19 Haziran 2010 Cumartesi

Sırça Fanus - Sylvia Plath

Bilindiği üzere birçok edebiyatçı hayatının büyük dönemini psikolojik sorunlarla boğuşarak geçirmiştir. Edebi yazınların başarısına büyük katkı sağlayan bu sorunlar, bize keyifli okumalıklar sunsa da sahiplerinin büyük çoğunluğunun hayatını ruh hastalıkları hastanelerinde zindan eder. Amerikalı yazar Sylvia Plath’de bu zindanlarda boğulup, genç yaşta hayatına intihar ederek son veren edebiyatçılardan yalnızca biri.
 
Sırça Fanus (The Bell Jar) ABD’li şair ve yazar Sylvia Plath’in Ocak 1963′te “Victoria Lucas” takma adıyla yayımlanan tek romanı. Romanın büyük ilgi görmesi ise Plath’ın intiharından sonra yazarın gerçek ismiyle tekrar yayımlanması sayesinde gerçekleşiyor.

Amerika’da şair kimliğiyle ve başka bir şair olan Ted Hughes ile olan evliliğiyle dikkat çeken Sylvia Plath’in, “Sırça Fanus” un basımından bir ay sonra intihar ettiği bilinmektedir. Eşi ve iki çocuğuyla birlikte yaşadığı, eskiden, intihar ederek ölen başka bir şair, William Butler Yeats’a ait evde başını fırına sokarak can vermiştir. Daha önce de birçok kez intihara teşebbüs eden şairin eserleri karamsarlıklarıyla ünlüdür. Kendi öz yaşam öyküsünden ilham alarak yazdığı “Sırça Fanus” daha sonra Ted Hughes’ın muhtemel şekilde sansürleyerek yayınladığı Plath günlükleriyle benzer özellikler taşır.

Üniversiteli, başarılı bir genç kızın yaşamdan kopuş öyküsünü izlediğimiz romanda, Sylvia Plath’in başlı başına roman sayılacak yaşamını bilmesek detaylara gömülü bir portreler analizi yapmak mümkün değil. Zira dağınık bir olaylar dizisi üstüne yapılmış başarılı ama duygudan yoksun tasvirler okuyoruz. Aslında Plath yazarlık dehasını her dakika sunduğu nitelikli ifadelerine rağmen aynı nitelikte bir “bütün roman” örneği sunamıyor. Başkahraman Esther’in içinde bulunduğu dünyadan soyutlanışını, yaşadığı yabancılaşmayı ne kadar kayıtsız ve rahatsız edici bir üslupla dile getirdiğine şahit oluyoruz. Roman Amerikan rüyası, Katolik ahlakçılığı ve feminizm üstüne ciddi söylemler yaparak Esther’in bunaltıcı ruh halinden zaman zaman uzaklaşıyor ve siyasi söylemlerde de bulunuyor. En nihayetinde eser, Sylvia Plath’ın intihara meyilli, hayattan keyif almayan bir kişilik olduğunun sinyallerini her satırında veriyor. Bu okuru güçlü bir farkındalığa götürse de, özünde fazlaca duygu mücadelesine maruz kaldığından kayıtsızlaşmış Esther karakteri üstünden ekşi, buruk bir manzara çiziliyor.

Bütün bu rahatsız edici haletine rağmen yazarın şair kimliğinden kaynaklanan şiirsel üslubu romanı okutuyor ve ardında tıpkı Camus’nün “Yabancı” sı gibi var olma sorunsalına dair sorgulamalar bırakıyor. Sırça Köşk, yazarınn kayıtsız, duygusuz ancak bütün nesnelliklerine rağmen şairane ifadelere dönüştürebildiği betimlemeleri için bile okunulması gereken bir eser.

Eserden sonra Gwyneth Paltrow ve Daniel Craig’in başrollerini paylaştığı, 2003 İngiliz yapımı sinema uyarlaması “Sylvia” ya da göz atılabilir.

Bu yazı http://www.sanatlog.com/ adresinde yayınlanmıştır.

