28 Mart 2010 Pazar

Очи чёрные - Николай Сличенко

video

Tiyatro oyuncusu, eğitmeni, aktör, şarkıcı ve yönetmen kimlikleriyle Rusya’da iyi tanınan ve değer gören bir sanatçı Nikolai Slichenko. Ancak gelin görün ki internette, kendi dilimizde sanatçı hakkında bilgi bulmak epey zor. 1934’te göçebe bir Çingene ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelen Slichenko döneminde özellikle göçebe halkın ve Çingenelerin ilahlaştırdığı bir isim olmuş. Çeşitli dillerde ve şekillerde bir çok şarkıcıdan duyduğumuz “Ochi Chernye” isimli Rus Kızıl Ordu repertuarının kanımca en görkemli şarkısını büyüleyici yorumuyla bir de Slichenko’dan dinlemenizi istedim. Kimileri Slichenko’nun şu haletini komik buluyor ama ben gülemiyorum, defalarca dinledikçe en fazla büyüleniyorum.

Destino

video


1945 yılında, Walt Disney ve Salvador Dali “Destino” adındaki kısa bir animasyon film için bir araya geldiler. 8 aylık bir çalışma sonrasında, 1946'da prodüksiyon durduruldu. Salvador Dali’nin Walt Disney ile yıllar önce hazırladığı kısa animasyon çalışması bu yüzden bizlerle çok geç buluştu. 50 yıldan fazla bir süre arşivlerde saklı kalan çalışma iki sanatçının da ölümünden çok sonra 2003 yılında izleyiciye sunuldu. Yakın zamanda DVD formatında satışa sunulan kısa film bir çok festivalden ödülle döndü. Dali’nin gerçek üstü sanatının, popüler kültürün nabzını en iyi tutan isimlerden Walt Disney ile buluşmasının büyüleyici ürünü “Destino” yu bir de sizler görün istedim.

25 Mart 2010 Perşembe

Boşluk Ne Taşıyor?

La Liberté… Çoğunuz Paul Eluard’ı Zülfü Livaneli’nin güzel sesiyle Türkçeleşen “Özgürlük” şarkısının öz dilindeki güftenin sahibi olmasıyla tanırsınız ve çoğunuz blog sayfamı her açtığınızda ondan bir dizeyle karşılaşırsınız. Boşluk bakışlarımın biçimini taşıyor…

Şiirden çok da haz etmediğimi bilenler için blog sayfamın açılışını bir şiire ait dizelerle yapmam, şahsımla ilgili merak konusu olmuştur. Şiirlerin ve şarkıların bütünlerini değil, parçalarını severim.

Peki nereden gelir bu cümlenin esintisi? Aslında bu cümlenin bana esin vermesinin sebebi başka bir esin sahibinin esenliğindendir.

Ülkemizde Tübitak Popüler Bilim Kitapları’ndan “Boşluk Bakışımın Biçimini Alıyor” isimiyle çıkan eserin yazarı astrofizikçi Hubert Reeves kitabının başında şöyle der:

Bu kitabın adı Paul Eluard’ın “Ne plus partager (1926)” adlı şiirindeki “L’espace a la forme de mes regards” (“Boşluk Bakışlarımın Biçimini Taşıyor”) dizesinin serbest bir yorumudur.

Fransa’nın Tübitak’ı diyebileceğimiz CNRS’de araştırma bölümünü yöneten astrofizikçi Reeves’in kitabının asıl özü de bu cümleyi kapsar. Yazarın hayat üstüne ettiği kelamların tamamı bu olanaksız varsayım üstüne kuruludur. İnsan bakışlarıyla boşluğa istediği şekli verebilir. İnsan baktığını görmemelidir, görmek istediğini vermelidir bakışlarının oluşturduğu görüntüye… Yazarın başka bir eserinden not alırken oraya buraya savurduğum cümlelerine göre zaten, mantığın varlığı mantıksal bir zorlama değildir ve kendi başına mantıksal bir yanı yoktur. Gerçekliğin reçetesini ele geçirdiğimizi düşündüğümüz zaman onu elimizden kaçırırız. Sorun Tanrının var olup olmadığını bilmek değildir. Daha çok O'nun kim olduğunu ve neyle oynadığını bilmektir. Kozmosun evrimi, yaşamın ortaya çıkışı ve bizim kendi varlığımız hangi oyuna karşılık geliyor? Öyleyse bizim görevimiz o boşluğa biçim vermektir.

Komünist, dadaist, sürrealist şair Eluard’ın bu cümleyle bana dediği ise bambaşkadır: İnsan çocukluğundan uzaklaştıkça detaylardan arınarak bütünü görmeye başlar. Hayretini ve şaşkınlıklarını unutur. Artık her şeye kayıtsızdır ve bakışları zihninde kocaman bir boşluğun yansımasını oluşturur. İnsan büyüdükçe muhteşem minyatürler kocaman bulanık bir resme dönüşür ve böylece bakışları hayretsizce boşluğun biçimini alır.

