklıkla güvercinlerin olduğu parkları ziyaret eder, güvercinler için özel yemler getirtir.
Bilindiği kadarıyla hiçbir kadınla ilişkisi yoktur. Hayatı boyunca evlenmez. Ancak bir dostunun evine sıklıkla misafirliğe gelen bir bayanı uzaktan da olsa piyano çalarken izlemek için özellikle fırsat yarattığı söylenir.
Boyu iki metreye yakındır. Her zaman çok şık giyinir, zayıf, kırılgan yapılı biridir, çok nazik, çok ince düşüncelidir. Çok az yer ve çok az uyur. Bütün kırılgan yapısına rağmen vücudunda binlerce voltluk elektrik akımını taşıyabildiği rivayet edilir.
Aşırıya varan sinestetik özelliği yüzünden ağır nevrozlar geçirir. Binlerce kilometre ötedeki şimşek çakmasından, başka bir odadaki saatin tıkırtılarına kadar her türlü sese aşırı hassastır. Önsezileri aşırı gelişmiştir. Bazı şeyleri çok önceden hissedebilir.
Nikola Tesla yaşı ilerledikçe inzivaya çekilir. Nevrozları giderek ağırlaşmaya başlar, kendini beyinle ilgili çalışmalara verir, düşüncenin tıpkı televizyon gibi bir ekrana yansıtılabileceğine inanıyordur. 86 yaşında öldüğünde beş parasız ve sefalet içindedir.
Nikola Tesla hakkında yazılmış ve Türkçeye çevrilmiş en detaylı biyografik eseri Aykırı Yayınları’nda bulmanız mümkün. Eser, Tesla’nın kişiliği ve bilimsel çalışmaları hakkında kısmen de olsa bizi aydınlatabiliyor. Margaret Cheney tarafından yazılan kitap, “Tesla-Anlaşılamamış Dahi” adıyla dilimize uyarlandı. Ayrıca 2006 yılında Christopher Nolan’ın başarılı sinema filminde illüzyonistler için elektrik akımlarıyla çeşitli çalışmalar yapan mucit rolüyle, İngiliz aktör David Bowie’nin bedeninde hayat buldu. Ülkemizdeki birçok sinemasever de ne yazık ki, onu bu şekilde tanıma fırsatına erişti. :)
Sizlere Tesla’nın bilimsel kişiliği hakkında çok daha fazla bilgi vermek isterdim ancak bu epeyce vakit ve bilimsel algılama kabiliyeti gerektirecekti. Yine de birçok internet sitesinde, bilimsel içerikli dergide ve Margaret Cheney’in eserinde aradığınızı bulmanız mümkün. Sizi daha fazla anlayamadığım için özür dileyerek benden bu kadar demek durumundayım değerli Nikola Tesla.

Kaynakça: Anlaşılamamış Dahi – Nikola Tesla – Margearet Cheney, Çev: Okhan Gündüz (2002)

28 Şubat 2009 Cumartesi

Hadibakalım Cevahir Behrengi

Geçenlerde kendime bir beta balığı aldım. Pixar’ın Oscar’lı animasyonu Finding Nemo’yu izledikten sonra birçokları gibi akvaryumda balık beslemeyeceğim, diyenler güruhuna katılsam da beta balıklarının zarafetine dayanamadım. Ama zavallı balığım, nam-ı diğer “Hadibakalım Cevahir Behrengi” üç gün içinde klozet deliğinde başlayan şahsına münhasır ahiret yolculuğuna çıkıverdi. Haklıydı belki. Çünkü ona çalışma masasının bir köşesine sığabilecek ufak bir fanustan fazlasını veremedim. Zira kendim için de daha fazlasını yapamadığımdan beni anlar, fanusun yanında duran Paxil kutusuna bakaraktan arada bir görkemli kuyruğunu benim için sallar sanmıştım. Beta balıklarının sahiplerini tanıyabilen tek süs balığı türü olduğunu, sese ve ışığa tepki verebildiklerini biliyordum ve Hadibakalım bütün o süklüm püklüm haline rağmen beni anlıyormuş gibi görünüyordu.
Ona Antonio Salieri’nin tüm parçalarını dinlettim, renkli yemler verdim, beta balıklarının fanuslarında kendilerine ayırabilecekleri karanlık bir alana sahip olmaktan hoşnut kalacaklarını öğrendiğimden, uzun uğraşlar sonucu onun için bir saç spreyi kapağı yuvası bile yaptım.
Bütün gün evin içinde ev arkadaşlarımı çıldırtasıya kadar “Hadibakalım” diye bağrınıp durdum. Sanırım çıldırması gerekenin kendi olduğunu düşündü.
Her neyse sonuçta, Hadibakalım Cevahir Behrengi gitti işte.
Şimdi fanusun içinde sürpriz yumurta çikolatalarından çıkmış bir salyangoz oyuncağı duruyor.

Bkz: Hadibakalım Cevahir Behrengi’yi seven bunu da sevdi:
(Aslına bu film için söyleyecek sayfalarca şeyim var ama sanırım başka zaman söyleyeceğim. Şayet bir beta balığı almak isterseniz önce bu filmi izleyin derim.)