11 Haziran 2010 Cuma

Reversi - Vancouver Film School (VFS)


Reversi veya Othello bir çeşit zekâ oyunudur. Oyunda kazanmak için yapılması gereken en önemli hamle köşelere taşlarınızı yerleştirmektir. Ne kadar çok köşeniz varsa kazanma şansınız o kadar yükselir. Ancak bu dört köşeyi alan oyunu mutlaka kazanır anlamına gelmez. Usta bir oyuncu köşeleri almadan da oyunu kazanabilir. Köşeye taş yerleştirmek için ilk hamleden itibaren hazırlık hamlelerini dikkatli bir şekilde yapmak gerekir. Hazırlık hamleleri her oyuncu için farklı tekniklerle yapılsa da genel olarak ortadaki 16 kareyi taşırmadan taş yerleştirmeye başlanır. Bu karelere taş yerleştirdikten sonra köşeleri rakibe vermemek için yapılması gereken en önemli şey de köşe karelerin komşu karelerine mümkün olduğu kadar taş koymamaktır. Köşe karelerin komşu karelerinin dışındaki karelere taş koyarak oyun devam ettirilir. Bu oyunun çeşitli turnuvalarında daha az taş alan oyunu kazanır. Genel olarak ise daha fazla taş alan oyunu kazanır. Oyunda amaç rakibin taşlarını bitirmektir. Oyuna taş rengini seçerek başlanır en çok taşı olan kazanır. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Reversi)

Vancouver Film Okulu öğrencilerinden Mikari Fujita’nın klasik animasyon tekniğiyle hazırladığı kısa film de bu oyun üstüne kurulu. Filmde siyah ve beyaz taşları temsil eden iki karakter reversi tahtasındaki iki yüzü de farklı renk olan tek taşı çevirerek bir oyun sürdürürler. Ancak amaç oyunu kazanmak değil, rengin değiştirilmesi gerektiğini sinir bozucu bir sesle hatırlatan saati susturmaktır. Monotonlaşan saat hatırlatması düzenindeki rolünden iki oyuncu da memnundur. Saat onlara rengin değişmesi gerektiğini hatırlattığında kendi renginin temsilcisi kalkıp taşı çevirir ve yerine döner. Fakat bir an beklenmeyen bir şey olur ve saat oyunculara bırakmadan taşı kendi değiştirir. Bunu düzenlerine yapılan bir tehdit olarak algılayan oyuncular taşın renginin değişmesini kendilerine bırakmayan saate tepki olarak, ya da düzeni değişen herkesin yapacağı gibi içgüdüsel olarak birbirlerine düşerler. Kavganın sonucunda taş oyun tahtasından çıkıp boşluğa düşer. Bu sırada saat de tekrar çalmaya başlamıştır ve taş gittiğine göre artık onu susturmanın bir yolu yoktur.

Reversi oyunundan yola çıkarak yaşamı oyun tahtasına indirgeyen bu filmi çeşitli şekillerde yorumlamak mümkün. Genel olarak, otoritenin, düzenin ve bunların kişilerin hayatlarındaki rollerini sorgulayan film bizi aslında çok net ve vurucu bir farkındalığa götürüyor. Hayatlarınızdan gidiveren yorganlar, kavgalarınızı bitiriyor mu, gibi bir soruyla en basit noktasından çıkmayı deneseniz bile, vardığınız yer (Üç nokta…)

4 Haziran 2010 Cuma

Distopyalar Sineması

Ütopya; kurgusal, ideal toplum ve devlet düzeni anlamına gelir. Platon’un Devlet’i, Thomas Moore’un Ütopya’sı, Tomasso Campanella’nın Güneş Ülkesi, Francis Bacon’un Yeni Atlantis’i ütopyaların en bilinen örneklerindendir.

Distopyalar ise ani-ütopya niteliği taşır. Olumsuz, karamsar, mevcut sistem eleştirilerine yönelik, totaliter yahut anarşi içeren toplum yapılarıyla ilgili demeçler sunarlar. Ütopyaların olumlu istekler üzerine kurulan yapılarından daha ziyade olumsuz gerçeklik barındırırlar. Toplum düzenindeki eksikliklerin gelecekte yaratacağı sorunlarla ilgili farkındalıklar geliştirirler. Geleceğe yönelik olduklarından bilimkurgusal ve deneysel öğeler içerirler. Bu halleriyle de sanat ürünlerine, özellikle de sinemaya iyi malzeme verirler. Distopyaların ütopyalardan çok daha fazla örnek sunduğu bilinse de en meşhur olanları George Orwell’ın 1984’ü ve Aldous Leonard Huxley’in, Cesur Yeni Dünya’sı’dır.

