6 Şubat 2009 Cuma

Aklına Esir

 “Yine yaptın yapacağını. Bıktık senden. Yetmedi mi artık? Bırak diyoruz, bırakmıyorsun bizi. Ne geldiyse senin yüzünden geldi başımıza. Of of niye böylesin sanki? Öbürü de bir deli zaten, deli… Aklıma esir bıraktı beni. Bi de sen üstüne… Git başkalarıyla uğraş diyoruz sana. Ama yok, sen istedin. Hele bir gelsin bak, dinliyor muyuz seni bir daha. Alıp başımızı gitmiyor muyuz? Gülme, gülme diyorum sana. Söz bizim ağzımızdan bir kere çıkar. Gidiyoruz dersek gideriz. Bi gelsin bak… Tamam, tamam dediğin gibi olsun. Gül bakalım haklısın… Siz beni bırakıp gidemezsiniz diyorsun değil mi? Haklısın gidemeyiz, esir etti beni aklıma esir… Sus, sus da yürü. Yürü be birlikte gidiyoruz, yürü…”Sabahın ayazında sadece bu sesleri dinliyordu Karaman tren istasyonu. Onun için yine sıradan bir gün başlıyordu. Aynı çiçekli şapka, aynı kelimeler, aynı banklar, aynı akşamdan kalmanın horultusu vs... Sıkılmıştı. Ama atladığı bir ayrıntı vardı bugün: Genç bir kadın misafir… Aslında misafiri hiç eksik olmazdı da, daha önce sabahın alaca karanlığında bu kadar genç bir bayanı konuk etmemişti. Hem de kucağında ufacık bir çocukla, hem de böyle yalnız başına. Bu saatte nereye giderdi ki? Daha trenin gelmesine çok vardı. Çiçekli şapkalı belalısı Halis’e baktı. O da kendi gibi düşünüyor olmalıydı. Susmuştu, öylece durmuş uzaktan bakıyordu genç kadına. İstasyon sessizliğe gömüldü, olacakları beklemeye koyuldu.Bir süre ne yapacağını bilmez bekledi Halis. Genç kadın bankın köşesine oturmuş, kucağındaki bebeği pışpışlıyordu. Üşümüştü sanki korkuyordu da besbelli. Kucağındaki mini mini oğlancık da üşüyordu. Ah bi gitsek yanına, ah bi gitsek diye düşündü. Ah bir gitse neler anlatacaktı ona, ah bir gitse nasıl söyleyecekti kinini, kızgınlığını hasretini, kimi beklediğini… Gidiyoruz, dedi sonra nasıl olduysa. Cesaretini topladı, kadının karşısına dikildi:
— Oturalım mı buraya?

Kadın irkilerek baktı karşısında dikilen, şapkası çiçekli adama. Korktu önce. Halis de ürkmüştü, geri çekildi.

— İstemezsen oturmayız, dedi. Başka yere otururuz.

Genç kadın önce onu baştan aşağı süzdü, sonra da gülümsedi birden. Adamın kılığını, tavrını komik bulmuştu. Ne deseydi, bilemedi. Zararsız birine benziyordu. Sıkılmıştı da. Konuşacak birilerini arıyordu.
— Oturun, dedi.

Adam gülümseyerek bankın diğer köşesine oturdu. Önce, konuşmadan boş raylara baktılar bir süre. Aynı şeyi düşünüyorlardı o anda belki de. Beklediklerini… Halis can atıyordu kadına sormak için, o da sorsun istiyordu… Ama çok utangaçtı, kadın endişeliydi, sessizdi, onun başlamasını bekliyordu… Sonunda dayanamayıp sessizliği bozan Halis oldu:
— Kimi bekliyorsun?
— Kocamı… Sen?
— Biz Halis’i bekliyoruz… Bizim bir arkadaş.
Kadın şaşkın bir ifadeyle adamın yüzüne baktı. Sürekli biz diye konuşuyordu fakatyanında başka kimse yoktu. Her kimse belki istasyon binasının içindedir diye düşündü:

— Arkadaşın içerde mi?

— Kim, Halis mi? Hayır o, trende, gelecek.

— Yok, yok öteki…

— Ha o mu? Halis o, o burada.

