26 Ekim 2009 Pazartesi

Hastane Dizileri Antolojisi

                                                                                                                             
Kendi çapımda hazırladığım antolojiler serisine, hastane dizileri ile devam ediyorum.
Yirmi dört yıllık ömrünün uzunca bir dönemini hastanelerle içli dışlı geçiren biri olmamdan sanıyorum, hastane dizileri hep ilgimi çekmiştir. Ülkemizdeki televizyon dizileri hastane unsurunu genelde en acılı drama sosu olarak öykülerin içine yedirseler de, Amerikan menşeili televizyon yayıncılığı kültüründe hastane unsuru sostan ziyade başlı başına bir yemek olarak sunuluyor. Müptelası bol hastane dizilerinden ülkemiz yapımcıları da zaman zaman nasiplenmek istiyor. 1993 yılında özel bir televizyon kanalında gösterilen Zeki Alasya, Metin Akpınar, Sema Yunak gibi isimlerin başrolleri paylaştığı “Hastane” dizisi ve Amerikan kökenli “Greys Anatomy” dizinden uyarlanan 2006 yapımı “Doktorlar” dizisi bu furyanın ülkemizdeki orta karar çalışmalarının arasında yer alıyorlar.
Ama ben listemde TV dizisi sektöründe de sinema sektöründe olduğu gibi bayrağı elinde tutan hastane merkezli Amerikan dizilerinin birkaçından bahsedeceğim.

1- ER (1994 - …)

TV dizilerinin en uzun soluklu dizilerinden biri olan ER, Chicago'da bir hastanenin acil servisinde çalışan hemşire ve doktorların ve oraya gelen hastaların hikâyelerini anlatmaktadır. George Clooney’i şimdiki şöhretine kavuşturan yapım uzun yıllar boyunca değişen kadrosuna rağmen başarısını sürdürmüş, yayınlandığı dönem boyunca aralarında Emmy ve Golden Globe’un da bulunduğu 109 ödül almış, 232 ödüle de aday gösterilmiştir.

2- Chicago Hope (1994 – 2000)

ER ile aynı dönemde yayınlanmaya başlayan dizi kuşkusuz ER kadar başarılı olamamıştır ancak türü içinde adını hatırlatmayı başarmıştır. Chicago Hope isimli hastanede çalışan bir grup doktorun hikâyelerinin anlatıldığı dizinin başrollerini Türk izleyicilerin “Flamingo Yolu” isimli diziden hatırlayacakları Mark Harmon, Oscar’lı oyuncu Alan Arkin’in oğlu Adam Arkin ve Mandy Patinkin paylaşmışlardır. Drama öğesini ve fantastik unsurları mesleki öğelere yedirme konusunda dengeyi sağlayamayan dizi birçok ödül aldıysa da ER gibi uzun soluklu olamamıştır.

3- Scrubs (2001 - …)

Scrubs tarzı ile mesleki bir dizi olmaktan uzaklaşsa da komedi ve sit com unsurlarını ciddi dramlar içeren hastane mekânına yerleştirme konusunda çok başarılı olmuştur. İyi arkadaş olan üç stajyer doktorun otuz dakikalık hikâyelerinin anlatıldığı her bölüm hem başarılı bir yönetmen hem de aktör olan Zach Braff’ın canlandırdığı “Dr. John Dorian” karakterinin anlatımıyla dinlenir. Hastane dizilerinden hoşlanmayanları bile cezbeden dizi türünün örnekleri arasında komedi tarzıyla şimdilik tektir.

4- Greys Anatomy (2005 - …)

Greys Anatomy cerrahi bölümünde staj yapan genç doktorların ve hocalarının mesleklerinden ziyade ilişkilerini konu alan bir dizidir. Bu anlamda şahsımı cezbetmeyen dizi doktorluğun güç barındıran bir meslek olduğu düşünülürse gücün içindeki aşk dramlarını yansıtmaya daha hevesli görünmektedir. Kendi türü içinde başarılı olup ödülleri toplasa ve ülkemizde Doktorlar adı altında yayınlanan vasat ama reyting anlamında başarılı bir uyarlamasının izlenmesini sağlasa da listemin içindeki en sevimsiz hastane dizisidir.

5- House M.D. (2004 - …)

House M.D. listemin en favori yapımı olmakla birlikte bir hastane dizisinden çok bir medikal polisiye havası taşımaktadır. Princeton-Plainsboro Hastanesi’nin teşhis bölümünün aksi başkanı Dr. Gregory House ve ekibinin ilginç bulguları bir araya getirerek teşhis koydukları dizi dramdan çok mesleki unsurlar içeren yapısı ve Dr. House’u canlandıran İngiliz aktör Hugh Laurie’nin tek kişilik şovuna odaklanan hikâyesiyle daha özel bir seyirci kitlesini hedef edinmiştir.

Greys Anatomy’nin yapımcılarından Shonda Rhimes’ın yeni dizisi “Private Practice”, birkaç hafta önce yayınlanmaya başlayan ve organ nakli hastalarının ve doktorlarının hikayelerinin anlatıldığı “Three Rivers”, hastaneden ziyade, iki plastik cerrahın hayatlarına odaklı “Nip/Tuck”, ünlü yönetmen Lars Von Trier’in korku öğeleri barındıran dizisi “Riget”, yine aynı tarzdaki Stephen King hikâyesi “The Kingdom” isimli diziler hastane temalı dizilere örnek gösterilebilir.
Ama benim kendi adıma favorim ve tavsiyem House M.D’dir bilgilerinize.
İyi seyirler…

Not: 1963'ten beri "hala" yayınlanan Amerikan dizisi "General Hospital" pembe dizi kategorisine daha çok uyduğundan listemde yer almamıştır.