RUMBLE FISH (1983)
Tür : Dram
Yönetmen : Francis Ford Coppola
Senaryo : S.E. Hinton , Francis Ford Coppola , S.E. Hinton (Kitap)
Görüntü Yönetmeni : Stephen H. Burum
Müzik : Stewart Copeland
Yapım : 1983, ABD , 94 dk.
Oyuncular: Matt Dillon, Mickey Rourke, Diane Lane, Dennis Hopper, Diana Scarwid, Vincent Spano, Nicolas Cage, Chris Penn, Laurence Fishburne, Tom Waits, Sofia Coppola, Gian-Carlo Coppola Kaynak: http://beyazperde.mynet.com/

26 Şubat 2009 Perşembe

"Evrensel" Üzüntüsü


Blogumu takip edenler ne tarz müzik sevdiğimi ve bu konuda sıklıkla http://evrensellmuzik.blogspot.com/ adresini takip ettiğimi bilirler. Evrensel Müzik adına yakışır şekilde piyasada ulaşmanızın zor olduğu her türden dünya müziğini bünyesinde barındıran çok güzel bir müzik paylaşım sitesidir. Ancak bütün bu çok ulusluluğuna karşın Evrensel Müzik’in siyasi bir duruşu var ve tarzının yanına bu duruşu koyması, daha doğrusu kendisini takip eden herkese bu duruşu benimsetmek isteğiyle hareket etmesinden rahatsız oluyorum.
Elbette ki benim de kendime göre bir siyasi görüşüm var. Ama hiçbir zaman militanca bir tavırla tek taraflı hareket eden hiçbir yazını, kuruluşu ve görüşü takip etmekten yana olmadım. Örneğin Cumhuriyet gazetesinin içerik olarak her zaman benim görüşüme yakın dursa dahi, tarzı dolayısıyla onu hiçbir zaman Zaman veya Yeni Şafak gazetelerinden farklı bir yerde tutmadım. Konuyla ilgili olacağından dolayı böyle bir açıklama yapma gereği duyuyorum. Şüphesiz ki bu benim tercihim.
Evrensel Müzik oluşumu facebook gibi bir paylaşım sitesinde de varlığını sürdürürken özellikle grubun siyasi görüşünü benimsemeyenler tarafından korkunç tacizler alıyor. Ve sadece grubun müzikal kısmıyla ilgilenen bazılarımızı da bu korkunç tacizlere maruz bırakıyor. Bu konuyla ilgili şikâyetimi dile getirdiğimde ise oluşumun kurucularından birinden şöyle bir yanıt alıyorum:

Bloğumuzdan Albüm Paylaşmak Değil Sadece Bizim Derdimiz BLOĞUN GİRİŞİNDE FLAŞ YÜKLÜ HERKES ŞU MSJ I GÖRECEKTİR;
Militarizme
Homofobiye
Gericiliğe
Savaşa
Nato'ya
Cinsiyetçiliğe
FAŞİZME
EMPERYALİZME...
Diye bir animasyon karşılıyorsa bu duruşumuzu insanlara gösterir... Sizin bu eleştirilerinizi evrensel müziğin duruşunu bilmediğinizden dolayı kabul etmiyorum... Eğer ben bunu yapmazsam asıl bloğu amacından saptırmış olurum...

Bu yanıt beni gerçekten üzüyor. Bu görüşleri paylaşıyor olabilirim, hiç paylaşmıyor da olabilirim. Oysa demek istediğim müziğin evrensel yönünün paylaşıldığı bir sitede hiçbir siyasi görüşün, dinin, dilin ve ırkın bir tarafta durmadığının desteklenmesinin gerekliliğiydi. Gazeteler bu konuda ayrı bir yerde durabilirler ancak sanata ait herhangi bir ürünün, (içeriği taraf tutuyor olsa dahi) nesnel bir tarzda sunulması gerekliliğinden yanayım. Eğer bu ürünler “evrensel” başlığı altında sunuluyorsa, bu gereklilik daha da artmakta diye düşünüyorum.
Müziği seviyorsam Kürt’ün, Ermeni’nin, Çerkez’in müziği olduğu için değil, müzik olduğu için seviyorum, hepsini aynı keyifle dinliyorum. Bir kitabı okurken onu, birinin görüşünü veya düşüncesini savunduğu için değil sadece “bir insanın düşüncesine ait” olduğunu düşündüğüm için okuyorum, bu yüzden seçmiyor, seçtirtmiyorum. Hepimiz Hrant Dink'iz diyebiliyorsam eğer, bunu Hrant Dink Ermeni olduğu için değil, haksızca öldürülen bir "insan" olduğu için söylüyorum. Özür diliyorsam bunun için diliyor, özür bekliyorsam “insaniyet” için yapılmış bir özür bekliyorum.
Ben görüşlerimi bu sayede bir tarafta tutuyorum, ama “evrensel” olduğumu söylediğim yerde bu tarafın bahsini etmiyorum. Zira “evrensel” herkesin ve her şeyin yanında durandır. İşte bu yüzden evrensele bir saygı bekliyorum.