28 Eylül 2010 Salı

Dâr-ı fenâ

                                                                
Ey, cellad-ı mahfuz!
Kimdir bu başı kederefzâ gölünde yüzen?
Söyleyin dalgalandırmasın suyu.
Dâr-ı fenâ idir efendimiz.
Aczinden debdebesi,
Görmeyiniz.
 Neydi kabahati bu maznunun?
Hele bir deyiniz.
Derd-i aşk, âhirzaman duyurdu,
Bezm-i Aşk, üstüne böyle buyurdu.
Bir baltaya sap olmuş insan evladı bulduk,
Kılıçtan imiş dili, başını onla vurduk.

Mahfuz: Gizlenmiş, saklanmış, korunmuş, gözetilmiş. Kederefzâ: Keder ve sıkıntı veren. Dâr-ı fenâ: Bu dünya. Maznun: Suçlu. Bezm-i Aşk: Aşk meclisi.

24 Eylül 2010 Cuma

Çalyaka Yağmur


Sen de geldin yağmurla,
Yağmurla, bütün sevgiler gibi ansızın.
Bir çift el vermişler bize anca,
Çalyaka yağmurları tutmaya...
Hangi su yağmur gibi yağar,
Başlamaya, bitmeye, beklenmeye,
Hangi su tutulabilir avuçta?
Tükenir diye korkarken,
Sıza sıza karışmaz toprağa…

23 Eylül 2010 Perşembe

Hayat Boyu Öğrenme Sirki


Hayat boyu öğrenme sirkinde, şimdi de, hayal kırıklıkları üstünde yürüyebilen anne ve kızını izliyorsunuz. Ama o da ne? Galiba bu sefer olmadı. Hayal kırıklıklarının üstünde mavi renkli bir şeyler görülüyor. Evet, evet olmadı. Hemen götürün bunları! Eee, şey sayın seyirciler… Şimdi, işte şimdi de ekmeğini aslanın ağzından alabilen adamı görüyorsunuz. Aman tanrım! Neler oluyor? Aslan pençesini adamın ağzına… İndirin perdeyi! İndirin, indirin! Sayın seyirciler,  siz en iyisi mi birazdan perdeye yansıtılacak olan 4D animasyon gösterisi için at gözlüklerinizi takın. Vallahi bak, müthiş bir deneyim yaşayacaksınız. Üstelik gösterimizin adı: Vay anasını… Vallahi bak!

19 Eylül 2010 Pazar

Llorona

Llorona sen niye hiç bilmezsin?
Şu çizgilerle aşkın senin gözlerin
Çünkü her göz kendine özgü,
Her çizgi ona özgün…
Suskunlukları bile zarifçe çizerken onlar,
Yaşanmalara öze,
Llorona sen onları niye hiç sevmezsin?
Dudağının kenarında,
Söylenmemiş sözlerden bir öpücük,
Her mevsim, her yazken üstelik…
Şu zemheri, bu ayaz…
Yine gerekirken senin serin ellerin,
Boyuna güneş, hep güneş tenin,
Bitmeyen şarkılardan akarsın,
Hep sen söylenirsin Llorona.
Yanılırken kahrı günseli sebeplerden,
Bulutlar yağmursuz bilinirken inatla,
Rüzgârın bile beli kırılır…
Aşk biter, kumlar biter, deniz biter,
Ben biterim,
Sen hiç bitmezsin Llorona...
Sen bitmezsin, niye hiç bilmezsin?
Bırak elemleri şimdi,
Elemlere hep gerek sevmeler…
Bırak! Neden bilmezsin bırakmayı?
Bırak kendini şimdi, bırak yine ağla!
Sev-i sürgün koynuna ağla!
Koyver! Alınsın dudağından, öpülsün sözler…
Ağla hiç bitmesin, niye bilmezsin?
Sen tükenmezsin Llorona…

(Joan Baez - La Llorona:  http://fizy.com/#s/1lxyyx )

18 Eylül 2010 Cumartesi

Fatmagül'ün Suçu Ne?


