27 Mart 2009 Cuma

"Evrensel" Üzüntüsü, Başlıklı Yazıma Evrensel'den Gelen Yanıt

Geçen ay etnik müziklerle ilgili yayın yapan çok yazarlı bir blogun yetkililerinden birinden aldığım bir mesaj karşısında rahatsızlığımı dile getiren bir yazı yazmıştım. Bkz: http://bendenbenkim.blogspot.com/2009/02/evrensel-uzuntusu.html
Blogun bir başka yetkilisi "efkinos" yazımı okumuş ve bu akşam bu konuyla ilgili bana bir mail gönderdi. Öncelikle "efkinos" a çok teşekkür ediyorum ve isteği üzerine maili burada yayınlıyorum. Bu maili almaktan çok memnun olduğumu da eklemek istiyorum. Kenimi çok fazla sorumlu tutamayacağım bir yanlış anlaşılmaya sebebiyet verdiysem tüm "Evrensel" takımından özür dilerim. Hem müzik, hem de evrensellik adına "Evrensel" benim için önemli ve değerlidir. Böyle bir karşılık aldığım için değeri şüphesiz daha fazla artacaktır.
İşte "efkinos" un maili:
"Merhabalar. Öncelikle ben blogtan efkinos. Bu konuşacağım olay blogumuzla ilgili olduğu için bunun pekte önemi yok aslında.
Arada google sitesine ismimizi girerek hakkımızdaki yorumları görmek isterim. Dünde gezinirken sizin blogunuzdaki yazıya (
http://bendenbenkim.blogspot.com/2009/02/evrensel-uzuntusu.html) rastladım. Yorum yapmak istedim ancak yorum kısmınız çalışmıyor. Başka bir yerede yazmak istemediğimden dolayı size mail atmak istedim. Yolladığımız yazıyıda siz kendi blogunuza eklerseniz seviniriz. Ancak şunuda belirteyim ki bu yanıtı size polemik oluşturmak için yazmıyorum.
Yaşanan olay konusuna gelirsek; bir takım işi yapıyoruz. O yüzden takım içindeki arkadaşlarımızın bireysel davranışlarıdır deyip olayı geçiştirmek istemiyoruz. Uzun süredir blogumuzu izlediğinizi varsayarak, bizler Türkiye / Dünya üstünde yaşayan halklar arasında bir ayrım yapmadığımızı farketmişinizdir. Ancak bir takım olayı olduğumuz için bazen aramızdan ateşli arkadaşlarımız çıkabiliyor. Bu olay blogun bir siyasi duruşu olduğunu göstermez.
Sadece ve sadece müzik diyoruz. Gerçekten hoşumuza giden ve dinleyenlerin zevk alabileceğini dşündüğümüz müzikleri blogta paylaşmaya çalışıyoruz. Yaptığımız işin bir ayna olduğunu düşünüyoruz, düşüncelerimiz hakkında.
Göstermiş olduğunuz ilgiden dolayı çok teşekkür ediyoruz ve paylaşımlarınızı her zaman bekliyoruz...

23 Mart 2009 Pazartesi

Büyüklere Konuşan, Çocuk Filmleri Tavsiyeleri

Sanatsever olma alışkanlığının büyük kısmının küçük yaşlarda kazanıldığı inkâr edilemez. Küçük yaşlarda kazanılan bu alışkanlığın da yönünü belirlemek elbette ki yetişkinlere düşüyor.
Sinemayı sevmeye her ne kadar Bollywood klasikleri, ucuz aksiyon filmleri ve b sınıfı Amerikan işleriyle başlamış olsam da, bunu çocukluğumu yaşadığım zamanların talihsizliğine veriyorum. Gelişen teknolojiyle vcd, dvd, divx ve sinema salonlarına rastlayan bir zamanda genç olabildiğim için ne şanslıyım ki zevkimi geliştirme fırsatı bulabildim. Neyse ki günümüzde çocuklar zorunlu seçmelere maruz bırakılmadıkları sürece seçenek açısından bizden çok daha şanslılar.
Bu yüzden çocuklarına sinemayı sevdirmek isteyen, kör gözüne parmağım yapmadan biraz hayat dersi almalarını isteyen, çocuklarıyla film izlerken sıkıntıdan patlamadan onlara eşlik etmek isteyen ailelere birkaç film tavsiye etmek istiyorum. Aile filmi diye adlandırılanların tür filmlerinin aksine daha özgün bir yerde durduklarını düşündüğüm bu filmlerin çocuklardan çok ailelere söylemek istedikleri olduğu kanaatindeyim. Şimdilik aklıma gelenler bunlar ama tavsiyelerinizi bekliyorum.
Hepinize iyi seyirler…