Edebi ve felsefi hitabetlerinin gücü tartışılamayan ütopya ve distopya anlatıları, sinema için farklı bir boyut açtılar. Deneysel, bilim kurgu, film noir gibi türlerin özünü distopik devlet düzenleri oluşturdu. Mutlu sonla biten, sevimli hikâyelerin daima daha çok gişe getirisi yaptığı düşünülürse distopyalar ironik bir şekilde ütopyalara fark attılar. Sinemalar en başarılı anlatımlarını distopyalar üstüne kurdu, birçok distopya sineması yönetmenini kült mertebesine eriştirmeyi başardı. Büyük kısmı uyarlama senaryolara teslim edilen distopya anlatısı filmleri, sağlam alt metinlerinin tatmin ediciliğiyle ne sinemaseverleri, ne de film yapımcılarını hayal kırıklığına uğrattı.

Distopya anlatılarının, sinema örneklerinin bir kaçına göz atalım.

1- Alphaville, une étrange aventure de Lemmy Caution (1965)

Yönetmenliğini Jean- Luc Godard’ın yaptığı, senaryosunu ise sürrealist şair Paul Eluard'a saygı  duruşu niteliğinde yazdığı İtalya, Fransa ortak yapımı film, distopya anlatısından önce türünün başarılı örneklerinden olmasıyla ön plana çıktı. Godard’ın yeni dalga akımının öncü temsilcilerinden oluşu, bütünüyle ütopik bir evren olarak kabul edilen Paris’i kara film türünün de klostrofobik etkisiyle distopik bir şehir olan Alphaville’e dönüştürmesi, filmi distopik bilimkurguların arasına da kattı. Aslında özel bir dedektif olan ancak gazeteci kimliğiyle bir profesörü aramak için Alphaville şehrine giriş yapan Lemmy Caution’un bunaltıcı ancak vurucu öyküsünü izliyorduk. Zira gezegenler arasında seyahat eden Caution geldiği bu şehirdeki robotik garipliği fark ediyor ve Alphaville’i kontrol eden bir bilgisayarın varlığını keşfediyordu. Godard’ın sinemasal anlatısı üstünden sunduğu endişe ise insanların teknolojik faktörlerle benliklerinden koparılması ile ilgiliydi.

2- 1984 (1956)

İngiliz yönetmen Michael Anderson’un yönettiği film distopya türünün en meşhur hikâyesi olan George Orwell’ın 1984’ünden aynı isimle uyarlanmıştı. Ancak film birçok anlamda uyarlandığı eser kadar tatmin edici değildi. Filmin tatminsizliğinin altında muhtemelen yönetmenin başarısızlığı değil eserin felsefik doluluğu yatıyordu. Godard’ınkine benzer bir kaygının ürünü olan eser, bir sosyalist olan Orwell’ın anti-komünist söylemlerini içermesiyle sanatsallıktan ve olay kurgusundan uzaklaşıyor, bu da haliyle filmin görselliğini eksiltiyordu.

3- Equilibrium (2002)

Dilimize “İsyan” olarak çevrilen film aynı kaygının başka bir ürünü. Filmin öyküsü insani duyguların Prozium isimli bir ilaç sayesinde yok edildiği bir yakın gelecek evreninde geçmektedir. Christian Bale’in canlandırdığı rahip-ajan John Preston bu ilacı dağıtmakla ve kullanmayanları infaz etmekle yükümlüdür. Ancak kendisinin de ilacını almayı unuttuğu bir gün içinde bulunduğu sistemi savunmaması gerektiğini anlar. Popüler sinemanın başarılı senarist yönetmenlerinden biri olan Kurt Wimmer’ın elinden çıkma film, türünün birçok örneği gibi dikkatleri çekecekken, Matrix gibi gürültücü söylemleri olan bir filmin arkasında sakinliğinin ve az detaylılığının kurbanı oldu diye düşünmekteyim.

4- A Clockwork Orange (1971)

Stanley Kubrick’in ünlü filmi “Otomatik Portakal” yönetmenin distopik tarzdaki tek filmi değildir. (Bkz: 2001: A Space Odyssey) Otomatik Portakal’da sanıldığının aksine Anthony Burgess’in aynı isimli eserinden yapılan bir uyarlamadır. Film özetle, Alex isimli genç holiganın suçtan suça koştuğu sokak çetesi tarafından ihbar edilmesinin sonrasında beyninin yıkanarak topluma kazandırılması sürecini anlatır. Özünde insanlığın gidişatıyla ilgili farkındalıklar sunan öykü, suç, bürokrasi ve ceza sistemi sorgulamaları yapmaktadır. Gelin görün ki listenin de en başarılı, ancak en rahatsız edici ve hazmedilmesi güç filmidir.

5- V For Vendetta (2005)

Matrix gibi aynı başlıkta örnek gösterilebilecek başka bir filmin yapımcı yönetmenleri Wachowski kardeşlerin süsünden özü silinmiş çalışması V For Vendetta... Distopya anlatılarıyla ünlü çizgi Romacı Alan Moore’un başarılı öyküsünden uyarlanan V for Vendetta, Alan Moore’un Watchmen, From Hell vs. gibi birçok işinin kanımca en iyisidir. Yönetmen kardeşlerin görselliğiyle parlattıkları öykü çizgi romanın derinliğinden fersah fersah uzaklaşırken sinemasal şıklığına süsler katmıştır. Öykü faşist bir yönetimin altında, sokaklarında suçların kol gezdiği bir İngiltere’de geçer. Maskeli anarşist eylemci V üstünden romantik bir anti kahraman yaratan Wachowski kardeşler, Alan Moore’un ağır, anarşinin ne olup olmadığına dair sorgulamalar yapan, iç içe geçmiş öykülerine basit bir şekilde saldırsalar da filmin gişe rakamları doyurucu olmuştur. Alan Moore’un filmin senaryosunu okuduktan sonra filmi desteklemekten vazgeçtiği de bilinmektedir.

Uzatmamak adına geçilmiş ki kesinlikle bu listeye alınması gereken filmlerden bazıları da şunlardır: Fritz Lang’dan Metropolis (1927), Ridley Scott’tan Blade Runner (1982), Alfonso Cuaron’dan Children of Men (2006), François Truffaut’dan Fahrenheit 451 (1966), Steven Spielberg’den Artificial Intelligence (2001) ve Minority Report (2002), kısmen distopya içerikli sayılabilecek bir başka film, Andrew M. Niccol’dan Gattaca (1997)…

Unuttuklarım varsa ekleyiniz, iyi seyirler…

Okunmaz Günler...

Okumayı alışkanlığı çocuklukta edinilir. Hızlı okuma alışkanlığı da öyle… Daha ötesinin mümkün olduğuna pek inanmadım.

Bitmez bir açlıkla üstünde yazı olan her şeyi okumakla başlar alışkanlık. Çizgiler harflere, harfler kelimelere, kelimeler, cümlelere, cümleler paragraflara dönüşür. Son aşamada ise elinizde detaylarından arınmış koca metinler vardır. Zamanla seçicileşir, eserlere yönelir, nadiren de tükenir…

Monaigne’nin Denemeleri’nden, çocukluğumuzun ders kitaplarından hatırladığımız, bir alışkanlık söylemi: Bir köylü kadın, bir danayı doğar doğmaz kucağına alıp sevmiş, sonra da bunu adet edinmiş, her gün danayı kucağına alıp taşırmış; sonunda buna o kadar alışmış ki dana büyüyüp koskoca öküz olduğu zaman, onu yine kucağında taşıyabilmiş. Bu hikâyeyi kim uydurduysa, alışkanlığın ne büyük bir güç olduğunu çok iyi anlatmış olacak. Gerçekten alışkanlık pek yaman bir hocadır ve hiç şakası yoktur. Yavaş yavaş, sinsi sinsi içimize ilk adımını atar; başlangıçta kuzu gibi sevimli, alçak gönüllüdür ama zamanla, oraya yerleşip kökleşti mi, öyle azılı, öyle amansız bir yüz takınır ki kendisine, gözlerimizi bile kaldırmaya izin vermez...