Vedat Türkali “Umutsuz Şafaklar” ismini verdiği bir öykü tasarlar. Öyküde dört adamın tecavüzüne uğrayan Fatmagül isimli bir kızın tecavüzcülerinden biri ile evlendirilmesinin ardından yaşadığı Stockholm sendromu anlatılıyordur. Tecavüz vukuatı üstünden, Türkali usulünde sosyolojik bir eleştiri yapılmış, gelenekler ve insan ilişkileri sorgulanmıştır.

Senaryo çalınır ve 7 yıl boyunca ortaya çıkmaz. 7 yıl sonra Erman Film Şirket, başrollerini Müjde Ar ve Orhan Gencebay’ın paylaştığı “Batsın Bu Dünya” isimli filmle senaryoyu ortaya çıkarır ancak, senaryo oldukça değişmiştir. Vedat Türkali bunun üstüne 1976 yılında şirkete dava açar. 1983 yılında sonuçlanan dava ile şirket yaklaşık 170 bin lira para cezası ödemek zorunda kalır.

Hikâyenin akıbeti dönemin ünlü yönetmenlerinden Ömer Lütfi Akad tarafından Erdoğan Tümaş’a anlatılır. Erdoğan Tümaş hikâyeyi senaryo haline getirir ve Osman Seden’e verir. Dava kazanıldıktan sonra hikâye özgün haline senaryo olarak uyarlanır ve Süreyya Duru yeni film için yönetmen koltuğuna oturur.

1986 yılında ortaya Aytaç Arman ve Hülya Avşar’ın başrollerini paylaştığı, döneminin başarılı filmlerinden olan “Fatmagül’ün Suçu Ne?” ortaya çıkar.

Yıl 2010 olur.”Fatmagül’ün Suçu Ne?” prime time dizi kuşağına uygun bir dizi film senaryosu olarak tekrar ele alınır. Başroller son dönemin popüler oyuncularından Beren Saat ve Engin Akyürek’e, haliyle popüler kültürün nabzını iyi tutabilen genç yönetmenlere ve senaristlere teslim edilir.

Öncesini Süreyya Seden’in sinema versiyonundan izlediğimiz öykü, doksanlı yıllarda çocuk olanların televizyonda mutlaka rastladıkları, travmatik etkili bir anı olmuştur. Zira Fatmagül’ün tecavüze uğraması, ardından evlendirildiği adamın pişmanlıkla Fatmagül’ü suçlayarak yaptığı işkenceler yürek dayanmaz cinstendir. Fatmagül’ün kocası hamile kalan kızın bebeğini tekmeleyerek öldürür vs.

Gelin görün ki bu sosyal içerikli toplum eleştirisi film yerini bu TV dizisiyle bambaşka bir söyleme, toplumsal bir sapmanın boyutlarını göstermeye bırakmıştır. Tecavüz üstünden nasıl pirim yapılacağının açık örneği olan dizi gazetelere: “Beren bu gece tecavüze uğrayacak,” başlıklarıyla haber olmuş, dramatik, travmatik, söylematik vs. her mesajı layıkıyla dışlamıştır. Beren Saat’in daha önce rol aldığı bir TV dizisindeki sevişme sahnesini binlerce lira ceza ve kapatmayla karşılayan RTÜK, dehşet verici bir tecavüz sahnesine sahip bu dizinin, okulların açılmadığı ve çocukların çizgi film izlediği sabah vakti bir saatte, ayrıca prime time kuşağında dört defa arka arkaya yayınlanmasına sesini çıkarmamıştır. Ve bakın tecavüzü nasıl meşrulaştırılmıştır…