1- LES CHORISTES (KORO)
Ülkemizde Koro ismiyle gösterime giren 2004 yapımı bu Fransız filmi, bir sinema filmi olmasının yanı sıra harika bir de müzik şöleni. 2. Dünya savaşının hemen sonrasında bir erkek yatılı okuluna atanan öğretmen Clement Mathieu’nun öğrencilerinin farklı yeteneklerini keşfetmesiyle giriştiği çalışmayı anlatan sıcacık bir okul filmi. Klasik okul ve idealist öğretmen filmlerinin aksine çok daha samimi ve başarılı bulacağınıza dair inancım sonsuz.

2- TO KILL A MOCKINGBIRD (Bülbülü Öldürmek)
1962 yılında Harper Lee’nin aynı isimli eserinden uyarlanan film siyah beyaz bir klasik olsa da asla eskimeyecek bir öyküye sahip. Gregory Peck’e en iyi erkek oyuncu Oscar’ını kazandıran film ırkçılığa getirdiği söylemlerle iddialı bir çalışma. Listemdeki diğer filmlerden daha ciddi bir duruşu ve çocuk tarzından uzak bir kategorisi var. Ancak bir zenciyi savunmak zorunda kalan beyaz bir avukat ve muazzam bir baba olan Atticus Finch’in çocuklarıyla kurduğu diyalog için ve bir babanın bir çocuğa insan olmanın onuruna dair öğrettikleri için asla kaçırılmaması gereken bir yapım.

3- FINDING NEMO (Kayıp Balık Nemo)
2003 yılının en iddialı filmlerinden olan Kayıp Balı Nemo çok hoş bir görsel seyirlik olmasının yanı sıra çocuklardan çok büyüklere mesajı olan sevimli bir animasyon. Aşırı korumacı bir baba olan Marlin isimli palyaço balığının oğlu Nemo’yu arayışı sırasında yaşadıklarını ve Nemo’nun hayata dair öğrendiklerini çok eğlenceli bir dille anlatan animasyon yıllarca şöhretini koruyacak bir klasik.

4- FLY AWAY HOME (Eve Uçuş)
1996 yılında gösterime giren film 13 yasındaki bir kızın, kaybolmuş kaz yumurtalarıyla oynarken yumurtalardan çıkan yaban kazlarının ilk gördükleri canlı olma nedeniyle onu anneleri sanmaları yüzünden bir mucit olan babasıyla onlara uçmayı öğretmek ve göç mevsiminde hayatlarını kurtarmak için güneye götürme çabalarını konu alıyor. Benim de on üç on dört yaşlarında gördüğüm film hiç unutamadığım çok güzel bir seyirlik.

5. TONARI NO TOTORO (Komşum Totoro)
1988 yapımı anime, ünlü Japon anime üstadı Hayao Miyazaki’nin en güzel çalışmalarından biri. Hastanede yatan annelerine yakın olmak için hastaneye yakın bir eve taşınan baba ve iki küçük kızının evlerinin yakınındaki ormanda keşfettikleri sihirli yaratıklarla arkadaşlıklarını konu alan anime aile hakkında da anlamlı söylevler veriyor.

6- BRIDGE TO TERABITHIA (Terabithia Köprüsü)
2007 yılının ABD yapımlarından olan Terabithia Köprüsü iki arkadaşın evlerinin yakınındaki ormanda yarattıkları fantastik dünyada büyüttükleri dostluğu anlatan, okul arkadaşlıklarına, öğretmenlere, ailelere ve en önemlisi dostluğa hoş dokundurmalar yapan hem hüzünlü hem de eğlenceli bir film.

Enid Blyton ve Çocuk Olmanın Büyüsü

Enid Blyton yazdıklarıyla çocukluğumun tamamını dolduran, benim çocukluğumdan çok uzun yıllar önce öldüğünü bilmeden mektuplar yazarak ulaşmaya çalıştığım, en sevdiğim yazardı. Öldüğünü ve sandığımın aksine bir bayan olduğunu öğrendiğimde yaşadığım hayal kırıklığını tarif edemem.
Henüz bir ilkokul çocuğuyken şehrimizdeki tek ikinci el kitap dükkânından bulabildiğim tüm kitaplarını kiraladığımı hatırlıyorum. O dükkânın rutubet, küf ve eskimiş kâğıt kokusunu elime eski bir kitap aldığım her zaman duyumsar, çocukluğumun tamamını dolduran o eğlenceli kitap saatlerini anımsarım. Neden bilmem, hiçbir kitap çocukken okuduklarımın hazzını vermiyor artık. Aynı hazzı almak umuduyla o parçalanmış küf kokulu saman kâğıdından Enid Blyton kitaplarını yeniden elime alsam da artık gözlerimi doldurmaktan fazlasına yaramıyorlar.
Gizli Yediler, Afacan Beşler, Yaramaz Kızlar, Serüven Çocukları gibi benden çok daha önce çocuk olanların dahi bildiği muazzam çocuk kitapları serilerinin yazarı olan İngiliz yazar Blyton’un basılmış 700 kitabı bulunuyor ve Agatha Christie ve William Shakespeare’den sonra eserleri en çok dile çevrilen yazar olarak biliniyor. Günümüzde bile hala çok sevilerek okunması, yazarın 19. yüzyılın sonlarında yaşarken yazdıklarının bile ne kadar evrensel olduğunun elbette ki çok açık bir kanıtı.
Enid Blyton kendisini okumuş her çocuğun çocukken kitap kurdu, büyüdüklerinde ise iyi bir okuryazar olarak hayatlarına devam etmesini sağlamış, ismini hep dolu gözlerle andırmış bir çocukluk kahramanıdır. Çocuklara, hayal kurmayı, gerçek dünyadan arada bir kaçacak bir kapı bulmayı, o kapıya parolalar koymayı, hayatı, dostluğu, istemeyi, başarmayı, yemeden karameli, içmeden zencefilli gazozu, en önemlisi kitabı sevmeyi öğretmiş yegâne insanlardan biridir. Bugün bir şeyler yazıyorsam ve hala okuyorsam onun payı çok büyüktür.
Hala sakladığım kitapları benden sonra da çok çocuğun okuyabilmesini hayal ediyorum ancak ne yazık ki günümüzde içinde fantastik unsurlar barındırmayan kitaplar çok az rağbet görüyor. Çağın hızlı değişimiyle yazın ve edebiyat modası da farklı bir boyuta taşınıyor. Özellikle tüketim çılgınlığının hedefindeki alanın en büyük kısmını kaplayan çocuklar, edebiyat dünyasında da yavaşlatılamaz bir değişime yol açıyorlar. Bilgisayar oyunları, görsel efektlerle süslenmiş sinema filmleri, sihir ve büyü temalarını işleyen televizyon dizileri oldukça birkaç çocuğun bin sekiz yüzlü yıllardan kalma maceraları etkileyici olamayacak gibi duruyor olabilir. Ancak da bu dünyanın yenilerinden çok ayrı olan büyüsünü de korumak şüphesiz bize düşüyor.
Bu hızlı değişimin karşısında değilim. Ne de olsa bütün edebiyat eserleri geçmişten besleniyor, bu fantastik sihir hikâyeleri zamanımızdaki çocukları nasıl cezbediyorsa, beni de aynı şekilde etkiliyor. Ama şimdiki çocukların içinde “büyü” olmayan bir şeyin büyülü olamayacağına dair besledikleri inanç açıkçası beni üzüyor ve şaşırtıyor.
Tırnaklar yenerek, yeni bir maceranın beklentisi içinde, yorganların altında el fenerleriyle okunan kitaplar, kitap biter bitmez dalınan hayaller, ardından arkadaşlarla kurulan oyunlar, resim defterlerine çizilen kitap kahramanları…
Aslında çocuk olmaya ve çocuk zihnine dair her şeyin başlı başına bir sihir olduğunu anlatmanın gecikmişliği içindeki yetişkinler…
Bir çocuğa eskimiş saman kâğıdından kitapları koklayabilmenin, filmi olmadan bir kitap kahramanını hayal edip çizebilmenin, büyülü bir dünyayı kendi başına yaratmanın nasıl bir şey olduğunu anlatamayacak bir yetişkin olmaktan, karşımdaki çocukların bunu anlayamayacak kadar yaratmadan soyutlanmasından, daha doğrusu onlara yapacak hiçbir şeyin bırakılmayıp hazır sunulduğu günümüz zamanında bu hazırlığın tembelliğine kendimi kaptırıvermekten korkuyorum.
Benim çocuklarım da Enid Blyton’a mektuplar yazsın istiyorum.
Benim çocuklarım da afacan beşleri, gizli yedileri, serüven çocuklarını gerçek bir arkadaş gibi sevsinler istiyorum.
Sen hep büyülü kal istiyorum Enid Blyton, çocuk olmanın büyüsü sende kalsın. Kitaplarının kapağını açtığımızda gözlerimiz dolarken karşımızdaki küçük çocuk bizi hep anlasın.
Zencefilli gazozun tadı hep sende kalsın…

20 Mart 2009 Cuma

Truman Capote

Çağdaş Amerikan edebiyatı deyince akla gelen ilk isimlerden biri şüphesiz Truman Capote olacaktır. Edebi kişiliğinden ziyade döneminin Amerikan sosyetesine malolmuş kişiliği, cinsel tercihi ve skandallarıyla meşhur olsa da Capote türünün en iyi yazarlarından biriydi. Romanlarının yanı sıra röportaj, gezi notları ve film senaryoları alanında da özgün eserler verdi.
Capote birçoklarının zihninde Tiffany’de Kahvaltı isimli eseriyle yer etti. Eserin film uyarlamasında Audrey Hepburn’un canlandırdığı Holly Golightly karakteri günümüzde bile hala birçok kadının favorisi olmaya devam etti.
Bana kalırsa okuma fırsatı bulduğum üç kitabı arasında (Tiffany'de Kahvaltı, Soğukkanlılıkla, Başka Sesler Başka Odalar) en iyisi Soğukkanlılıkla’ydı. Sıradan bir cinayet öyküsünü çok sade, gündelik bir dille anlattığı roman, insanın kendini duygusal bir tavırla kötü karakterlerle özdeşleştirebildiği çok başarılı psikolojik tahliller içeriyordu. Capote’un romanın uyarlandığı gerçek hikâyenin karakterlerinden Perry Smith’e eşcinsel bir aşk beslediği iddia edildi. 2005 yılında Philip Seymour Hoffman’a Oscar ödülü kazandıran Capote filminin Truman Capote rolü de bunu anlatır nitelikteydi ki filmin baş konusu “Soğukkanlılıkla” romanının yazım sürecini ele alıyordu. Soğukkanlılıkla ve Capote’un hayatı birçok sinema filmine de konu oldu. Soğukkanlılıkla 1967' de Richard Brooks tarafından birebir filme aktarıldı ve çok beğenildi. Yine 2006 yılında Capote’un biyografisini konu edinen Infamous isimli film Douglas McGrath tarafından çekildi. Filmde Capote’u Toby Jones canlandırırken Sigourney Weaver, Gwyneth Paltrow, Sandra Bullock gibi ünlü oyuncular Jones’a eşlik etti.
Capote’un şaşalı lüks yaşamı, bir statü savaşına dönüşen partileri, alıp başını yürüyen şanına rağmen yalnızlığı edebiyat dünyasının hep ilgi alanı oldu. Capote kendini o kadar yalnız hissediyordu ki kendini içkiye ve uyuşturucuya vurdu. Ne şöhret içindeki hayat, ne kariyer, ne de eserleri içindeki boşluğu doldurabildi. Öyle ki yüksek dozda ilaç alıp bir çok sanatçı gibi genç sayılabilecek bir yaşta ölmeyi seçti.
Popüler kültür malzemesi olmaya çok uygun tercihleri yüzünden yazdıklarından ziyade yaşadıklarıyla meşhur olan yazar günümüzde hak ettiği ilgiyi hiç görmedi. Oysa sosyetenin sığlığında bir ışık gibi parlayan yazar, muazzam bir gözlemci ve karakter portresi betimleyicisiydi. Böylesine sade bir dil kullanarak bunu pek az yazar başarabildi.
Tek eser veren ve yazarın en iyi dostu olan Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek isimli romanındaki silik çocuk kahramanı Dill’i sevenler Capote’u da hep sevecekti.

