30 Aralık 2009 Çarşamba

Büyük Şeyler

Küçük şeyler olunca mevzu bahis, her zaman yazacak küçük şeyler buluyorum. Ama artık öyle değil… İnsan küçük yazılara sığdıramayacağı kadar biriktiriyor zamanla. Yaşı gençken biriktirmeye daha çok meylediyor çünkü. Gençliğin hayal kırıklıklarına ayırdığı yerin büyüklüğündendir belki de bu, kim bilir…
Senenin sonu yaklaştıkça, eski albümleri karıştırır gibi koca bir senenin hesabını yapmaya durdum. Koca bir senenin ve bir öncekilerin… Topu topu altı yıldır çocuk değilim düşününce. Ya da yasaların dediğince... Altı yılın hesabını yaparken, bundan sonra yaşayacağım şeyleri nerelere katıp gideceğim bakalım, dedim de kendime. Dehşete düştüm. Ama insan büyüdükçe büyütmemeyi de öğreniyormuş. Öyle diyor büyükler…

Yeni yılda bir yaş daha büyürken, biriktirdiklerinizin çok olmaması dileğiyle, hepinizin yeni yılı kutlu olsun.

18 Aralık 2009 Cuma

Modigliani

Biyografik sinema filmleri türler arasında her zaman en sevdiğim olmuştur. Özellikle de sanatçıların hayatlarını anlatanlar… Çoğu zaman biyografik gerçeklikten uzaklaşsalar da, onların yarattığı duygusal atmosferi çok az film yakalayabilmiştir ki, bu atmosfer çoğu zaman biyografik filmlerin sinematografik eksikliklerini de kapatır. The Fur, Chaplin, Amadeus, Shine, Frida, Tous Les Matins Du Monde, Max, Capote, La Mome, Finding Neverland, Miss Potter, Walk The Line, Ray, Frida… Çok sevdiğim biyografik içerikli sinema filmlerinden yalnızca birkaçı.
Bugün bu listeye çok yakın bir zamanda ekleme fırsatı bulduğum bir yenisinden bahsedeceğim. Ünlü ressam Amadeo Clemente Modigliani’nin hayatını konu alan 2004 yılı, ABD, Fransa, Almanya, İtalya, Romanya ve İngiltere ortak yapımı sinema filmi: “Modigliani”

“Modigliani” Mick Davis isimli İngiliz senaristin ikinci yönetmenlik çalışması. Pek de fazla kayda değer işin altında imzasını göremediğimiz genç Davis’in bu çalışması sinemasal anlamda ortalamanın biraz üstünde sayılabilir. Ancak oyuncularının başarılı performansı ve ressamın hayatının etkileyiciliği şüphesiz yönetmenin işinin durduğu yeri biraz yukarılara taşıyor.

20. yüzyılın başlarında Paris’te sefil bir hayat süren İtalyan Ressam Modigliani nü çalışmaları ve portreleriyle ünlüdür. Döneminin güçlü rakipleri Pablo Picasso, Diego Riviera gibi isimlerin arasında kendine farklı bir yer edinmiştir ancak ressamın hayatı hastalıklar ve sefaletle dolu olmaktan öteye geçemez. Hastalığına rağmen hızlı bir hayat süren Modigliani, Jeanne Hebutérne isimli genç bir güzel sanatlar öğrencisine âşık olur. Koyu Katolik ve zengin bir ailenin kızı olan Jeanne’ın ailesi kızlarının Yahudi asıllı Modigliani ile ilişki yaşamasına onay vermez ancak, Jeanne Modigliani ile yokluk içinde geçecek bir hayata razı olur. Modigliani’den bir kız çocuğu dünyaya getiren Jeanne ikinci çocuğuna hamile olduğu sırada, Modigliani’nin tüberkülozdan ölmesi üzerine intihar eder. Ressamın çalışmalarının en ünlülerini Jeanne Hebutérne’nin portreleri oluşturur.

Daha çok Modigliani’nin Picasso ile yaşadığı rekabete ve Jeanne’la olan ilişkisine odaklanan hikâyede, Andy Garcia İtalyan ressamı canlandırmada çok başarılı bir performans sergiliyor. Jeanne Hebutérne’i canlandıran ve sima olarak ressamın sevgilisine de çok benzeyen Fransız oyuncu Elza Zylberstein ‘da en az aktörün kendisi kadar başarılı. Ancak İngiliz aktör Omid Dijalili’nin filmin ana karakterlerinden Picasso’yu oynaması için doğru bir seçim olduğunu düşünmüyorum. Kendi filminin senaristliğini de yapan Mick Davis, Picasso için zaten başarısız, silik ve derinliksiz bir karakter kurgulamışken, Omid Djalili de vasat bir oyunculuk sergilediği için işi kurtaramamış. Bu arada Picasso’nun sevgilisini canlandıran oyuncunun da Çek model Eva Herzigova olduğunu atlamayalım.