Fatmagül sabahın erken saatlerinde balığa çıkacak nişanlısını uğurlamak için deniz kıyısına gider. Ancak, sarhoş ve ilaç almış dört arkadaş tarafından alıkonur. Arkadaşlar önceden Fatmagül’ü görmüş ve beğenmişlerdir. Acaba elbiseleri ıslanmış halde koyununu dereden çıkarmaya çalışan çoban kızı, o mudur? Anlaşılmak istenir, elbiselerine içki boca edilir. Bu sırada Fatmagül’ün yüzüne sürekli zoom yapılır. Bağırarak kurtulmak isteyen Fatmagül’ün ağzına nişanlısının boynundan aldığı fular bağlanır. Üç adamın art arda tecavüzüne uğrar. Bütün ince detaylarıyla ve başarılı oyunculuklarıyla akıllara kazınacak bir sahne organize edilir. Sahne bir sinema filmi olmadığı farz edilince gereğinden çok uzun bir süre devam eder. Fakat o da ne? Dördüncü adamın Fatmagül’e tecavüz ettiği gösterilmez. Oysa ettiği, yerde yatan Fatmagül’ün yüz açısından, adamın suratına yakın plan çekim yaparak sezdirilmiştir. Zira o masumdur, zira Fatmagül’ün evlendirileceği iyi çocuktur. Zira Fatmagül ile birbirlerine âşık olacaklardır.

Bir sinema filmi öyküsünün, bir prime time TV dizine uyarlanmasını, tecavüzcüsüyle evlendirilecek olan kurbanın cellâdına âşık olmasının, tamamen yalnız kalma ve dışlanma güdüsüne karşı koyamadığı için alışmaya ve sevmeye çalışacağı sapkın Stockholm sendromu ilişkisinin, para uğruna meşru ve sempatik gösterilmesini izlediniz.

Tepkim bu usulsüzlüğedir. Hikâye bir sinema filmini gayet kaldırır niteliktedir. Kaldı ki aslı çok başarılı bir toplum eleştirisidir. Ancak öykünün aslında tecavüzü, tecavüzcüyle evlendirilmeyi ve bir travmayı bu kadar sempatik gösteren ve kör gözüne parmağım demeden meşrulaştıran bir tarafı yoktur. Bundan pirim yapmak için çarşaf çarşaf tecavüz reklamı yapılacak bir hali de yoktur. Hele ki görüntü izlemeye alışamamış, kendini TV karakterlerinin biçimlerine büründürmeye çok meraklı bir ülkede herkesin TV izlediği bir saatte gösterilebilirliği hiç yoktur.

Bu kadar bilinçaltı mesajı, bu kadar bilinçli bir şekilde iletebilen ve iğrençleştirebilen yapım ekibini tebrik ediyorum. Bu sahneyi bu kadar başarılı canlandırarak sinirlerimi alt üst etmeyi başarabilen çekim ekibini ve oyuncuları da tebrik ediyorum. Aynı ekipten, aynı başarıda bir de recim edilme hikâyesi bekliyorum.

11 Eylül 2010 Cumartesi

Benimle bir kahve daha içer misiniz?


Gelin bir kahve içelim, lütfen sizinle,
Biraz anlatayım,
Yakın, yakın bir sigara da siz yakın…
Dinleyin sonra, bugün ben neler belletildim.
Bir adamın ince bir yeri olmazmış kırılmaya
Ve gözleri dolmazmış bir anlamakla…
Zorunlu seçilmişmiş kadın, kayıtsız bir vazgeçme için,
Gözdağıymış zira her vakit, direndiği yerden parçalanmaya…
Öyle mi?
Ne çok şey belletildi bana böyle inceden;
Okumakla, yaşamakla, görmekle ve dinlemekle…
Oysa geçecektim ben bunları beyefendi.
Geçecektim insan olmanın onuru, denen yerden.
Kadınlarla, adamlarla değil, insan olmakla geçecektim.
Öğrenecektim zaten, “anlamak istemekle…”
Ama böyle belletildi bana canım beyefendi,
Herkes gibi böyle öğretildi “bencilik” küçücükten.
Belletildikçe doldum, doldukça unuttum, unuttukça alıştım.
Alıştım, alışmak nedir bilir misiniz?
Yoksa siz de mi onun esirisiniz?
Alışmaktan ötesi yoktur, dendi bugün bana.
“Anlamaya çalıştığın yer,” olamaz bunca alışkanlıkla,
Kanser otu gibi sarmışken kendini rutinlerle,
Yeniliklere, zaferlere, vazgeçmelere ve tüketmelere,
Kalmışken kayıtsız,
En güçlü silahın o, en azılı düşmanının…
Öğrenemezsin artık, bellersin anca…
Öyle söylendi işte...
Hâlbuki görmüştüm beyefendi.
Alışmıştınız, alışmanıza inat öğrenmiştiniz de siz.
Anlamakla dolmuştu üstelik gözleriniz.
Ben parçalanmış bir kadın bile değildim, niye sakladınız?
Okumakla, yaşamakla, görmekle ve duymakla belletilmiştim sadece.
Yine de öğrenmek istemiştim.
Hikâyeler gözlemiştim hep şaşkın hayretlerle, hep bu yüzden…
Hikâyeler anlatanları değil, onları anlamak isteyenleri sevmiştim.
Çok sessiz dinlediniz…
Neyse geçelim…
Söyleyin siz iyi misiniz?
Benimle bir kahve daha içer misiniz?

8 Eylül 2010 Çarşamba

Iberia

İspanyol belgesel yönetmeni Carlos Saura’nın Flamenko üstüne yaptığı, en iyi belgesel dalında Goya ödüllü 2005 yapımı çalışması “Iberia” dan etkileyici bir sahne... Başroldeki muhteşem dansçı Sara Baras’a çellosuyla Roque Banos eşlik ediyor. İspanyol besteci Isaac Albéniz’in Iberia suitini bestelemesinin yüzüncü yılında gösterime giren belgesel nitelikli, Fransa ve İspanya ortak yapımı film 2006 yılında Türkiye’de de “İberya” ismiyle gösterildi. 

                                       video


7 Eylül 2010 Salı

André Maurois - İklimler

“Kadınların zekâsı, kendilerini seven erkeklerden kalma tortulardan oluşur. Erkeklerin zevklerinde de hayatlarından geçmiş kadınların izleri vardır. Bir kadının, biz erkeklere çektirdiği acılar, başka bir kadının bizi sevmesine ve mutsuz olmasına yol açar çoğu kez…” (A.Maurois)

Dilimize defalarca çevrilen İklimler (Climats) bu sefer karşımıza yepyeni bir yayın evinin baskıya giren ilk kitabı olarak çıkıyor. Helikopter Yayınları çok isabetli bir şekilde okuruna; 1967 yılında Varlık Yayınları’ndan Tahsin Yücel çevirisiyle yayınlanan baskının gözden geçirilmiş halini sunmayı tercih ediyor. İyi bir yazar olmanın edebi eser çevirmenliğine tesirinin etkileyiciliği düşününce, “İklimler” hem iyi bir yazar, hem gösterge bilimci, hem de çevirmen olan Tahsin Yücel’in çalışması sayesinde kaliteli bir çeviriyle okurla tekrar buluşmanın şansını da taşıyor. Yayınevinin başındaki Levent Yılmaz’ın özenli bir arka kapak yazısının eşlik ettiği kırmızı-beyaz renklerdeki şık baskı da oldukça dikkat çekiyor.

André Maurois’in en duyarlı eseri diye söylenegelen “İklimler” edebi bir anlatı olmasından önce aşk haleti üzerine güncelliğini kaybetmeyecek bir psikanaliz metni. Bir erkeği dinden objektif bir duyarlılıkla, psikolojik ve felsefik tespitleriyle 20. Yüzyılın başlarında geçen klasik bir aşk hikâyesinden çok farklı bir yerde durmakta.
İki ayrı bölüm halinde yazılan eserin birinci bölümü Phlippe ve Odile ilişkisine odaklanırken ikinci bölüm Phlippe’nin Odile’in karşıt karakterindeki Isabelle ile olan evliliğini anlatmaktadır.