Kitaplarla münasebet de böyledir… Her ne okuyorsanız… Her geçen gün kendinizden memnuniyetinizin azalacağını, anlamaya odaklandığınızdan benimsenmişlikleri dışlamaya meyledeceğinizi, tatminsizliklere gark olacağınızı, dünyanın gerçeklerinden soyutlanacağınızı bile bile, okur, kucağınızda taşıyamayacağınız koca bir dana büyütürsünüz. Basit şeyleri anlam girdaplarına atmaya, karmaşık şeyleri noktalaştırmaya eğinirsiniz. Kelimelerden fazlası anlamını yitirir, maddeler boyut değiştirir, insanlıktan uzaklaşmaya, insan kavramına yakınlaşmaya başlarsınız. Bir bakarsınız; artık büyüttüğü danayı kucağına sığdıramayan “biri” bile değilsiniz. Kelimeler, cümleler, kavramlar dolayısıyla söylemlerden oluşan bir “şey” olmuşsunuz siz. İnsan da dana da sizden uzaklaşarak kavramsallaşmışlar… Etrafını hayretle seyrederken hayretten arınmış, külliyen yapayalnız bir “şey” siniz siz artık. Bütün bunu size kelimeleri alışkanlık edinmek yapmış…

Alışkanlıklar, öyle azılı, öyle amansız bir yüz takınır ki kendisine, gözlerimizi bile kaldırmaya izin vermez...

Son zamanlar okunmaz günler, gözümü hangi cümleye atsam içimi burkuyor.

2 Haziran 2010 Çarşamba

Zira Boykottur...


Cismi âlemimizi, sanal âlemimizi, bedenimizi boykotlar kuşatmış durumdadır. Her yanımız Yahudi, Ermeni ve PKK boykotlarıyla donanmıştır. Haklıca bir üzüntünün düşüncesiz resmidir bu boykotlar. Hüzünlüdür, acizliktendir…

Nedir?

Mustafa Kemal Atatürk’e diktatör, faşist dendiği için ayağa kalkan ülkemin birçok ferdinin diktatör faşist diye adlandırılan başka birinin (Adlof Hitler) eylemlerini ve söylemlerini sempatik bulmasıdır.

Yahudilere yapılan katliamların anlatıldığı filmleri (Hayat Güzeldir, Piyanist, Schindler’in Listesi vs.) izlerken ağlayan ve gişelere para yağdıran izleyicinin gözyaşı dökerek altını çizdiği insanlık emarelerini unutmasıdır.

"Nescafé’sini" yudumlarken "Intel" işlemcili bilgisayarından, Bu markalar İsrail malıdır, almayınız, kullandırmayınız, başlıklı resimleri sanal dünyaya dağıtan eylemcilerin şuursuzluklarını sunmasıdır.

En önemlisi bir insanın başka birinin de insan olduğunu artık hatırlamamasıdır. Bir bireyi coğrafi bir sınıra (İsrail), bir dine (Yahudi), bir ırka (Ermeni) sığdırarak genellemeler yapmasıdır. Katliam yapanların zihniyetine değil de eylemine saldırmanın aksesuar şıklığından emin bir halde üstüne giydiği katil kostümünü gururla seyreden birilerinin varlığıdır.

Neredeymiş insan olmanın onuru?

Baktığın yerde kendini görmekte şimdi… Bir katilin yüzünde kendini görmekte, katil olmayı istemekte…

Şimdi hadi kuşanalım silahlarımızı, biz de öldürelim, öldürtelim. Bir gün gelecek, öldürmediğim her Yahudi için bana lanet okuyacaksınız; diyen adama lanetler okumayalım. Onun görevini biz devralalım.

Zira tümden gelen “birey” yoktur, tüme varan “insan” vardır.

Elimizde silahlarla İsrail’e varalım, bir eve dalalım. Küçük bir çocuğa silahımızı doğrultalım. Yahudi’dir ölsündür, zira artık o bir çocuk bile değildir.

Zira onur yoktur artık, insan olan insan bile değildir.

Zira boykottur…