19 Mart 2009 Perşembe

2009 TEGV Teleton Kampanyası‏

2006 yılının yazından beri Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı, Yalova Hayat Mahallesi Öğrenim Birimi'nde gönüllü eğitmen olarak çalışmaktayım. TEGV'in kendi bünyesine destek amaçlı olarak başlattığı kampanya doğrultusunda biz gönüllülere gönderdiği bir e-postayı paylaşmak istiyorum.

Değerli Gönüllümüz,
Bu yıl 23 Nisan Teleton kampanyamızı, etkinliğini daha da artırmak için tüm Nisan ayına yaymaya karar verdik. Ay boyunca birçok etkinlik düzenlemeyi ve farklı birçok mecra kullanmayı planlıyoruz. Bunlardan biri de facebook. Bir cause da başlatacağız ama öncesinde profil resimlerinizi ekteki çocuklarla değiştirip, kişisel status bölümüne de Bir Çocuk Değişir, Türkiye Değişir. TEGV yazabilirseniz ve tüm tanıdıklarınızı yönlendirebilirseniz büyük katkısı olur. Bunu hemen yapabilirsiniz. Şimdiden teşekkürler.
Çocuk resmini buradan edinebilirsiniz.

Sevgiler,
Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı
Gönüllü Koordinasyon Merkezi-Kurumsal İletişim Departmanı

6 Mart 2009 Cuma

Neymiş...