Yönetmenin hikâye anlatımında değişik bir tarzı olan ve benim de çok sevdiğim yönetmen Sofia Coppola’dan oldukça etkilendiğini görmek mümkün. Sofia Coppola’nın “Marie Antoinette”’in hayatını farklı bir bakış açısıyla anlattığı filminde uyguladığı teknikler Davis’in filmine de yansımış. Yönetmenin müzik kullanımında ve karakter işleyişinde özellikle bunu görmek mümkün… Ressamların bir yarışma için çalıştıkları ki bence filmin en kayda değer bölümünde, fonda Ave Maria’nın hard rock versiyonu eşliğinde fırça sallayan ressamları görüyoruz. Bu da bir dönem filminde post modern havalar estirdiği için çok eleştirilen Sofia Coppola’nın tarzını oldukça anımsatan bir sahne oluşmasına neden oluyor. Karakterlerin işleniş tarzlarında da dediğim gibi bu hava açıkça görülüyor. Bana kalırsa yönetmen Davis kendine iyi bir örnek seçmiş.

Duygusal ve sanatsal Paris atmosferi eşliğinde, sarsıcı bir hikâye izlemek isteyenler için, bir sanat müzesi gezisi havasında geçen film uygun bir seçim olacaktır. Kendi adıma hikâyenin hüznü yüzünden filmi izlemek için keyifsiz olmadığınız bir zaman tercih etmenizi öneririm. İyi seyirler…

15 Aralık 2009 Salı

Düşünülenlerden Yaşanılanlara

Kronik hayat nezlesi olmuşsunuz ya hani... Kimseden de farkınız yok. Nihayetinde herkesin hastalığı bu… Hücreleriniz yavaş yavaş ölüyor. Hücreleriniz öldükçe cümleleriniz de tükeniyor. Düşündüklerinizden ziyade yaşadıklarınızı anlatır oluyorsunuz gittikçe…

İngilizce öğretmenliği yaptığım kurumda ilköğretim öğrencileriyle girdiğim diyaloglardan seçmeler… Yorumsuz şekilde aynen tarafımdan aktarılmıştır.

Zavallı öğretmen öğrencilerinin mütemadiyen küfür etmelerinden bıkmıştır. Öğrencilerinin kullandığı küfür yelpazesini biraz olsun daraltmak için kendince bir yöntem geliştirir. Aklı sıra öğrencilere İngilizce küfür etmelerini söylerse çocuklar daha az küfür edeceklerdir.

Öğretmen: -Oğlum küfür edecekseniz İngiliz gibi küfür edin. Türkçe küfür yasak...
Öğrenci: -Piiiçh küfür olur mu hocam? (şeftali anlamına gelen "peach" ten bahsediyor.)
Öğretmen: -Olmaz.
Öğrenci: -Peki siiiiik olur mu? (hasta anlamına gelen "sick" ten bahsediyor.)
Öğretmen: -Olmaaaaz.
Öğrenci: -O zaman boz kutup ayısı ne demek hocam?
Öğretmen: -Tamam, vazgeçtim. Yok küfür müfür, küfüre benzeyen bir şey söylemek de yok.

Öğrenci: -Öğretmenim saçlarınız nasıl böyle hep havada duruyor? (Öğretmenin kısa ve jöleyle havalandırılmış saçlarından bahsediyor.)
Öğretmen: -Geceleri yarasa gibi baş aşağı uyuyorum.
Öğrenci: (Şaşkınlıkla) -Gerçekten mi?
Öğretmen: - Her gün jöleyle bunu nasıl yapabilirim sanıyorsun?

Öğretmen: -Zarf nedir anlatın bakalım? (Dilbilgisi konularındaki “zarf” mevzubahis...)
Öğrenci: -Vergi iade zarfı, mektup zarfı… Bi de böyle uzun bi zarf var neydi adı?
Öğretmen -…

Bu son olan da işe gidip geldiğim şehir içi minibüs yolculuğunda yanıma oturan dört yaşlarındaki çok sevimli erkek çocuğuyla yaşadığım diyalog. Konu yine saçlarım…

(Neredeyse on dakika boyunca üzerimde gezdirilen inceleyici bakışlarının ardından...)
Çocuk: -Sen ne biçimsin?
Ben: -Nasıl yani?
Çocuk: -Saçlarını dikmişsin erkek gibi...
Ben: -...?!
(Çocuk ön tarafta oturan bir diğer genç kızı gösterir ki kızın saçları uzun ve röflelidir.)
Çocuk: -Saçını şunun gibi yap da kıza benze. Nereye gidiyorsun sen?
Ben: -İşe...
Çocuk: -Ne işine?
Ben: -Öğretmenim ben.
Çocuk: -Yok ya, sen önce kıza benze.