4 Haziran 2010 Cuma

Distopyalar Sineması

Ütopya; kurgusal, ideal toplum ve devlet düzeni anlamına gelir. Platon’un Devlet’i, Thomas Moore’un Ütopya’sı, Tomasso Campanella’nın Güneş Ülkesi, Francis Bacon’un Yeni Atlantis’i ütopyaların en bilinen örneklerindendir.

Distopyalar ise ani-ütopya niteliği taşır. Olumsuz, karamsar, mevcut sistem eleştirilerine yönelik, totaliter yahut anarşi içeren toplum yapılarıyla ilgili demeçler sunarlar. Ütopyaların olumlu istekler üzerine kurulan yapılarından daha ziyade olumsuz gerçeklik barındırırlar. Toplum düzenindeki eksikliklerin gelecekte yaratacağı sorunlarla ilgili farkındalıklar geliştirirler. Geleceğe yönelik olduklarından bilimkurgusal ve deneysel öğeler içerirler. Bu halleriyle de sanat ürünlerine, özellikle de sinemaya iyi malzeme verirler. Distopyaların ütopyalardan çok daha fazla örnek sunduğu bilinse de en meşhur olanları George Orwell’ın 1984’ü ve Aldous Leonard Huxley’in, Cesur Yeni Dünya’sı’dır.

Edebi ve felsefi hitabetlerinin gücü tartışılamayan ütopya ve distopya anlatıları, sinema için farklı bir boyut açtılar. Deneysel, bilim kurgu, film noir gibi türlerin özünü distopik devlet düzenleri oluşturdu. Mutlu sonla biten, sevimli hikâyelerin daima daha çok gişe getirisi yaptığı düşünülürse distopyalar ironik bir şekilde ütopyalara fark attılar. Sinemalar en başarılı anlatımlarını distopyalar üstüne kurdu, birçok distopya sineması yönetmenini kült mertebesine eriştirmeyi başardı. Büyük kısmı uyarlama senaryolara teslim edilen distopya anlatısı filmleri, sağlam alt metinlerinin tatmin ediciliğiyle ne sinemaseverleri, ne de film yapımcılarını hayal kırıklığına uğrattı.

Distopya anlatılarının, sinema örneklerinin bir kaçına göz atalım.

1- Alphaville, une étrange aventure de Lemmy Caution (1965)

Yönetmenliğini Jean- Luc Godard’ın yaptığı, senaryosunu ise sürrealist şair Paul Eluard'a saygı  duruşu niteliğinde yazdığı İtalya, Fransa ortak yapımı film, distopya anlatısından önce türünün başarılı örneklerinden olmasıyla ön plana çıktı. Godard’ın yeni dalga akımının öncü temsilcilerinden oluşu, bütünüyle ütopik bir evren olarak kabul edilen Paris’i kara film türünün de klostrofobik etkisiyle distopik bir şehir olan Alphaville’e dönüştürmesi, filmi distopik bilimkurguların arasına da kattı. Aslında özel bir dedektif olan ancak gazeteci kimliğiyle bir profesörü aramak için Alphaville şehrine giriş yapan Lemmy Caution’un bunaltıcı ancak vurucu öyküsünü izliyorduk. Zira gezegenler arasında seyahat eden Caution geldiği bu şehirdeki robotik garipliği fark ediyor ve Alphaville’i kontrol eden bir bilgisayarın varlığını keşfediyordu. Godard’ın sinemasal anlatısı üstünden sunduğu endişe ise insanların teknolojik faktörlerle benliklerinden koparılması ile ilgiliydi.

2- 1984 (1956)

İngiliz yönetmen Michael Anderson’un yönettiği film distopya türünün en meşhur hikâyesi olan George Orwell’ın 1984’ünden aynı isimle uyarlanmıştı. Ancak film birçok anlamda uyarlandığı eser kadar tatmin edici değildi. Filmin tatminsizliğinin altında muhtemelen yönetmenin başarısızlığı değil eserin felsefik doluluğu yatıyordu. Godard’ınkine benzer bir kaygının ürünü olan eser, bir sosyalist olan Orwell’ın anti-komünist söylemlerini içermesiyle sanatsallıktan ve olay kurgusundan uzaklaşıyor, bu da haliyle filmin görselliğini eksiltiyordu.

3- Equilibrium (2002)

Dilimize “İsyan” olarak çevrilen film aynı kaygının başka bir ürünü. Filmin öyküsü insani duyguların Prozium isimli bir ilaç sayesinde yok edildiği bir yakın gelecek evreninde geçmektedir. Christian Bale’in canlandırdığı rahip-ajan John Preston bu ilacı dağıtmakla ve kullanmayanları infaz etmekle yükümlüdür. Ancak kendisinin de ilacını almayı unuttuğu bir gün içinde bulunduğu sistemi savunmaması gerektiğini anlar. Popüler sinemanın başarılı senarist yönetmenlerinden biri olan Kurt Wimmer’ın elinden çıkma film, türünün birçok örneği gibi dikkatleri çekecekken, Matrix gibi gürültücü söylemleri olan bir filmin arkasında sakinliğinin ve az detaylılığının kurbanı oldu diye düşünmekteyim.

4- A Clockwork Orange (1971)

Stanley Kubrick’in ünlü filmi “Otomatik Portakal” yönetmenin distopik tarzdaki tek filmi değildir. (Bkz: 2001: A Space Odyssey) Otomatik Portakal’da sanıldığının aksine Anthony Burgess’in aynı isimli eserinden yapılan bir uyarlamadır. Film özetle, Alex isimli genç holiganın suçtan suça koştuğu sokak çetesi tarafından ihbar edilmesinin sonrasında beyninin yıkanarak topluma kazandırılması sürecini anlatır. Özünde insanlığın gidişatıyla ilgili farkındalıklar sunan öykü, suç, bürokrasi ve ceza sistemi sorgulamaları yapmaktadır. Gelin görün ki listenin de en başarılı, ancak en rahatsız edici ve hazmedilmesi güç filmidir.

5- V For Vendetta (2005)

Matrix gibi aynı başlıkta örnek gösterilebilecek başka bir filmin yapımcı yönetmenleri Wachowski kardeşlerin süsünden özü silinmiş çalışması V For Vendetta... Distopya anlatılarıyla ünlü çizgi Romacı Alan Moore’un başarılı öyküsünden uyarlanan V for Vendetta, Alan Moore’un Watchmen, From Hell vs. gibi birçok işinin kanımca en iyisidir. Yönetmen kardeşlerin görselliğiyle parlattıkları öykü çizgi romanın derinliğinden fersah fersah uzaklaşırken sinemasal şıklığına süsler katmıştır. Öykü faşist bir yönetimin altında, sokaklarında suçların kol gezdiği bir İngiltere’de geçer. Maskeli anarşist eylemci V üstünden romantik bir anti kahraman yaratan Wachowski kardeşler, Alan Moore’un ağır, anarşinin ne olup olmadığına dair sorgulamalar yapan, iç içe geçmiş öykülerine basit bir şekilde saldırsalar da filmin gişe rakamları doyurucu olmuştur. Alan Moore’un filmin senaryosunu okuduktan sonra filmi desteklemekten vazgeçtiği de bilinmektedir.

Uzatmamak adına geçilmiş ki kesinlikle bu listeye alınması gereken filmlerden bazıları da şunlardır: Fritz Lang’dan Metropolis (1927), Ridley Scott’tan Blade Runner (1982), Alfonso Cuaron’dan Children of Men (2006), François Truffaut’dan Fahrenheit 451 (1966), Steven Spielberg’den Artificial Intelligence (2001) ve Minority Report (2002), kısmen distopya içerikli sayılabilecek bir başka film, Andrew M. Niccol’dan Gattaca (1997)…

Unuttuklarım varsa ekleyiniz, iyi seyirler…

0 Yorum: