6 Şubat 2010 Cumartesi

Kimsin?

Âlemin büyük sırrını kuşatan sestedir… Oysa dilsizdir, yağmur gibi kar kapısında aşk…

Kitap gibi kokar, her sayfada aynı sahaf dükkânı… Her sahafta ayrı hikâyedir…

Geçen gün gibidir, bir yaprak daha koparken takvimden…

Min-el garaib, min-el Hakk’tır… Söylediğini bilene…

Fısıldarken içine, “Sen kimsin?” diye…

KİMSİN?


Güze varmaz gönülde,
Sen karda yürüyensin.
İz değmemiş yerinde,
Günbegün büyüyensin.

Göz semaya bakarken,
Sen Ay'la süzülensin.
Yolun bittiği yerde,
Aşk ile görünensin.

4 Şubat 2010 Perşembe

Bloxoo'ya teşekkürler...

            Blogumu günün blogu seçen Bloxoo'ya ve buraya yönlendirdiği tüm okurlara, vakit ayırarak gösterdikleri ilgi için çok teşekkür ederim.

3 Şubat 2010 Çarşamba

Yanlış Anlaşılma Diyalektiği 2


2009 yılının Nisan ayında bu konuyla ilgili bir yazı paylaşmıştım blogumda.

“Yanlış anlaşılmak ne kadar kötü bir şey… Gerçekten anlaşılamamaktan ziyadesiyle daha kötü… Hatta hiç öyle düşünmeseniz dahi karşınızdaki kişiye aslında yanlış anlaşılmanızın sebebinin sizin anlatma şeklinizden kaynaklandığını nezaketen de olsa söyleme durumda kalmanız çok daha kötü. Ha, bütün bunların en kötüsü ise sizinle duygudaşlık kurmaya çalışmadan, kibarlığınızdan “Bakın beni yanlış anlıyorsunuz,” yerine, “Sanırım yanlış anlatıyorum,” demenizi egolarını şişirmekle kullanan kişinin gözlerine içine bakma durumunda kalmanız ki… Her neyse…” diye başlamıştım hatta yazıma…

Her zaman “Sanırım yanlış anlatıyorum,” diyen taraf olmama rağmen yanlış anlaşılmaya mahkûm edilenlerden biri de ben oluyorum.

“Evet, evet bu sıcak ve dürüstçe bir yaklaşım… Bu tavrın karşısında kesinlikle bana karşı her konuda açık olabilirsin.”

“Peki öyleyse, bu konuda şöyle düşünmenin bazen daha doğru olabileceğini sanıyorum. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?”

“Aptal, geri zekalı, egoist. Ben kesinlikle öyle biri değilim.”

“Belki öyle düşünmenin şöyle bir getirisi olacağından korkuyorsun.”

“Hayır, pislik, elbette hayır.”

“Sana karşı açık olmamı istemiştin.”

“Evet bana karşı açık ol, fikirlerine değer veriyorum çünkü.”

“Ama böyle tepki verirsen sana karşı nasıl açık olabilirim?”

“Olmayacaksın yani.”

“Deniyorum.”

“Sen iğrenç birisin defol.”

“Peki, özür dilerim.”

“Hebele, höbölü, bölü , bele, lö,lö…”

“Anlıyorum ama…”

“Bölülü, bülü, hebe, höbö, bü…”

“Peki.”

Bu tarzda yaşadığım diyaloglar yüzünden kendime edindiğim “savunma kalkanı” dünyanın en iğrenç tavırlarından biri olarak algılanmakta ve adına da “iki yüzlülük” denmektedir.

Gerçekten anlaşılmadığınızı düşündüğünüz bir ortamda susmayı seçişiniz fikrinizi ifade ettiğiniz yerde sizin fikrinize dair süregelen ama varlığınızın saf dışı edildiği kusursuz bir tartışmaya dönüşebilir. Haklı olarak bu durumda sessizce ortadan kaybolmayı tercih edebilirsiniz. Tabi tavrınızın ortalığı karıştırıp sırra kadem basmak şeklinde bir politika gösterisi olarak algılanmasını göze alabilecekseniz.

Ya da biraz güvendiğiniz önsezileriniz ve yargılarınızla konuşma şekli geliştirdiğiniz, iletişim kurmamaktansa bu şekilde iletişmeyi göze aldığınız insanlar tarafından ikiyüzlü yaftasıyla yargılanmayı da tercih edebilirsiniz.

İkiyüzlü ve politikacı yaftasını kabul etmeniz durumunda da bencillikle suçlanma ihtimaliniz yüksek.

Bencil olduğunuzu kabul etmeniz ise davranış şeklinizin yine en başta olduğu gibi bir politika gösterisi olarak yorumlanmasına yol açacaktır.

Yani, yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar diyalektiğine muazzam bir örnek işte.

O benim… Şu anda da çok fena duygu sömürüsü yapıyorum. Biraz bencilim, ilgi istiyorum. Bana gösterilen ilgi karşısında da egolarımı tatmin ediyor ve sonrasında "iki yüzlüce" davranarak bu tavrımı kapatıyorum. Şu söylediklerim de cümlelerimin anlamlarını başa döndürerek kendilerini tekrar etmelerine yol açıyor.

Diyalektik seni seviyorum.