“L’espace a la forme de mes regards” (“Boşluk Bakışlarımın Biçimini Taşıyor”) dizesinin serbest bir yorumudur... Öyleyse...

12 Mart 2010 Cuma

Büyüdük

Çocukken bir yaş ne büyük farktı onun için. Biri sizden bir yaş küçükse o, bütün yaşam tecrübenizi kapsayan yıllar bir elinizin parmaklarına sığmayacak kadar bile olsa bütün bundan nasibini almamış sayılırdı.

Çocukluk arkadaşlarını düşündü. Zeynep ondan üç ay büyüktü, Yasin sekiz ay, Mehmet bir sene… Murat bir yaş küçüktü, Semiha bir yaş dört ay… Bütün bunları hesapladığını anımsadı. En küçükleri Semiha, en büyükleri Mehmet…

Aralarında hayal gücü en geniş olan Murat’tı. En eğlenceli, en karmaşık oyunlar ondan çıkardı. İnsanlıktan nasibini almamış Amerikan orijinli ucuz aksiyon filmleri hayal gücünün en tükenmez kaynaklarıydı çılgın arkadaşının. Murat’ın uydurduğu oyunların içinde en çok uzayla ilgili olanları sevdiklerini düşündü. Bir uzay mekiğinde başlayan oyunları genelde, gecenin ilerleyen saatlerinde oynadıkları tarlaya meteor halinde düşen bir annenin bağırtılarıyla sona ererdi.

“Yürüyün hadi, eve…”

Murat hep bir gün astronot olacağını söylerdi. Tamı tamına üç ufo iki de uzaylı görmüştü ve bunlar astronot olmasına fazlasıyla yeterdi.

Balkondan aşağı doğru başını uzattığında tanıdık bir ses duydu.

“Oğlum ne işin var bu saatte dışarıda, eve çabuk…”

İki sokak aşağıdaki vergi dairesinden çıkıp sallana sallana eve dönen koca göbekli, kel kafalı, bıyıklı adamın sesiydi duyduğu. Her akşam bu saatlerde buna benzer cümleler duyardı ondan. Koca göbeğiyle aslında hiç görmediği ufolara şimdisinde pek ala benzeyen çocukluk arkadaşı Murat…

“Ufo Murat, “ diye seslenmek istedi ona. Acaba hatırlar mıydı? Bir gün astronot olmak istediğini hala düşünüyor muydu? Belki ona şöyle cevap verirdi, en azından öyle vermesini isterdi.

“Alfa 5, saat yedi yönünde tanımlanamayan bir cisim size doğru yaklaşıyor. Siperinizi alın…”

Farkında olmadan gülümsedi. Oysa Murat’la konuştuğu en son şey arabasının taşıt pulu için ödeyeceği miktarla ilgili olmuştu.

Evcilik oyunlarında Semiha hep evin küçük kızıydı. Naylon bebekten kardeşlerini okula götüren de, çakıl taşından yapılmış etleri almak için kasaba gitmek zorunda kalan da hep o olurdu. Ona annelik görevini vermedikleri için hep mızıkçılık yapardı ama hesaplarına göre bir küsur yıla denk gelen yaşam tecrübesi farkının suçunu ödemek zorundaydı.

“Ama en küçüğümüz sensin. Bu yüzden çocuk sen olmalısın.”

Semiha on altı yaşına geldiğinde yirmi yaşındaki sevgilisiyle evden kaçtığında onun gerçekte de ebeveyni olmadığı için şükretmişti. Aptal kız. Kim bilir şimdi nerede, ne yapıyordu? Mutlu muydu? Keşke mutlu olsaydı. O zaman aptallığı için ödeyecek hiçbir borcu kalmamış olurdu ona. Tarladaki çocukluk oyunlarını hatırlıyor muydu? O zaman onu bütün kalbiyle affederdi. Oysaki evden kaçtığında tüm kızgınlığı sadece onu Zeynep’le baş başa bıraktığı içindi. Zeynep’le birlikte Yasin’den hoşlanıyorlardı ve bunu paylaşabildiği tek kişi Semiha’ydı.

Yasin bisikletten düşüp beyin kanamasından öldüğünde on yedi yaşındaydı. Zeynep’le Yasin için saç saça, baş başa kavga ettikleri halde cenazede yine birbirlerinin omzunda ağlamışlardı. Yasin’in hiçbir şeyden haberi olmadığı için de sonradan birbirleri için vicdan azabı çekmişlerdi. Keşke hiç olmazsa birinin sevgisinden haberdar olsaydı.

Zeynep o yıl üniversiteyi kazanıp gitti. Mehmet de aynı yıl kanserden babasını kaybedince annesi ve üç kardeşiyle birlikte memleketleri Amasya’ya döndü.

Reşit olmanın şartlarını yerine getirip yaşam tecrübelerinin süresini bir çift el ve bir çift ayak parmağına sığdırabildiklerinde bütün çocukluk çoktan bitip gitmişti.

Mutfağa gitti. Canı bir şeyler yemek istiyordu. Ne yese bilemedi. Mutfaktan annesine seslendi.

“Anne çay koyayım mı? İçer miyiz?”

“Melahat Hanım mı gelecek?”

“Kimse gelmeyecek. Beraber içeceğiz.”

“Misafir istemem, gelmesin.”

Ah anne, ah diye söylendi içinden. Üç yıldır annesinin Alzheimer hastalığı iyice ilerlemişti. Yıllardır oturduğu mahalledeki arkadaşlarını, arkadaşlarının çocuklarını, kimseyi tanımıyordu. Neredeyse onu bile tanımıyordu. Ocağa çaydanlığı koydu, altını yaktı. Annesi hiçbir şey hatırlamadığı için ondan daha mutlu olabilir miydi acaba? Çocukluk anıları hiç olmadığı kadar acıtmıştı bugün zihnini.

Kapının kilidi tanıdık tıkırtısıyla seslendi.

“Anne, ben geldim.”

“Hoş geldin oğlum.”

Oğlu Mert on beş yaşında, ergenliğin başında, zor bir çocuk olmuştu artık. Bu gün ne hikâyeler anlatacaktı ona kim bilir.

“Melahat Hanım mı geldi?”

“Benim anneanne. Torunun Mert.”

“Hayta seni, yine sokaktan geliyorsun değil mi?”

“Üf anneanne ya…”

Mert’in hiç sabrı yoktu. Kendindekilerin hepsini ona verse yine olmazdı. Kendisi Mert’in yaşındayken büyük dedesinin kuvayi milliye ruhuyla ilgili vaazlarını sessizce dinlerdi oysa. Onu dinlerken yarın okula saçlarımı kömür ütüsüyle ütüleyip mi gitsem, yoksa gazeteyle sarıp lüle mi yapsam diye düşünse de dedesi onun ne düşündüğünü hiç bilmezdi.

Mutfağa geri dönüp Mert için yiyecek bir şeyler hazırladı. Mert mutfağa gelip aceleyle masanın başına oturdu. Hep meşgul, hep aceleciydi bu çocuk. Nereye yetişiyordu? Haklıydı belki. O onun yaşındayken zaman hiçbir yere kaçmazdı oysa. Hep boldu, hep esnek, hep çok, hep ağırdı…

“Anne ben hafta sonu babama gideceğim,” dedi.

“Git tabi oğlum, ama önce ara babanı.”

“Sen ara. Ben ararsam meşgulüm diyor.”

“Öyle mi yapıyor sahi?”

Bu zamana kadar hiç fark etmemişti. Nafaka ödemeleri, Mert’in ihtiyaçları, Mert’in sağlık sorunları, Mert’in dersleri, Mert’e ebeveynlerinin ortak kararıyla verilecek izinler, Mert, Mert, Mert…”

Mert doğduğundan beri kocasıyla başka bir şey konuşmamıştı. Mert’le ilgili her istek on beş yıldır bir görev bilinciyle, en az uyumak kadar gerekli bir eylemin hayati sorumluluğuyla gerçekleştirilmişti. Birlikte yaptıkları tek şey Mert ve Mert’le ilgili mevzularda düşünmekti. Bu konu o anda on beş yıldır olmadığı gibi kafasını kurcaladı. Demek ki Mert için yapılan her şey sadece ortaklaşa bir eylemin gerekliliğinden doğuyordu. Mert istiyorsa baba meşguldü, anne Mert için istiyorsa baba…

Öyle miydi?

“Anneee…”

“Tamam, oğlum ararım ben. Ne yaptınız bugün okulda?”

“Hiç, her zamanki gibi ders işte… Bugün ödevim yok, bilgisayarda oyun oynayabilir miyim?”

“Oynayabilirsin.”

Mert annesinin çok şey düşünmüş bakışlarının altında yemeğini çabucak yiyip odasına koştu.

Mert’in babasıyla tanıştığında üniversiteye gidiyordu…

“Senin ruhun anarşiden, gönlün monarşiden yana,”

Öncesinde kocası olan, sonrasında da çocuğunun babasından başka hiç bir şeyi olamayan adamla, bu cümle yüzünden tanışmış, kavga etmiş, sevmiş, evlenmişti. Akabinde ise bir tek ruhunun değil gönlünün de anarşiden yana olduğunu anlayıp bırakmıştı onu.