Neymiş, bundan sonra başucumuzdaki komodinin üstünde kitap bulundurmuyormuşuz. Neymiş, sevgili arkadaşlarımızdan biri koltuğumuzun kenarına oturmuşken, biz boş bulunup ayağa kalkabilir, bir diğer sevgili arkadaşımızın komodinin üstüne koyduğu kahve fincanını kitaplarımızın üzerine devirmesine sebep olabilirmişiz.
O kitaplardan biri, yazarı olan sevgili hocamızın, bizim için imzalamasından dolayı kıymetli bir kitap olabilirmiş. Bir diğeri de sadece Can Yayınları’na ait kırmızı kalpli beyaz kitaplardan oluşan rafta, altı kahve lekesi olmuş artık çirkin bir Pascal Quignard kitabı olabilirmiş. O hırsla önce koltuğun kenarına oturduğu için dengesini kaybeden arkadaşıyla, ardından kahvesini komodinin üzerine koyan arkadaşıyla, ardından da bizzat kendisiyle kavga edebilirmiş insan. O hırsla burnundaki kahve kokusunu yok etmek için koca bir limonu kabuklarıyla yiyip midesini bozabilirmiş. Sonra da bir hafta içinde art arda kaybettiği iki beta balığını klozet deliğinden balık cennetine yollarken “bile” değil de, iki kitabı kahveyle ıslandı diye ağlayabilirmiş. Sırf kahve lekesi yüzünden geçmişine dair tuhaf çıkarımlar yapıp gözyaşı dökebilirmiş. İnsan sırf bu yüzden çok, çok, böyle acayip, tarifsiz bir şekilde sinirlenebilirmiş yahu. Zamanı geri alabilse o kitapları oraya koymayacağını hesap edermiş. Kapıları çarparmış, saç tokasını kırarmış… Çok kızarmış, çok…
İnsan yaparmış… Sanki o kahve o kitaptaki insanların üstüne dökülmüş gibi kendini sorumlu kılarmış bundan. Bütün sorumluluklarını pervasızca bir yana bırakıp bir yığın kâğıt için hem kalp kırar, hem de oturup bunları yazarmış.
Bazen insan kâğıtlardaki ruhları, siluetleri, onlarda yaşayanları daha mı çok severmiş ne…
Yoksa başka bir şey mi bu kızgınlığın sebebi, bilmezmiş…

