18 Ağustos 2009 Salı

Dekoratif Vitrin Süsü


Bugün içeriğinin ilgimi çekmesinden dolayı daha önce hiç okumadığım için hiç de ilgi duymadığım bir yazarın kitabını aldım. Elif Şafak’ın "Aşk" isimli muazzam pembe renkli kapaklı romanı şu an elimde. Henüz okumadığım için kitabın içeriğini eleştirmeyeceğim, ama edebi bakımdan ortalamanın altında bir kitap olmadığı kanaatindeyim.
Ancak eleştireceğim başka bir şey var: Elif Şafak hanımın kitabı için yapılan korkunç pazarlama stratejisi… Kitap özellikle ülkemizde pek saygı değer bulunacak bir konu işlediği halde eserin görüntüsü çok kötü bir yanılsılamaya sebep oldu. Çünkü kitap için seçilen kötü bir tondaki pembe renk ve kapaktaki kalp resmi kitabın beyaz dizi cinsinden şatafatlı bir aşk öyküsü olabileceği izlenimini uyandırdı. En kötüsü de kitabı renginden dolayı satın almak istemeyen erkek okurlar için bir de gri renkli baskı çıkarıldı. Sırf bir kitap satsın diye yapılan bu berbat ayrımcılığın savuncası ne olabilir? İşte bu: Dekoratif vitrin süsü isteyenlere pembe ve gri şeklinde mobilyalarına uygun alternatif renkler sunduk. Kitabı görenler içinde Barbie ve Ken aşkı var sanabilir tabi ama biz tasavvuf anlatıyoruz aslında. Ben kanal kanal gezdim anlattım size. Barbie isteyenlere pembe, Ken isteyenlere gri de yaptık. Ama tasavvuf anlatıyoruz yani…
Bu izlenimi bırakmaya değer miydi gerçekten?
Elif hanım umarım yazdıklarınızla bu söylediklerimin yarısını ağzıma tıkarsınız. Ama bunu en fazla yarısı için yapabilirsiniz. Nitekim yirmi liramın üstüne hiç olmazsa bir bardak soğuk su olmanıza gerçekten ihtiyacım var.
Not: Ortalamanın altını üstünü sağını solunu tüketecek kadar bol vaktim var evet. Hala iş arıyorum ve harçlıkla geçiniyorum. Pembesinden aldım. Babam aldı. Yaşasın ortalama... Sen olmasan nasıl ölür bu vakitler...

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Zamanın Bıraktıkları

Hiçbir şey yemeden yapılan diyetlerin getirdikleri gibi zamanın bıraktıkları. Önce vücudunuzdaki suyu, sonra yağ dokusunu, sonra da kaslarınızı kaybetmeye başlarsınız. Siluetinizde sağlıksız bir güzellik vardır. Gelin görün ki günler sonra vücudunuz bu ağır diyet temposuna ayak uyduramaz ve bir yerlerde bayılıp kalırsınız.
Yoğun iş temposu ve sorunlar derken önce kendinize bir dakika bile ayırmadığınızı fark edersiniz. Önemli değildir çünkü kendinizi işe yarar hissediyorsunuzdur. Hızla akıp giden zaman içinde ne kendinize ne de başkalarına ayıracak bir dakikanız kalmıştır. İşsel sorumluluklarınızı zaman size yetişmeden çözerken içsel sorumluluklarınızı zamanın içinde bir yerlere bırakırsınız. Her şey yolunda gibi görünürken bir de bakarsınız ki bu içsel sorumluluklar geçmiş zamanın bir kenarına sıkışmış ve sıkıştığı yerden çıkaramayacağınız kadar büyümüştür. Ve zaman o sıkışıp kalan içselliklerinizin üstüne her geçen gün katlanan yeni birikintilerle akıp gidiyordur.
Tıpkı anlamsız diyetler gibi bedeniniz bu yaptığınıza katlanamadığında sürekli konuşmaya başladığınızı fark edersiniz. Anlatacak o kadar çok şey biriktirmiş, içinize, zaman boşluklarına o kadar çok çözülmeden atılmış bir şeyler sığdırmışsınızdır ki yıllarca anlatacağınız yığınlarınız olmuştur. Anlattıkça rahatlar boşalırsınız. O korkunç diyetin sonunda ılık bir tas çorba içmişçesine rahatlarsınız.
Ama gelin görün ki etrafınızdaki herkes sizin gibi biriktirme zamanındadır. Sizi dinleyecek kimse yoktur. Sizin gibiler varsa dahi onlardan da siz kaçarsınız. Şişman birinin bir diğer şişmana ne kadar faydası olabilir değil mi?
Sonuç mu?
Korkunç diyetinizin sonunda soluğu uzman bir diyetisyenin kapısında alacağınız gibi, aynı korkunçluktaki zaman birikintilerinizden kurtulmak için de soluğu uzman bir psikiyatrın kapısında alırsınız. Diyetisyenler size kibrit kutusu büyüklüğünde peynirler, psikiyatrlar da size kibrit kutusunda ilaçlar sunarlar.
Hadi bakalım kolay gelsin…

11 Ağustos 2009 Salı

The Fall

Uzun bir aradan sonra dönüşümü bir sinema filmiyle yapacağım. “The Fall” 2006 yılında gösterime girmiş Amerikan yapımı bir fantastik drama filmi. Ancak filmi ne yazık ki o tarihte ülkemizde görme fırsatı bulamadık. Ve yine çok yazık ki ben bu muhteşem hikâyeyi birkaç gün önce görme şerefine eriştim.
“The Fall” Hint kökenli reklam ve klip yönetmeni Tarsem Singh’in kayda değer ikinci uzun metrajlı sinema filmi çalışması. Singh daha önce Jennifer Lopez ‘in başrolünü üstlendiği “The Cell” isimli fantastik bilimkurgu çalışmasıyla ismini duyurmuştu. Yönetmenin çok fazla işe imza atmadığı düşünülürse muazzam bir bütçeyle çektiği filmi “The Fall” için yapımcıları ikna edecek bir kabiliyeti olduğu ortada.
“The Fall” ın başrollerini ülkemizde ismini “Pushing Daisies” isimli televizyon dizisiyle duyuran Amerikalı genç aktör Lee Peace ve Romanya kökenli, bütün oyuncuların performansını gölgede bırakacak kadar yetenekli küçük bir aktris olan Catinca Untaru paylaşıyorlar.
Film siyah beyaz ve sessiz sinemanın çok popüler olduğu 20’li yılların ortalarında Los Angeles’daki bir hastanede geçiyor. Film çekimleri sırasında belden aşağısının felç kalmasına neden olacak bir sakatlık geçiren bir dublör olan Roy, sevgilisinin de onu terk etmesiyle hayatından tamamen vazgeçen ve ölmek isteyen bir gençtir. Hastanede geçirdiği sıkıntılı günler sırasında meyve toplarken ağaçtan düşen ve kolunu kıran beş yaşındaki küçük kız Alexandria ile tanışır. Roy Alexandria için fantastik bir hikâye uydurur ve bu hikâye küçük kızın da katkılarıyla günden güne gelişmeye başlar. Aralarında Charles Darwin’in de bulunduğu altı adamın fantastik maceralarını içeren hikâye giderek hem genç dublör için hem de küçük kız için gerçekle hayalin birbirine karıştığı bir masala dönüşür. Ancak Roy’un bu hikâyeyi Alexandria’ya anlatmasının çok farklı bir sebebi vardır.
Film görsel efektlerle bezenmiş bir sinema şöleni kadar maliyete sahip olsa da bütün şık ve renkli görüntüsüne rağmen hiç efekt barındırmıyor. Çekimleri dört yılda tamamlanan film için ne kadar emek harcandığı ortada. Ayrıca Lea Pace rolüne adapte olmak için iki ay çekim ekibinden ayrı bir evde yalnız başına yaşamış ve böylece kariyerinin en başarılı performansını gerçekleştirmiş. Küçük Catinca’ya gelince; dokuz yaşında olduğu halde beş yaşındaki bir kızı canlandırmakta olduğu kadar, İngilizceyi çok az konuşabilen Alexandria’yı seslendirmekte de bir o kadar başarılı. Öyle ki aktris bu filmde kendi döneminin meşhur oyuncuları Dakota Faning ve Abigail Breslin’in ödüllere aday gösterilen performanslarından çok daha iyisini sergilemiş.
Hikâyenin gerisini size anlatarak büyüsünü bozmak istemiyorum. Ancak çok başarılı sanat yönetimi ve duygusal öyküsü sayesinde, güzel renkler eşliğinde muhteşem bir öykü izleyeceğinizin garantisini verebilirim. Beş yaşındaki küçük bir kızın yaşamaktan vazgeçmiş bir adamın hayatını değiştirmesine şahit olacağınız film yıllarca aklınızdan çıkmayacak. Daha fazla gecikmeden filmi edinmenizi ve bir an önce izlemenizi tavsiye ediyorum. İyi seyirler...