25 Ocak 2009 Pazar

Sahibinden Kiralık Ruhsal Kurum

Daha önce ruhsal kurumların msn iletileriyle halka arz etmesi mevzusundan bahsetmiştim. Çok da protestocu yaklaşmıştım bu duruma. Ama bu gün bir ironi yaptım ve msnden yaptığım bir ilanla kendime ait ruh kurumlarının hepsini kiraya çıkardım. Hatta isteyenle becayiş bile yapabilirim.
İnsanın kendi ruhundan sıkılıp başka biri olmak istediği günlerdeyim uzun zamandır. Kim olacağının çok da önemli olmadığı, sadece kendinden başka biri olmak istediğin günler… Kendini yargılama sürecinin hat safhasına gelip de üstünden sıyırıp attığın ruhunu kanepenin altına tıkmak, günlerce de çıkarmak istemediğin günler…
Camus’nun Jean Baptiste Clamence’i olup kendini Amsterdam zindanlarına kapatmak istediğin günler…
Hatta başka bir şey bile olur.
Bir zamanlar bu konuda eğlenceli girişimlerim oluyordu mesela.
Ben bugün kaşarlı tostum diyordum, peynirim eridi bak…
Ben bugün Mozart’ın karısı Constanza’yım… Kocamın bestelerini üç altına satıyorum…
Ben bugün Salman Rushdie’yim bu da dostum kara köpek…
Koca bir gün sürdürdüğüm bu oyun sayesinde hem kendimi hem de arkadaşlarımı eğlendiriyordum.
Ama artık bu oyunları oynamak için fazla büyüdüm ne yazık ki…
Her neyse…
Depozito istemiyorum, kendim için isteyenlere çok hoş bir bıkkın günler şarkısı veriyorum…
Vienna Teng’den geliyor… I’dont feel so well…

16 Ocak 2009 Cuma

Albert Camus'nun Düşüş'ü ve Saine Nehri'nin Gizemli Kadını

Seine Nehri’nin Gizemli Kadını


20.yy’ın ilk döneminde, genç bir kadının ölümünden sonra yapılmış olan maskesi, Avrupa’da kapış kapış satılmaktaydı. “Inconnue de la Seine/Seine nehrinin gizemli kadını” olarak bilinen kadına ait olan ve garip bir şekilde gülümsediği betimlenen bu maskenin gösterdiği yüz, zamanın birçok edebiyat çalışmasına, yazarlara esin kaynağı olmuştu. 1920’li ve 1930’lu yıllarda, bu maskeye ve yüzüne gönderme yapan birçok ünlü yazar bulunuyordu.
Kadının bedeni, 1880’li yılların sonunda, Seine nehrinde, Louvre’a yakın köprülerin birinin altından çıkarılmıştı. Tecavüz belirtisi yoktu. İntihar ettiği kanısına varıldı. Saç biçiminden, Paris’in köylerinden olduğu düşünülmüştü. Belki yakındaki dükkânlarda çalışan biri, belki bir dilenciydi. Cesedi Paris morguna kaldırdılar. Kimlik teşhisi için, bugün Notre Dame’ın arka tarafına düşen morgda, belki birileri tanır diye halka teşhir ettiler. Kimse tanımadı.
Kadının ölü yüzü o kadar çekici gülümsüyordu ki, bir tıp öğrencisi yüzünün kalıbını çıkardı ve kadının maskesi yoğun bir talep ile karşılaştı.
Paris’te, Seine nehrinden ölülerin çıkarılması, şehrin günlük hayatında her zaman alışıldık bir yer kaplamış. Son bir yıl içerisinde nehirden 50 civarında ceset çıkarılmış, 146 kişi sağ salim kurtarılmış, 90 kişi intihara yeltenmiş, yaklaşık 70’i kurtarılmış. Nehir, insanları her daim kendine çekmeye devam etmiş.