Kahramanımız genç Philippe Marcenat kadınlara, sevilmeye ve ilgiye düşkün akıllı bir fabrikatördür. Kendisinden beklemediği şekilde bir tutkunun peşinden giderek uçarı ve güzel bir kız olan Odile ile evlenir. Odile ile evliliğinde gerçek mutluluğu yakaladığını düşünen Philippe birkaç ay sonra Odile’in tavırları yüzünden saplantılı bir aşka dönüşen tutkularını kontrol edemez hale gelir ve evliliği katlanılmaz bir hal alır.

Philippe ikinci evliliğini ise Odile’in tam tersi karakterde biri olan Isabelle ile yapar. Isabelle Philippe’in saplantılı hale getirdiği Odile aşkının bir benzerini Philippe’e beslemeye başlar ancak roller değişmiştir. Philippe Odile’in kendisine çektirdiği acıyı Isabelle’den esirgemeye yanaşmaz.

İlgiye ve sevilmeye bağımlı, umarsız, yalancı ve sevilen Odile, aşkı için kişiliğini kaybetmeye hazır, azimli ve seven Isabelle zıt karakterde iki kadındır. Philippe ise kadınlar yüzünden Alain Souchon’un meşhur şarkısında olduğu gibi “Aşılanıyor bizlere acı veren arzular…” hesaplaşmasında, tatminsiz ve mutsuz bir adama dönüşür. Aşığın acizliğini, yazgıyla isteklerin çatışmasını, insanın sahip olamadığı bir şekli arzulamasını ve arzulayan bakışın ıskalaması üstüne gelen mutsuzluğu, kısacası eserin isminde taşıdığı gibi insanın iklimden iklime geçişini hayran olunası bir incelikle dile getiren Maurois’nın eseri aşk haleti üstüne yazılmış en iyi eserlerden biri. Dolayısıyla mutlaka okunması gereken bir roman…

İklimler’in 1962 yılında Fransız yönetmen Stellio Lorenzi’nin çektiği bir sinema filmi uyarlaması da mevcut. Başarılı aktör Michel Piccoli’nin “François Crozant” karakterini canlandırdığı film adından söz ettirmediyse de bir uyarlama olarak değerlendirilmesinde fayda var.

Bu yazı http://www.sanatlog.com/ adresinde yayınlanmıştır.

5 Eylül 2010 Pazar

Beni de sever misiniz?

Asit yağmurlarıyla çözülmüş bir günde gelmiştiniz bu sokağa. Sokağın en eski evinin önünde durmuştunuz bir kararsızlıkla... Kapı açılıvermişti hemen, şaşkın duruksunluğunuzda. Havı dökülmüş aslan ayaklı bordo bir kanepe buyur etmişti sizi. Kurulunca çalmamıştı sedef kakmalı bir müzik kutusu. Duvardaki Edgar Degas reprodüksiyonuyla bakışmıştınız bir sırrı paylaşır gibi. Damla sakızlı bir Türk kahvesi sunulmuştu size sonra. Kahvenin yanındaki naneli kuşlokumlarından biri parmaklarınızın arasında ezilmişti. Ağlamıştınız da…

Bana demiştiniz ki: “O eve dair ne varsa hepsini çok sevdim o anda. Hiç sevmediğimi sanırdım oysa…”

Eskimişliğime buyur etsem sizi, yağsam biraz mütereddit, damla sakızlı bir anı koksam, bir resmimde tutabilsem gözlerinizi incecik, nane keskinliğiyle ama yumuşacık ezilsem hüzünlü parmaklarınızın arasında ve çalmasam kurulduğumda üstüme yazılmış notaları…

Beni de sever misiniz, diye soracaktım. Beni de sever misiniz bir an?