25 Ekim 2009 Pazar

Time is ticking out...


Sadece bir tek şey yapıyorsan hiçbir şey yapmıyor sayılmazsın değil mi?

Eski alışkanlıklarını terk etmeye başladıysan ve yenilerini edinmek için hiçbir çaba göstermiyorsan bu iyi bir şey midir?

Kafanda cevaplarını merak etmediğin sorular dönmektedir. Rüyaların gerçek hayatta görmenin mümkün olmadığı ya da görmeyi çoktan bıraktığın insanlarla dolmaya başlamıştır. Gülmeye de ağlamaya da pek meraklı değilsindir artık. 29 Ekim törenlerinde bile gözleri dolan sen, ana haber bültenlerini bile kayıtsız gözlerle izler olmuşsundur. Aynı marka kahveyi içmek, aynı fincanı kullanmak istiyorsundur. Hevesle okuduğun kitapların, izlediğin filmlerin yerlerini alan yenileri başucundaki komodinin üzerinde tozlanmıştır. Ne yaptım diye geriye bakmıyor, ne yapsam diye düşünmüyor, ne yapacağım diye hayal kurmuyorsundur. En sevdiğin çikolatanın tadı bir gariptir, fanustaki balığınla konuşmayı bırakmışsındır. Çalan telefonlara cevap vermiyorsundur. Uyuyarak geçirdiğin her dakikayı ömrünü gereksiz yere tükettiği için yargılarken, o hesabı tutmayacak kadar uyuyorsundur da üstelik.

Sana bir şeyler olmuştur, ne olduğu bile umurunda değildir.

Birileri kulağına silkinmeni söylüyordur. Neyin umurunda olmadığını anlamaya çalışmadığın için o sesi önemsemezsin.

Herkes çoban ruhlu olduğunu düşünürken, sen bir koyun gibi güdülme ihtiyacı içindesindir. Mecazlar içermeyen direktifler istersin.

Bu sen misin?

Evet sensin. Kendine yabancılaşırken herkese benziyorsun…

Farkında değil misin? Büyüyorsun…

7 Ekim 2009 Çarşamba

Elif Şafak’ın “Aşk” ı Üstüne…

Daha okumadan bir kitap üstüne ettiğim birkaç kelamın verdiği vicdani rahatsızlıktan dolayı birkaç kelam da okuduktan sonra etmek istedim.
Kitap önyargılarımı haksız çıkarmadı ancak yerden yere vuracağım kadar bir keyifsizlik de vermedi. Klişelerle baymasa da, klişe bir aşkı anlatmaktan öteye gidemedi. Doyurucu değil, en fazla açlıktan öldürmeyecek bir kitap. Şems ve Mevlana’nın isimleri ise kitapta, yaş pastanın üstüne domates kabuğundan yapılmış gül gibi duruyor. Pasta yenilesi, gül eğreti, yazık denecek türden, böyle acayip bir şey.
Güzel bir üslup, çeviri olduğunu bilsek de baştan yazıldığı belli. Kitabın arkasındaki kaynakça kısmını ilk başta yetersiz bulmuştum ama sonradan anladım ki böyle bir ilişkiyi bu şekilde anlatmak için yazarlık birikimi ve Mesnevi’yi biraz karıştırmak yeterli.
Daha fazla ileri gitmek haddimi aşmak olur. Ama bir okur olarak keyifle okunacak, isimlerin yerini tanımadığımız birilerinin isimleri alırsa ilgimizi cezbetmekte başarılı olacak bir öykü olduğunu düşünüyorum. Keşke Mevlana ve Şems yerine Ali, Veli vs. isimli dervişleri koysaydı ne kitabın kapağına, ne ismine, ne rengine ne de uygunsuz pazarlama tekniğine edecek bir laf bulurdum. Kapak da, ismi de öyküsüne yakışır, domates kabuğundan gül de mevsim salatasının üstünde çok şık dururdu.
Domates kabuğundan gülü üzerinden kaldırırsanız, lezzetli bir yaş pasta yiyeceğinizden şüpheniz olmasın.
İyi okumalar…

1 Ekim 2009 Perşembe

Korkak

Hayatının yolunda gitmediğine inandırmak kendini, hiçbir şeyin yolunda gitmemesinden daha kolaydır. Hatta gerçekten yolunda gitmemesinden daha keyiflidir acısı. Bir şeyler doğru olmadığında, doğru olmadığını düşünmek kadar sıkmıyor canını. Düşüncedekinin keyfinin sebebini düşüncesizlikle suçlamak mümkün mü öyleyse? Bu zevkli acının sahibini, seni, bencillikle suçlamak doğru mu?
Gerçek olmayana büyütülen sevdanın, acı olan düşünceden alınan mazoşistçe keyfin, bilinmeyenin merakının suçu en fazla korkmak olabilir oysaki. İnsan bilmediği şeyden korkar derler. İnsanın bilmediği ne kadarıdır? Uyumaktan fazlasını mı yapıyor ölürken gördüğün?
İşte bu keyif, bu hastalıklı keyif…
Gerçek olmayanın yaşattığı duygu yoğunluğuna gerçek olan kavuşturamazsa ya seni? Ne düşüncesizlik, ne bencillik bu düpedüz korkaklık... Suç mu? Bilemeyiz.
Hayallerin gerçek olsa değil öyleyse, hayallerine bir adım yaklaşmışken daha mutlusun. Ölmüşlükten değil, ölüme bir adım yaklaşmışlıktan korkuyorsun. Sevme ihtimallerini sevmekten daha keyifli buluyorsun. Ya o kadar zevkli olmazsa gerçekten sevmek.
Korkaksın işte, korkağız… İnsan, işte biz buyuz...