Sanat ve Seine Nehri’nin Güzeli

Edebiyat, 16 yaşında öldüğü düşünülen bu kadına yoğun ilgi gösterdi. Albert Camus, Seine nehrinin gizemli kadının gizemli gülüşünü Mona Lisa ile karşılaştırdı. Gizemli gülüş önce Fransız burjuvazisine, oradan Almanya’ya yayıldı, oturma odalarında, çalışma odalarında süs eşyası oldu.
Rainer Maria Rilke, Alman şair, heykeltraş Auguste Rodin’in özel sekreteri olarak çalışırken, heykeltraşın kalıp dükkânında maskeyi gördü. Yıl 1905’di ve şair kendi kendine mırıldandı: “Yalancı bir gülüşle, sanki biliyormuş gibi gülümseyen, morgda bir kenara atılmış güzel, genç bir kadının yüzü.” Daha sonra, Rainer Maria Rilke, Paris yıllarında yayınladığı tek romanı Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge/Malte Brigge’nin Notları’nda, ziyarete gittiği bir evin duvarındaki maskeden bahsederken, kendini suya bırakan bir güzelin yüzünden yapıldığını ve maskenin, her şeyin farkında gibi gülümsediğinden bahseder.
Seine nehrinin isimsiz kadınının edebi metinlerde ilk kez görülmesi, 1900 yılında İngiliz yazar Richard Le Gallienne’in The Worshipper Of The Image / Surete Tapan isimli novella’sında gerçekleşiyor. Bir şair, bir kadın maskesiyle birlikte kendini ormanda bir kulübeye kapar. Maskeyi yapan kişi Seine nehrine kendini atan genç kadına aşık olmuş kişidir aynı zamanda. Şairin tüm hayali maskenin dile gelmesidir. Olaylar -biraz korkunç biçimde- gelişir.
1934 yılında, Vladimir Nabokov, maskenin gizemli cazibesine kapılıp Almanca bir şiir yazmıştır: L’Inconnue de la Seine. Albert Camus, Seine nehrinin gizemli kadını için “Boğulmuş Mona Lisa gülüşü” diye yazmıştır. Clair Goll, “The Unknown Of The Seine/Seine Nehrinin Bilinmezi”nde, Paris sokaklarını arşınlayan bir resamın, Norte Dame yakınında bir dükkânda, ölü bir kadın maskesinin görünce, kalp krizi geçirip hayatını kaybetmesini anlatır. Maskede gördüğü yüz, uzun zamandır görmediği ve kayıp olan kendi kızıdır.
Maurice Blanchot, Seine nehrinin gizemli kadınının maskesindeki ifadesi için, “Rahatlamış bir gülümseme, o kadar dingin ki, bizleri kadının en mutlu anında öldüğüne inandırabilir” diye yazmıştır.
Louis-Ferdinand Céline, bir yayın için kendisinin fotoğrafını göndermesi istendiğinde, kendisi yerine, nehrin kadınının fotoğrafını çekip göndermişti. Bu tavrıyla, gizemli kadına selam duran büyük yazara ek olarak, heykeltıraş Giacometti de, yapıtlarının gizemli kadınla ilgili olduğunu belirtiyordu.
Sürrealistler de maskeye yakın ilgi gösterdiler. Man Ray, maskenin çeşitli fotoğrafarını çekti ve Louis Aragon’a, kitabı Aurelia’da kullanması için verdi. Aragon daha sonra, düşsel bir geziyi anlatan kitabı için, Seine nehrinin gizemli kadınıyla siyah beyaz bir oyun oynayan Man Ray’ın kitabı gerçekten “yazan” kişi olduğunu belirtmişti.
Modern zamanlarda, hala çeşitli sergiler, reklam çalışmaları ve sanat yapıtlarıyla ilgi görmekte olan nehrin bu gizemli kadını, insanlığın kendi düşlerinin küçük bir yansıması olarak gülümsemeye devam ediyor.

(Not: "Sainte Nehri'nin Gizemli Kadını " ve "Sanat ve Saine Nehri'nin Güzeli" başlıklı yazılar http://www.futuristika.org/2008/05/27/seine-nehrinin-gizemli-kadini/ adresinden alıntıdır.)