2 Mart 2009 Pazartesi

Anlaşılamamış Dahi: Nikola Tesla

Kendi adıma bilimsel icatlardan pek anlamam. Hele ki elektronik olanlardan hiç anlamam, hatta kendileriyle sorun yaşamakta üstüme yoktur bile diyebilirim.
Ama Nikola Tesla deyince bütün alternatif akımlar durur. :)
Tesla’nın adını mutlaka ki duymuşsunuzdur. Şu ana kadar kullandığımız bütün elektronik alet aksamının babası olarak bilinen ancak ne hikmetse adı Thomas Alva Edison’un yanında unutulmaya yüz tutmuş 19. ve 20. yüzyılın en büyük mucidi ve mühendisi Sırp asıllı bilim adamı Nikola Tesla’dan bahsediyorum.
Size elbette ki Nikola Tesla’nın bir bilim adamı olarak yaptıklarından söz etmeyeceğim zira dediğim gibi pek anladığım bir mevzu değil. Benim değineceğim kısım Tesla’nın bir bilim adamına çok da uymayan aykırı karakteri, bütün sinemacı ve edebiyatçıları cezbedecek özgeçmişi ve hayat tercihleri ile ilgili olacak. Yalnız ne yazıktır ki bütün bu cazibesiyle birçok eserde adı geçmesine rağmen Tesla adına yapılmış elle tutulur bir eser neredeyse yok. (Bkz: Ay Sarayı (Paul Auster), Empati (Adam Fawer), Filmler: The Prestige, Coffee and Cigarettes)
Tesla papaz bir babanın ve okuma yazma bilmemesine rağmen eş dost arasında pratik ev aletleri mucidi olarak bilinen bir annenin ikinci çocuğuydu. Abisini genç yaşta kaybetti. Annesinin haklı desteği ve babasının kösteğiyle mühendis olmayı tercih etti. Bilimsel eserleri okuyabilmek için bildiği Sırpça ve Almanca yanında İngilizce, Fransızca ve İtalyanca da öğrendi.
Tesla’nın çalışmalarına bakınca muazzam bir dahi olduğunu anlamayacak kimse yoktu. Ancak başta Edison olmak üzere birçok çevre tarafından dışlandı. Edison’un ticari çıkarları ve kendisinden çok genç olan bu mucide beslediği kıskançlık yüzünden onu geri planda bırakmaya çalıştığı ve Tesla’ya ait birçok çalışmanın altına kendi adını yazdırdığı söylendi.
Nikola Tesla Einstein’ın bile teorilerini çürütebilecek, görünmezlik üzerine çalışmayı deneyecek, kitle imha silahlarından, enerjiyi kablosuz dağıtmaya kadar zamanının ütopik görünen bir çok çalışmasında başarılı gelişmeler elde eden, muazzam bir dahiydi.
En iyi arkadaşı Mark Twain’di. Bir edebiyat dostu, bir vejetaryen, bir obsesif kompulsif, bir aseksüel, bir sinestetikti. Öyle ki:
Başladığı bir şeyi bitirme takıntısı yüzünden Voltaire’nin ciltlerce eserini okumak zorunda kalır. Temizlik takıntısı vardır, yalnız başına yemek yer ve yemekten önce kullanacağı her türlü kaşık, bıçak vs. nesneyi tek tek sildirir. Her işini üçün katları şeklinde yapar. Üçe eşit bölünen rakamlı otel odalarını tercih eder, insanlara dokunmaktan nefret eder, böyle bir mecburiyet halinde ellerini yıkar. Mücevherlerden, inci takılardan, yuvarlak nesnelerden ve saçlardan hiç haz etmez, onlara dokunamaz, hatta bakamaz.
Temizlik konusundaki bütün titizliğine rağmen güvercinleri çok sever, onların odasına rahatça girip çıkabilmeleri için camını açık bırakır. Sıklıkla güvercinlerin olduğu parkları ziyaret eder, güvercinler için özel yemler getirtir.
Bilindiği kadarıyla hiçbir kadınla ilişkisi yoktur. Hayatı boyunca evlenmez. Ancak bir dostunun evine sıklıkla misafirliğe gelen bir bayanı uzaktan da olsa piyano çalarken izlemek için özellikle fırsat yarattığı söylenir.
Boyu iki metreye yakındır. Her zaman çok şık giyinir, zayıf, kırılgan yapılı biridir, çok nazik, çok ince düşüncelidir. Çok az yer ve çok az uyur. Bütün kırılgan yapısına rağmen vücudunda binlerce voltluk elektrik akımını taşıyabildiği rivayet edilir.
Aşırıya varan sinestetik özelliği yüzünden ağır nevrozlar geçirir. Binlerce kilometre ötedeki şimşek çakmasından, başka bir odadaki saatin tıkırtılarına kadar her türlü sese aşırı hassastır. Önsezileri aşırı gelişmiştir. Bazı şeyleri çok önceden hissedebilir.
Nikola Tesla yaşı ilerledikçe inzivaya çekilir. Nevrozları giderek ağırlaşmaya başlar, kendini beyinle ilgili çalışmalara verir, düşüncenin tıpkı televizyon gibi bir ekrana yansıtılabileceğine inanıyordur. 86 yaşında öldüğünde beş parasız ve sefalet içindedir.
Nikola Tesla hakkında yazılmış ve Türkçeye çevrilmiş en detaylı biyografik eseri Aykırı Yayınları’nda bulmanız mümkün. Eser, Tesla’nın kişiliği ve bilimsel çalışmaları hakkında kısmen de olsa bizi aydınlatabiliyor. Margaret Cheney tarafından yazılan kitap, “Tesla-Anlaşılamamış Dahi” adıyla dilimize uyarlandı. Ayrıca 2006 yılında Christopher Nolan’ın başarılı sinema filminde illüzyonistler için elektrik akımlarıyla çeşitli çalışmalar yapan mucit rolüyle, İngiliz aktör David Bowie’nin bedeninde hayat buldu. Ülkemizdeki birçok sinemasever de ne yazık ki, onu bu şekilde tanıma fırsatına erişti. :)
Sizlere Tesla’nın bilimsel kişiliği hakkında çok daha fazla bilgi vermek isterdim ancak bu epeyce vakit ve bilimsel algılama kabiliyeti gerektirecekti. Yine de birçok internet sitesinde, bilimsel içerikli dergide ve Margaret Cheney’in eserinde aradığınızı bulmanız mümkün. Sizi daha fazla anlayamadığım için özür dileyerek benden bu kadar demek durumundayım değerli Nikola Tesla.

Kaynakça: Anlaşılamamış Dahi – Nikola Tesla – Margearet Cheney, Çev: Okhan Gündüz (2002)