Kadın bu yanlış anlaşılma durumundan rahatsız olmuştu. Üstelemedi, sustu. Bir süre etrafa bakındı. Hava biraz daha ağarmıştı ama bir kasvet vardı üzerinde. Yağmur yağacak galiba, tren de gecikmese bari, diye düşündü. Kasım sonlarıydı…

— Sen burada mı oturuyorsun?

— Evet.

— Niye gitti kocan?

— Askere gitti, bugün izine gelecek.

— İstanbul’a?

— Evet İstanbul’a…

— Mavi trenle?

— Evet onunla.

Kadın başta zararsız bulduğu bu adamdan iyice çekinmeye başlamıştı. Adamın tavırlarında tuhaf bir gerginlik, bakışlarında anlam veremediği bir ürkeklik vardı.

— Ben severim mavi treni, umut rengidir mavi. Umut getirir. Değil mi? Gök de mavi… Hani bir dilek dilersin, bir umut der, göğe bakarsın… Halis de hep mavi trene biner.

Kadın gülümsedi. Hoşuna gitmişti duydukları:

— Güzel söyledin, dedi. Peki, senin Halis niye gitti?

— Kızdı bize gitti. Ama affetti, gelecek. Ah O Halis yok mu? Beni aklıma esir etti, aklıma…

Ne demek istiyordu ki, insan aklına nasıl esir olurdu? Genç kadın düşündü, düşündü…Sonunda, deli olmuş işte, dedi kendi kendine. Ne yaptıysa kendini deli etmiş, kendini aklına esir etmiş, zavallı. Üzüldü adamın haline, konuşmadı uzun bir suskunluk çöktü ikisinin de üzerine. Epeyce bir süre konuşmadılar. Halis düşünceli, çiçekli şapkasının kenarlarıyla oynadı. Kadın bebeğini salladı. İstasyon tren saati yaklaşana kadar onlara baktı durdu. Etraf yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başlayınca belli belirsiz bir tebessüm geçti yüzlerinden. Demek ki trenin gelme saati yaklaşıyordu.Bir görevli akşamdan kalmayı uyandırdı. Akşamdan kalma, şarap şişelerini toplayıp, horultularını da ardından sürüye sürüye uzaklaştı oradan. O sırada istasyonun kapısında küçük tezgâhıyla çakmak, kibrit, mendil satan, yaşlı adam da geldi yorgun adımlarla. Kapının ağzından “Günaydın, Halis.” diye bağırarak el salladı.“Günaydın Hüseyin Amca… Tren gelsin geleceğiz yanına.” diye karşılık verdi o da.İstasyonun etrafında dolaşan bazı insanlar oturdukları banka doğru yaklaşıp Halis’eselam veriyorlardı:

— Günaydın Halis.

— Oo günaydın Halis Bey, bu sabah erkencisiniz herhalde.

Halis kendisine selam veren herkese çiçekli şapkasını çıkararak neşeyle karşılık veriyordu. Bir ara yine konuşmaya başladı:“Halis gelince bizi de götürecek. Bekleyin dedi. Aslında bir tek beni götürecekti ya, bu da gelmek istedi. Beraber bineceğiz mavi trene, değil mi Halis?” Sonra kendi kendine başını salladı.

— Senin kocan da İstanbul’dan mı geliyor?

— Evet…

— Ne güzel. Seni de götürdü mü hiç?

— Yok, gitmedim, ben gitmem zaten, sevmem orayı.

— Öyle mi, neden? İstanbul güzel değil mi?

— Bilmem ki, güzeldir herhalde… Aslında ben korkuyorum oradan. Oralar yer adamı. Hem çok uzak, hem de çok büyük. Gitmesi bir dert, kalması bir dert… Zaten bir gitmeye kalksan ohoo, in otobüsten, bin taksiye. Kalabalık oluyor oralar. Kazası belası çok, aman Allah korusun.

İşaret parmağının kıvrım yeriyle bankın tahtasına vurdu genç kadın.

— Sen de otobüse binme o zaman, trene bin. Orda da trenler var, bizim mavi tren gibi. Onlar öyle çok kaza yapmıyor.

Kadının gözleri ışıldadı:

— Değil mi? dedi gülerek. Trenler kaza yapmıyor. Ben onun için Ali’ye trene bin de gel dedim, Ondan trenle gelecek.

O sırada mavi trenin kendince umut dolu düdüğü duyuldu. Halis aniden yerinden fırladı, sevinçle rayların yanına koştu. Kadın da peşinden… Bir yandan da kucağındaki çocuğu uyandırmaya çalışıyordu:

— Uyan, Celil uyan. Bak, baban geldi.

Tren yaklaştı, durdu. Kapılar açıldı. Halis oradan oraya koşturuyordu bağırarak:

— Halis geldi, Halis geldi, bizi götürecek.

Herkes adama bakıyordu. Genç kadın da durdu öylece, uzun uzun baktı trene. Herkes inene kadar baktı. Bir yandan da uyku mahmurluğuyla, şaşkın şaşkın bakan oğluna laf anlatıyordu:

— Olsun Celil, olsun yarın inşallah, yarın gelir baban. Üzülme.

Celil mışıl mışıl uykusuna geri döndü.Kapılar kapandı, tren gitti. Umut filan da taşıdığı yoktu aslında kararmış mavisiyle.Ya da taşıyordu belki. Her insanın yüreği maviydi biraz. Aklı olmasa da yüreği maviydi. Halis öyle derdi. Onun da öyleydi. İçi olmasa da, dışı kararsa da birazcık mavisi vardı işte.Ertesi gün Halis yine oradaydı. Kadın da öyle… Diğer günler de… Aylarca... Her sabah gün ağarmadan geldiler. Aynı banka oturdular. Kadın hep üşüdü, Celil hep uyudu, Halis hep güzel laflar etti, tren hep geldi. Ama ne Ali geldi, ne de Halis. Gelmeyeceklerdi de, biliyorlardı…Çünkü Ali ölmüştü. İzine gelecek diye bekledikleri günün bir gün öncesinde hem de. Trafik kazasıydı. Sürpriz yapmak için bir gün önceden otobüse binmişti. Karısı trene bin derdi, o da hep trene binerdi ama o gün otobüse binmişti işte.Çünkü Halis de yoktu. Halis’in sevdiği kadın yıllar önce alıp başını gitmişti İstanbul’a. Halis’in de bir parçası onunla gitmişti işte. Halis kızgındı, onunla giden Halis’in dönmesini bekliyordu. Parçalara bölündü. Bir Halis vardı şimdi, bir giden Halis, bir de bekleyen… Giden Halis kalbini de götürmüştü kendiyle birlikte. Halis’i hem bekleyen Halis’le hem de kalpsiz bırakmıştı. Onu aklına böyle esir etmişti işte.“Beni aklıma esir bıraktı.” diyordu Halis. ”Halis’i de aldı gitti. Ama gelecek, yarın gelecek.”Hayalleri her gün kırıldı, istasyona saçıldı, istasyonun her gün canı yandı. Her sabah koştura koştura yaşlı bir kadın geldi. Genç kadının kucağından Celil’i aldı.“Sümeyye, hadi kızım.” dedi. Sürükleye sürükleye götürdü Sümeyye’yi. Sümeyye:“Yarın gelir anne değil mi?” diyordu her seferinde.“He kızım, he.” diyordu anne de. ”Yarın gelir, gel gidek. Sabah yine gelirsin.”Sümeyye gidiyordu…Çakmakçı Hüseyin Amca da Halis’e sesleniyordu her sabah:“Halis seninki yine yok ha. Gel senle kahvaltı edelim, çay söyleyeyim sana.”Halis kırıklarına basmadan varıyordu Hüseyin Amca’nın yanına. Anlatıyor, anlatıyordu.“Ben Halis’in gitmesine de kızmıyorum aslında” diyordu. ”Beni şu deli Halis’le bıraktı ya. Aklıma esir etti ya beni, aklıma esir etti ya…”Halis sevdiceğinin adının lafını hiç etmiyordu, sanki kızdığı Halis onun peşinden gitmemiş gibi... Hüseyin Amca’nın küçük radyosundan bir türkü yükseliyordu. Hayaller günlerce kırıldı, kırıklar oraya buraya savruldu. Yolcuların ayaklarına takıldı. Sıradan bir gün başladı her gün Karaman Tren İstasyonu için…

Konya Çalı Kültür Sanat Dergisi - Kasım 2007 - 96. Sayı

0 Yorum: