30 Eylül 2009 Çarşamba

Tavsiye ve Sorumluluk

Tavsiye vermek ciddi bir iştir. Tavsiye verirken bir doktor titizliğiyle çalışmak gerekir. Bir doktor hastalığın teşhisini ve tedavisini belirlemeden önce, hastanın sağlık geçmişini, rahatsızlığının boyutunu, bulgularını ve tahlillerini nasıl değerlendiriyorsa tavsiye veren kişi de aynı incelikle çalışmalıdır. Eh tabi, uzmanlık alanınız kardiyolojiyse eğer, göz hastalıklarıyla ilgili bir teşhis koymak durumunda kaldığınızda kardiyolojik bakış açılı bir tedavi yöntemi geliştirmeniz aşikar. Bunun nasıl bir sonuç vereceğini ise şansa bırakarak tahmin etmek mümkün. Sözcüklerin neler yapabileceğini herkes bilir.
Bazen iyi bir tavsiye verici olup olmadığımı soruyorum kendime. Normal insanlar için normal bir bakış açısı geliştirmeye çalıştığımda fazla yüzeysel olabiliyor, dolayısıyla politik davranabiliyorum. Bunun kadar olağan bir şey olamaz elbette. Peki karşılığında ne alıyorum?
Sırf kartvizitinde kardiyolog yazıyor diye tıp kitaplarındaki resimlerden öteye kalp görmemiş birinden kalbinizi tedavi etmesini isterseniz, o zatı alinin davranışlarının sorumluluğu da size aittir. Bir göz doktorundan kalbinizle ilgili tavsiye isterseniz, tavsiyeyi uygulamanız sonucunda olacakların sorumluğu size aittir. Neyi kime soracağınızı bilmiyorsanız, sorularınıza alacağınız cevapların sorumluluğu da size aittir. Her şeyi herkese sorduğunuz için, her şeye her türlü tavsiye verenlerin sorumluluğu yine size aittir.
Bu yüzden benden tavsiye isteyenlere gerçekten iyi bir tavsiye vereceğim.
İsteğiniz dışında size verilmiş sorumluluklar için Tanrı başta olmak üzere herkesi suçlayabilirsiniz. Diğerlerini bilemem ama onun bu konuda affedici olabildiğini duydum. Fakat kendinize ait kıldığınız sorumluluklar için başkalarını suçlamayı bırakın. Zorda kalınca herkes yalan söyler. Her tavsiye her zaman doğru tavsiye değildir. Tavsiyelerin altında yatan niyeti hiçbir zaman bilemezsiniz. Ben de dünyanın en iyi niyetli insanı değilim. Niyetimin sorumluluğu bana, verdiğim tavsiyeyi uygulamanın sorumluluğu size aittir.

22 Eylül 2009 Salı

Maraz

Dün üniversitedeyken kullandığım eski defterleri karıştırıyordum. Birinin arasında birbirine zımbalanmış eski birkaç fotokopi sayfası buldum. Sararmış, okunmaktan aşınmış, satır satır çizilmiş, güzel bir öyküye aitti sayfalar. Bir zamanlar bu öyküyü her yere yanımda taşıdığımı ve her fırsatta okuyup ağladığımı hatırladım.

Öykünün ismi: “Maraz”. Yazarı: “Emre Daşar”. Öykü 2005 yılında Kül Öykü isimli derginin dördüncü sayısında yayınlanmış.

İlk bakışta Erdal Öz’ün “Odalarda” isimli romanını hatırlatıyor üslubu. Onun gibi “sana” yazılmış cümlelerle başlıyor. Yazarıyla konuşuyor, okuyucusundan ziyade yazarına anlatıyor. Yazarın aynaya baktığı, kendiyle hesaplaştığı bir öykü dinliyoruz öykünün kendinden. Edebi tahliller yapacak kadar yetkin değilim. Bu yüzden öyküyü edebi anlamda değerlendiremeyeceğim. Ama o yetkinliğe sahip olsaydım da bu öyküye dilimi sürmezdim. Büyüsünü bozmazdım.

“Kendime bir hayat kurmaktansa başkalarınınkinin içini boyamak daha yakınımda oldu,” dediği satırın altını defalarca çizerken , “Bu yüzden yazar oldum ben, kendi hayatıma dokunamayınca başkalarınınkiyle oynayarak üzerimdeki elektriği attım,” dediğinde yazar olmanın bendeki anlamını sorgularken, “Öğrendiklerimle var olabileceğimi sanıyordum. Her öğrenmenin eksilte eksilte sileceğini henüz bilmiyordum,” dediğinde öğrenmenin bize yüklediği sorumluluğu düşünürken, “Hayat kendini bütün kitaplara dağıtıp, paylaştırmıştı,” derken onunla birlikte aradığım ipuçlarına takılıp düşmelerimin ardından döktüğüm gözyaşlarının büyüsünü bozmazdım.

Niye yıllar beni büyütürken, üzerime yığdıklarıyla belimi büküyor? Ne kadar daha yapacak bunu, yüzüm yere değene dek yüklediklerini taşımakla gurur mu duyacağım hala? Yoksa unutmak isteyerek, deve kuşu gibi başımı o toprağa mı gömeceğim? Neyi saklayacağım böyle, neden saklanacağım? En yakınımızdakiler gerçekten en uzağımızdakiler mi? Onlar mı saklandıklarımız?

Söylemek istediklerimi kendimden başka kimseye söyleyememenin marazı ne zaman elden ayaktan düşürecek beni? Ölecek miyim bu marazla, bilebilir miyim? Kendinle ilgili her şeyde, kendine söyleyip de başkalarına söyleyemediğin her şeyde hayatı suçladığında bu kolaycılık olmaz mı gerçekten? Gerçekten “hiçbir şey” mi olur bu?

Emre Daşar’ın aynasında kendi yüzümü görmenin dehşetiyle her gün baktım o öyküye. Yüzündeki sivilcenin iyileşmesini gözlemek isteyen biri gibi her gün baktım. Altını çizdiğim satırları defalarca okuyarak sivilcenin kabuğunu kanırttım. İyileşmesine engel oldum. Uzun zaman öylece durdu izi.

Sonra unuttum.

Dün yine hatırladım. İz orada duruyormuş baktığımı görmeyi unutsam da. Bütün gün aklımda o görüntü, zihnimde o satırlar…

“Kendi gerçeklerinden birini karşısına alan kişi kolay kolay yalancı olamaz.” demiş bize öykümüz Sayın Daşar. Şimdi kendimize nasıl yalan söyleyeceğiz, bu maraza olan sevgimiz…