Albert Camus’nün Düşüş’ü ve İntihar Eden Genç Kız Görüngüsü
Tamamen rivayetler üzerine kurulmuş olabilecek bu öykünün yansımaları hayret vericidir. Fenomen haline dönüştürülen bir ölü kadın yüzünün Albert Camus’nun “Düşüş” isimli eserine ilham kaynağı olma olasılığı yüksektir. Düşüş’ün başkahramanını Jean Baptiste’in bütün hayatını değiştirmesine ve anlatının asıl meselesini oluşturan içsel sorgulamalarının kaynağını oluşturan olay, Clamence’in şahit olduğu intihar olayıdır. Ayrıca Camus’nun anlatısına adını veren “La Chute” yani düşüş isminin varoluşçu söylemlerle karakterin genel tavrına mal edilebilecek olmasına rağmen bu genç kızın nehre düşüşünü de temsil ettiğini söyleyebiliriz.
Düşüş’ün başkahramanı Jean Baptiste Clamence’in hayatında dönüm noktası yaratan, intihar eden genç kız, önce Camus’nun hayatında yer bulmuş, sonra Camus’nun meşhur karakteri Jean Baptiste Clamence’in hayatında yer almıştır.
Jean Baptiste Clamence’in intiharına şahit olduğu halde müdahele etmediği genç kız yüzünden, hayat sorgulamasına girişmesi, Camus’nün absürt kavramını en yakınında tuttuğu ölüm ile kahramanımızın da düşüşü başlar. Çünkü o bu can alıcı noktadaki kayıtsızlığı ile kendisini insani yanının dışına çıkardığını hissetmiştir. Ona yardımcı olmamıştır, çünkü çıkarlarına ters düşmüştür, yapılacak işleri vardır...
Tanık olduğu intihar eyleminin ardından kendi kendisini yargılamaya geçen Clamence: “Madem yalancıydım, yalancılığımı gösterecek, onlar farkına varmadan ikiyüzlülüğümü, o salakların suratına çarpacaktım (...) Kısacası iş gene yargıyı kesebilmekti. " der. Ardından hayatını baştan aşağı değiştirir. Çünkü eski yaşantısının bir anlamı kalmamıştır artık. Keyif verici erdem numaralarının geçersizliğini fark etmiş ve “düşüş” e geçmiştir.
Clamence’in Mexico City’de’ki dinleyicisine bu olayı anlatışında aslında her normal insanın yaşabileceği tepkiler verdiğini gözlüyoruz. Bir ölüm girişimine şahit olmak Clamence’de olduğu gibi donup kalmamıza, hiç kimseye haber vermeden oradan uzaklaşmamıza neden olabilir. Ancak dinleyici Clamence’e kıza ne olduğunu sorduğunda, Clamence’in bu sorunun yanıtını bilmediğini, çünkü ne ertesi gün ne de sonra gazeteleri okumadığını söylediğine şahit oluyoruz. (S:54) Karakterin kendini yargılama sürecine geçmesinin en önemli noktasındaki intihar aslında Clamence’in o ana kadar önemsemediği insani sorgulamalarının yansımasını gördüğü bir aynadır. Clamence olaydan sonra bir süre boyunca yaşamını hiç bir şey olmamış gibi sürdüğünü söylerken aslında gazeteleri okumayarak bu aynaya bakmak istemediğini de itiraf etmiştir.
Clamence genç kızın intiharını herkesin yaşayabileceği bir olay olmaktan çıkarmış bunu adeta ölümün resmi haline getirmiştir. Eserin sonunda Clamence’in dinleyicisinden genç kız ile ilgili söylediklerini tekrar etmesini beklemesi de aslında Camus’nun okuyucudan kendisini bu intihar olayı üzerinden yargılamasını beklemesinin karşılığıdır. (S:108) Clamence’in ölümün resmini çizdiği, hayatını sorgulamaya başladığı bu olay intihar eden genç kız görüngüsünün karakterin gözündeki yansımasıyla okuyucunun kendisini özdeşleştirmesini sağlamaktır.

Kaynakça: http://www.felsefeekibi.com/

Albert Camus - Düşüş (La Chute) Can Yayınları

2 Ocak 2009 Cuma

Lost in Translation (Bir Konuşabilse...)

Yönetmen: Sofia Coppola

Oyuncular: Scarlett Johansson, Bill Murray

Yapım: ABD, Japonya (2003)

2003 yılının Tokyo’sunda çok şık bir oteldeyiz.
Kahramanımız sık sık lüks bir otel odasında, yalnızlıktan, sıkıntıdan ve uykusuzluktan bunaldığını gözlemlediğimiz Charlotte’dur. (Scarlett Johansson) Charlotte Amerikalı, üniversitenin felsefe bölümünden henüz mezun olmuş, genç, yeni evli ve güzel bir kızdır. Kocasının işi gereği bulundukları, teknolojiden gösterişten ve Amerikan kültüründen çoktan nasibini almış metropol şehri Tokyo’da, dillerinden dolayı iletişim kuramadığı insanların ve gösterişli şehrin sıkıntısıyla boğulan ve otelden çıkmayan kahramanımızı genellikle otelin üst katlarından birindeki odasının camından kendine çok yabancı bu şehri izlediğini görürüz. Otel odasında sıkıntıyla oradan oraya dolanması, kocasının ilgisini çekmeye çalışması ya da hayatın anlamına dair yazılmış ucuz kitaplar okuması dışında Charlotte’u sık sık ikebana salonlarında gezinirken ya da Tokyo’nun Budist tapınaklarından birinde hayatın anlamı sorunsalına başka gözlerle bakmaya çalışırken buluruz. Mutsuz, sigarasını elinden düşürmeyen, kocasının ukala olarak nitelendirdiği güzel Charlotte hayata dair ve kendine dair çok şey aramaktadır. Belki de sırf hayata dair kareler çektiği için tercih ettiği fotoğrafçı kocasının işi yüzünden ona vakit ayırmayı bırakması, geceleri uyuyamayan, kafası her daim karışık Charlotte’u içinden çıkamadığı sıkıntılara sürükler. Nerededir, ne yapıyordur, aslında ne yapmak istiyordur? İşte tam bu noktada Charlotte kendinden çok da farklı olmayan ama bambaşka biriyle karşılaşır.