O yıllarda herkesin gönlü de ruhu da bilinmez bir şeylerden yanaydı. Artık çocuk oyunlarının yerlerini siyaset oyunları almıştı. Birlikte oyun oynadığı arkadaşlarının ya yanında ya karşısında, ya çaprazında, anarşik, monarşik, oligarşik zihinlerle oradan oraya koştukları zamanlardı.

Öyle çok kayıptılar ki bilmedikleri anlamlarla doldurmaya çalıştıkları bu zamanlarda, çocukluklarını bulmanın imkânı yoktu.

Tekrar balkona çıktı. Çocukluğunda oynadığı dar sokakta kendine dair izler aradı. Evcilik oynadıkları Zeynep’lerin avlusu, üstünden düşüp bacağını kırdığı dut ağacı, Yasin’in bisikletinin durduğu yer. Kedi yavrularını sakladıkları kömürlük… Hepsi tek tek geçti zihninden.

Şimdi hiç biri yoktu. Sokak da büyümüş, yaşlanmış, katlar üstünde yükselmiş, sonra da kendini büyümenin monotonluğuna kaptırıp gitmişti.

İçi sıkıldı birden. İçeri gidip örgü ören annesinin yanına oturdu. Keşke bir şeyler hatırlasaydı. Keşke çocukluğuna dair bir şeyler paylaşsaydı onunla.

“Anne, bugün benim doğum günüm biliyor musun?”

“Aşure ayı. Aşure dağıtmak lazım…”

“O zaman öyleymiş, şimdi aşure ayına çok var. Hatırlıyor musun gerçekten?”

Annesi boş gözlerle baktı yüzüne.

“İncir koyunca kararıyor aşure,” dedi.

Annesinin bir şeyleri hatırlamıyor olması zaman zaman onu üzse de bugün niyeyse tarif edemediği hislerini oyarcasına batıyordu içine. Yaşlı kadının uzun zamandır bir çocuk umarsızlığıyla gömüldüğü örgü şişlerinin tıkırtısına, zihni anılarla, gözleri yaşlarla dolu dolu eşlik etti sessizce.

Anımsadığı çocukluğu, kocasıyla paylaştığı çocuğu, annesiyle paylaştığı çocukluğu, annesinin onunla paylaştığı yaşlılık çocukluğu…

Her şey hep o yıllarda, paylaşılan her şey çocuklukta…

Ertesi günün akşamı balkondan eski çocukluk arkadaşı Murat’ın yolunu gözledi. Adam sokağın başında belirir belirmez de koşarak aşağı inip sokağa çıktı. Ne duyacağını umursamadan heyecanla “ Ufo Murat,” diye seslendi ardından. Adımlarını sürüyerek eve doğru yürüyen Murat duyduğu sesin şaşkınlığıyla durup ona baktı. Karşısında, dudağında bir şeyler bekleyen gülümsemesiyle hızlı adımlarla ona doğru gelen tanıdık bir kadın vardı. Yıllardır nezaketen hal hatır ettiği çocukluk arkadaşıydı bu. Kadın çabucak ona yetişip telaşla konuşmaya başladı.

“Dün doğum günümdü,” dedi. Neden bilmem ama hep çocukluk anılarımı anımsadım. Oynadığımız oyunları. Sizin evin yanındaki arsayı, Zeyneplerin avlusunu, Yasin’in bisikletini… Hatırlıyor musun?”

“Ya ne çabuk büyüdük değil mi?” diye gülümseyerek yanıtladı onu Murat.

Hatırlıyordu…

Kuyu Kültür, Edebiyat, Sanat Dergisi – Mart & Nisan 2010 - 4. Sayı


Zaman Yiyen...

Her yeni mezunun yaptığı gibi peşine düştüğüm iş koşuşturmalarından bloguma uğrayamadım. Bütün bu koşuşturma arasında birçok kişiyi ihmal etmeye tutulmuş, bir o kadar çok kişiyi de hayatımdan çıkarmaya çabalar buldum kendimi. Öğrencilik hayatımda bana çok uzakta olan, film gibi hayatlara dair konuşmalara gark oldum. Yeni insanlar girdi hayatıma. Çocukça bir tavırla bir avuç yıllık geçmişimde hoşnut kalmadığım her şeyin hesabını da onlara, o yeni insanlara tutturdum. Bu kadar hızlı tükenirken zaman, ne de genç yaşlarda tutuluyor insan güvensizliklere, yargılamalara, anlamsız sorgulamalara. Sebebi belki de her şeyin bu kadar çabuk değişmesi bilemiyorum. Ya koyverip gidiyoruz hesapsıca, ya da tıkılıp kalıyoruz kendimize ördüğümüz duvarlar arasına. Öyle günlerdeyim… Özür dilerim... Sen de özür dile benden, özür dile zaman yiyen...