Neyse…

15 Eylül 2009 Salı

Emek

Bazıları yazdıklarınız için sizi mahkûm ederler.
Bazıları da yazmak istediklerinizi içinize mahkûm…
Bundan üç ay önce yerel bir kültür sanat dergisi için bir makale yazdım. Dergiyi hazırlayan ajans benim yazımın bulunduğu sayıyı da hazırladıktan sonra kapandı. Ben de hali hazırda ajansın bulunduğu şehirden taşındığımdan çalışanlarla iletişim kurmadım. Birinin dergiyi çıktıktan sonra bana ulaştırması için de bir çaba sarf etmedim.
Bu gün dergiyi okuma fırsatı bulan bir arkadaşım yazımı göremediğini söyledi. Derginin internet yayınına bakınca ben kendi yazımı buldum. Ama onun bulamaması çok normaldi çünkü yazının herhangi bir yerinde adım yer almıyordu.
Muhtemelen dikkatsizlik sonucu gözden kaçırılmış bir ayrıntıdır bu. Ajans çalışanlarını az çok tanıdığımdan suçlama yapmak istemiyorum. Ama böyle ayrıntıların gözden kaçmaması gerektiğini bilmeliydiler.
Kırgınım, üzgünüm. Daha önce buna benzer çok şey yaptım. Bildiğini öğretmenin, kültürel birikimin, zevklerin, görüşlerin paylaşılmasının karşılığının maddi şekilde olması gerekliliğini savunmadım. İhtiyaç da duymadım. Kendiniz için yaptığınız bir şeyin karşılığında teşekkür almak fazladan, çok fazladan bir onurdur. Yaptığınız işle isminizin anılması ise koca bir ödüldür. Birkaç satırı yazabilmek için, kendinizden, vaktinizden, düşüncelerinizden ödün verdiniz. Çok da önemli değil belki ama, bu ödünü verebilmek için, yıllarca okudunuz, çalıştınız, kendinizi yazabilme yetisine getirdiniz. Buna inandınız. İşte işin asıl emeği buradadır. Bu emeğin karşısında sizin için en büyük ödül olacak “isminizi” istersiniz. İsteyemediniz tamam, ama beklersiniz. Bu gözden kaçacak bir ayrıntıya sığacak kadar değersiz bir şey midir? Yetkin değilsiniz belki, yayının şöhreti dikkate alınmayacak kadar ehemmiyetsiz, üstelik birkaç kişiden fazlasına ulaşmayacak… Siz, kendiniz için yaptığınızı bildikten sonra önemi var mı? Bir isim, oysa bir isim… Sizin için…
Bu daha önce bu blogda benzerini okuduğunuz bir yazının geliştirilmiş hali. Görmek isterseniz aşağıdaki bağlantıdan bakabilirsiniz. Ama adım yazmıyor, gerçi ben bile yazanın kendim olduğundan emin değilim. Zaten artık ben de o kişi olmak istemiyorum.

http://www.ozkaymak.com.tr/yillarveyollar/?id=3#/76

11 Eylül 2009 Cuma

Asya Dizileri

Kendime ayırmaya fazlaca vakit bulduğum şu günlerde, zamanımı garip işlerle çar çur etmeye başladım. Beni hiç de cezbetmeyeceğini sandığım Asya kökenli ülkelerin dizilerine takıldım.
İnternetten kolaylıkla erişebileceğiniz Asya kökenli dizilerin geneli Kore ve Japonya yapımı. Özellikle Kore ülkelerine ait olanlar hayli revaç görüyor.
Eğer sadık bir Kore dizisi izleyici değilseniz başlarda epey sıkılabilirsiniz. Zira uzunca bir süre birbirlerine fazlaca benzeyen oyuncuları ve üç heceli garip isimlerini ayırt etmeniz mümkün olmayabiliyor. Dillerinin getirdiği bir alışkanlıkla oyuncuların bir tiyatrocudan çok daha fazla mimik kullanmaları, abartılı oyunculukları ve seslerinin neredeyse çıngırdayan tınıları da sizi rahatsız edebilir. Ama alt yazıları takip etmekte sıkıntı yaşamayacağınızdan emin olabilirsiniz. Çünkü çok uzun ve çıngırdayan bir konuşmanın altında gördüğünüz genellikle kısa bir cümle oluyor.
Diziler çoğunlukla kendi ülkemizin dizileri ve Amerikan menşeili diziler kadar uzun sürmüyor. En fazla 20 en az 16 bölüm halinde yayınlanıyorlar. Bazı istisna diziler olmakla birlikte yine de 2-3 sezondan fazla sürenini görmedim. Ama inanın bizden çok daha fazla dizi çekiyorlar. Bir sezonu tamamlamadan dizilerini yayından kaldırmamaları ise bizim ülkemizde olmayan, emeğe ve seyirciye saygı konusunda ders verici.
Dizilerin büyük çoğunluğunun cezbedici bir hikayesi, ideolojik bir mesaj kaygısı ya da bir aksiyon döngüsü yok. Komik ya da dramatik olmaktan fazlasını amaçlamıyorlar. Bir sornaki sahnede ne olacağını bilmeniz çok mümkün. Öyküleriyle daha çok bizim altmışlı ve yetmişli yıllarımızın Türk filmlerinin andırıyorlar. Ama naiflik konusunda bizimkilerden çok daha su götürmez oldukları ise açıkça ortada. Her dizinin odak noktası olan aşk hikayelerinin işlenişindeki aptallığa varan saflık hikaylerin inancılığından çok şey çalıyor. Ama gelin görün ki bu halleriyle çocukluğumuzda izlediğimiz çizgi filmlerin havasını yansımakta epey başarılılar. Belki de internette dolaşan binlerce hayranın bu dizileri takip etmedeki ısrarı sırf bu yüzdendir.
Ulaşabildiğim bütün dizilerden iki üç bölüm izlemeyi başarabildim. Hiç birini sonuna kadar tamamlayamadım ama bu kadarıyla bile çok eğlendim. Hatta izlemesem bile bir dizi genelde bilgisayarımın arkasında açık duruyor ve onların çıngırdayan seslerini dinliyorum. Ayrıca dikkatimi çeken bir şey de Asyalıların gençliklerini uzun yıllar korumaları. Neredeyse hiç yaşlanmıyorlar denebilir. Birini, kendileri söylemedikçe on beş yaş daha yaşlı birinden ayırmanızın mümkünatı yok. Bunu nasıl başarıyorlar bilmiyorum ama dizileri izlerken bolca tanıma fırsatı bulacağınızdan emin olduğum yemek kültürlerinden kaynaklanabilir. Bizi hiç cezbetmeyecek garip bir yeme alışkanlıkları var. Ancak kültürlerine ve geleneklerine ne kadar bağlı olduklarını bu naif dizilerden anlayabilir ve bunlar sayesinde epeyce şey öğrenebilirsiniz.
Bu diziler bir çokları gibi beni de cezbetti. Uzağımızdan yakınımızdan geçmeyen kültürleri, alışkanlıkları, saflıkları, çizgi film karakterini andıran halleri, sesleri, mimikleri, renkleri, neredeyse küçük bir çocuğu ekrana kilitleyen reklam filmleri kadar bağlayıcı olabiliyor. Bilemiyorum belki de günümüzdeki görsel yapımların mesaj kaygılarını ve deşifreciliğini taşımadıkları ve gerçekten masalsı denecek şekilde uzaklaştıkları içindir.
Kore dizileri hikayelerinin bir kısmını da Kore’de “manwha” adı verilen manga çizgi romanlarından alıyorlar. Ancak bu kültürü Japon mangasından edinen Koreliler Japon mangası ve animesi boyutuna henüz ulaşmış değiller. Gerçi bu yolda hızla ilerleyeceklerine şüphe yok. Kısa bir anime sözlüğü ne dediğimi anlamanızda size yardımcı olacaktır.

Anime Sözlüğü

Anime : Animasyon'un Japoncası.Dolayısıyla anime dendiğinde herhangi bir animasyon kastediliyor, ancak elbette diğer ülkerlerde bu sözcük sadece Japonya'dan çıkan animasyon filmler için kullanılıyor.ABD'deki çizgi film geleneğinin aksine anime'nin hedef kitlesi ille de çocuklardan oluşmuyor.
Shojo : Genç kız pazarını hedefleyen anime/manga türü.
Shonen : Genç erkek pazarına hitap eden anime/manga türü.Daha çok aksiyona odaklanıyorlar.
Manga : Japonya'dan çıkan, hareketli, hareeketsiz bütün çizgilere manga denmesi, yaygın bir yanlış.Manga , Japoncada çizgi roman demek ve pek şaşırtıcı olmayan bir şekilde , sadece çizg, romanlar için kullanılıyor.Animasyonlar içinse, anime sözcüğü kullanılıyor.Bu temel ayrımın dışında, manga ve anime birbirini epey besleyen iki dünya ; uyarlamalara, bir kolda çalışanın öbür kolda da çalıştığına sıkça rastlanıyor.
Manga-ka : Manga, yani çizgi roman yaratıcısı, çizeri.
Manwha : Japon mangasını hayli andıran Kore çizgi romanı.
Dojinshi : Hayranlar tarafından çizilen manga. Dojinshi çizerlerinin profesyonel manga çizerleri haline gelmesi ender görülen bir durum değil.
Hentai : Erotik içerikli manga ya da anime.

Anime sözlüğü kaynakça: http://sineasya.com/

7 Eylül 2009 Pazartesi

Patrick Süskind - Güvercin

Bakıyorum da bu ay blog yazarı olarak birinci yılımı doldurmuşum. Verdiğim sözü tutamasam da bana süreli yayın abonesi gibi davranmayan bütün takipçilerime çok teşekkür ederim.
Uzun zamandır aklımda olup da bir türlü yazmaya fırsat bulamadığım bir konu var. Yakın zamanda başıma gelen bir hadiseden bahsedeceğim.
Hani okumayı sevenlerin keşke bunu ben yazsaydım dediği öyküler veya romanlar vardır. Mesela hayalinde bir çocuk kitabı yazmak olan ben, Cornelia Funke, Enid Blyton, J.K. Rowling gibi çocuk edebiyatı yazarlarını uzunca bir süre hayranlıkla ve hasetle okudum. Bir de Patrick Süskind’in “Güvercin” isimli öyküsünü… Öykü yazarın “Koku” isimli romanından sonra eleştirmenler ve okurlarca ağır eleştiriler aldıysa da yazarın okuduğum eserleri içinde beni en çok etkileyen bu uzun öykü oldu. Tamamen tesadüfler üzerine kurulu öykü, monoton bir yaşamın nasıl değişebileceğiyle ilgili okuyucuya farklı bir boyut sunuyor. Tesadüfler üzerine kurulu her şeye çok meraklı olan beni de, haliyle ayrı bir cezbediyor.
Öyküde kısaca, bir çatı katında, tek düze bir yaşam süren banka bekçisi Johnatan Noel’in evine giren güvercinin onun bütün hayatını alt üst edişi ve bekçinin yaşadıkları anlatılıyor.
Noel’in psikoz boyutlarına varan rahatsızlığı kadar olmasa da bir güve kelebeği de benim bir haftalık yaşamımı zehir etmeyi başardı. Kocaman kahve ve turuncu renklerde güzel bir güve kelebeği odama girdi ama ben onu bir türlü yakalayıp çıkaramadım. Gece kör uçuş yaptıkları için sürekli yüzüme konuyordu ve ben uyku sersemi ne olduğunu anlayamadığım için tepinerek uyanıyordum. Yüzüme konmaya çalışmadığı zamanlarda ise oraya buraya girerek ses çıkartıyordu ve ben onu yakalamak için gecelerce ışığı açıp oturdum. Uyku düzeni denen bir şey kalmayınca sinirlerim bozuldu. Ama gece inatla yüzüme konan kelebeği bir türlü yakalamayı başaramadım. Başka odalara gidip uyumayı denedim olmadı. İşin garibi gündüzleri de bir türlü bulamıyordum onu. Ve evde asosyalleşme yolunda ilerleyen bendeniz kelebekle resmen psikolojik bir savaş vermeye başladım. Onu gördüğüm yerde yakalamak yerine dik dik bakıyordum. O arada Patrick Suskind’in kitabını tekrar okudum. Güvercinin Noel’e yaptıklarını hatırlayınca tekrar dehşete düştüm ve kelebekle soğuk savaşımı bırakıp sıcak bir açmaya karar verdim. Ama kurtuldu, annem onu yakalayıp atınca ikimizin kabusu da sona erdi.
Bu size tuhaf gelmiş olabilir ama öyküyü okursanız ne demek istediğimi anlayacaksınız. İnsan toplumsal yaşamdan uzaklaştıkça paronayaklaşmaya ve kaygılarını çok farklı yönlendirmeye başlayabiliyor. Bir kelebek, bir güvercin, aklınıza gelmeyecek herhangi bir nesne düşüncelerinizi bambaşka bir boyuta taşıyabiliyor. Kendinizi sorgulamanıza, hatta sorgulama nedenlerinizi değiştirmenize yol açabiliyor. Eseri bu anlamda değerlendirerek okursanız farklı bir bakış açısı yakalamanız mümkün. Tabi kendi paronayalarınızı anlamlandırmaya ihtiyacınız varsa.
İyi okumalar…