Bob Haris (Bill Murray) bir viski reklamının çekimleri için yüklü bir ücret karşılığında Tokyo’ya gelen, orta yaşı aşmış kariyerinin zirvesinde, ünlü, Amerikalı bir aktördür. Bob, tıpkı Charlotte gibi, iş için geldiği bu şehirde dil sorunsalı yüzünden iletişim kuramayan, Japon teknolojisine ve kültürüne ayak uyduramayan, en çok da kendiyle baş başa kalma fırsatı bulduğu için orta yaş bunalımının ağırlığıyla ezilen bir adamdır. Charlotte’un aksine kendisini bulup da hayatta aradığını bulamamanın sıkıntısında, şöhretinden ve kendinden vazgeçmiş biridir. Bob’un saat farkı yüzünden ancak gece yarısından sonra arayabildiği karısıyla sık sık telefon görüşmesi yaptığına şahit oluruz. Bir zamanlar âşık olup evlendiği 25 yıllık karısının artık ona ihtiyacı olmadan yaşayabildiğini, çocuklarının onsuz da hayatlarını sürdürebildiklerini karısıyla yaptığı sıkıcı telefon görüşmelerinden anlarız. Karısının aynı evde yaşamanın verdiği alışkanlıkla onun fikrini alıyormuş gibi yaptığı tek şey yer döşemesinin rengiyle ilgili olur ve hepsi birbirine benzeyen renk kartelâsını gördüğünde Bob doğal olarak karısının seçtiği rengi onaylar. Kendinin afişlerde, kartonetlerde, sinema filmlerinde görmekten sıkılmış, ünlü aktörün para bolluğu içindeki sıkıntısı çoğumuza anlamsızca gelir.
İşte ne oldum ve ne olacağım çelişkisi içindeki iki insanın hayatları da burada kesişir. Otelde karşılaştıkları her defa selamlaştıkları halde hiç konuşmayan iki kayıp ve yalnız insan uykusuz bir gecenin ortasında otelin barında tanışma fırsatı bulurlar ve hikâyemiz tam da burada, başladığı yerde bitmeye başlar.
Tokyo’da olmamış olsalar muhtemelen konuşup paylaşacakları hiçbir şey olmayan iki insanın tesadüfen tanışıp, birbirlerine tutunma çabasıyla oluşturdukları sıcak bir dostluk görürüz. Önceleri oteldeki barda süregelen muhabbetler Charlotte’un kocasının da birkaç günlüğüne otelden ayrılmasıyla kısa sürede dışarı taşınır. Charlotte sırf vakit geçsin diye katıldığı arkadaş partilerine Bob’u da davet etmeye başlar. Zaten Bob’un da ne yaptığı çok umurunda değildir. Yalnız kalmak istemiyordur, genç kız arkadaşının sıkıntısının farkındadır ve onun sıkıntısına ortak olmaya çalışır. Partiler ikisi için de bu sorgulamalardan uzakta güzel birer paylaşım yeri olur.
Birlikte katıldıkları karaoke partisinde çok ciddi kıyafetine rağmen aşüfte bir kızmışçasına şarkı söyleyen Charlotte’un parti için taktığı pembe peruktan aslında o kız olmak istemediğine kanaat getiririz. Aynı Durum Bob için de söz konusudur. Partiye rengârenk bir tişörtle katılmayı düşünen Bob, Charlotte’un tişörtünün onun orta yaş bunalımında olduğunu belli ettiğini söylemesi üzerine tişörtünü ters giyerek katılır partiye. Önceleri eğlendiklerini düşünsek de sonradan partiden uzaklaşmak için koridorda oturup sigara içmelerinden durumun hiç de öyle olmadığını anlarız.
Birkaç gün içinde Charlotte’un ve Bob’un dostlukları daha da ilerler. Hayatta aradığını bulamamış, yaşı geçkin bir adamın hayatın anlamını arayan genç bir kıza söyleyecek pek bir şeyi yoktur. Ama ortak bir sıkıntının yaşattığı kesişmeyi yabancı bir şehirde paylaşmanın keyfiyle memnunlardır hallerinden. Uykusuz gecelerin aynı yatakta uykuya döndüğü sıcak bir dostluğun, arıyor olmanın, tutunmanın sıcaklığını iki arkadaşın arasında süregelen kısacık konuşmalarla, Bob’un uykuya masum bir teslimiyetle cenin pozisyonunda yatan Charlotte’un yaralı ayağını tutarak uykuya dalması gibi sıcak dokunuşlarla nasıl büyüdüğüne gülümseyerek tanık oluruz.
Filmin sonunda, doğal olarak artık herkesin kendi hayatlarına dönmesi gerekir. Charlotte'la kalabalık bir caddede vedalaşan Bob yolun karşısına geçtiğinde ona bizim duyamadığımız birşeyler söyler. Bob'un ne söylediğini duyamasak da onun Charlotte'u arayış içindeki hayatında yalnız bıraktığını anlarız. Bob için değişen çok fazla şey olduğunu tahmin edebilsek de Charlotte'u bıraktığımız yer içimizi burkar.
Varoluşçu felsefenin temel sorunlarına, yalnızlığa, kendine yabancılaşmaya, hayatın anlamına, dostluğa ve aşka dair çok şeyi sade ve sıcak bir dille sorgulayan muazzam bir film “Lost in Translation” … Yönetmen Coppola sıklıkla titremelerine maruz kaldığımız omuz kamerasının, yakın planların, karanlık ve loş mekânların da etkisiyle kahramanlarımızın güvensizlik, kaybolmuşluk, yalnızlık gibi sorunlarına bizi de dâhil etmeyi çok güzel başarıyor. Yalnızlığa ve hayata dair çok şey söyleyen müzik seçkisi de bize film boyunca eşlik ediyor. (Sofia Coppola’nın bütün filmlerinde müzik seçimleri dikkate değerdir, bilgilerinize…)
2003 yılının akademi ödüllerinde kendine en iyi özgün senaryo ödülüyle yer bulan film kimi eleştirmenler ve izleyicilerce yerden yere vurulsa da Coppola’nın Amerikan sinemasının alışa gelmediği farklı bir yerde durduğu kesin. Daha çok Avrupa sinemasına yakın duran tarzıyla Coppola adını bağımsız Amerikan sinemacıları arasında üst sıralara taşıyacağa benziyor.
Japonları kötüleyen ırkçı söylemlere, ahlakdışı bulunacak bir kaçamağın Bob’un karısını görüntüye büründürmekten kaçarak ve Charlotte’un kocasının ilgisizliğini dâhil ederek haklı görülmesine, filmde cinsel unsurların görünürde kullanılmayıp içerikte sert mesajlar vermesine ve Coppola’nın Avrupa özentisine kadar ağır ithamlara maruz kalmış bir filmin izleyici açısından ya sevilecek, ya da nefret edilecek bir tarafta duracağı kesin.
Ancak kendi adıma ben bu filmi çok sevenler ve tavsiye edenler arasında olacağım.
Filmin isminin Türkçeye çevriminin anlamını hiç karşılamayan “Bir Konuşabilse…” olması ve afişin bir komedi filmine uygun tasarımı sizi yanılgıya düşürmesin. Zaman zaman gülsek ve Bill Murray’in her zaman canlandırdığı tarzda bir karakterle karşı karşıya olsak da önümüzde duran sanıldığı üzere romantik komediden çok uzakta, ağır bir dram.
En yalnız olunan saatlerde, bir gece yarısında tek başınıza, hayata dair çok şey düşünmek istediğinizde, iyi seyirler…