31 Ekim 2010 Pazar

A ton étoile…


İlk defa Fransız Rock grubu Noir Désir’in "666667 Club" (1996) isimli albümünde yer alan "A ton étoile" grubun solisti Bertrand Cantat tarafından bestelenmiş ve seslendirilmiştir. Daha sonra keman virtüözü Yann Tiersen’in Black Session (1999) albümünde yeni bir düzenleme ile karşımıza çıkan şarkı, ölen bir sevgilinin ardından söylenmiş en güzel şarkılardan biridir. Şarkının sahibi Bertrand Cantat, 2003 yılında sevgilisi ve ünlü aktör Jean Louis Trintignant’ın kızı, aktris Marie Trintignant’ı döverek öldürmüştür. “Yıldızına…” diye çevirdiğimiz “A ton étoile” Türkçede karşılığı olmayan, ancak Fransızların ölülerini anarken söyledikleri ifade edilen bir söylemdir. Bertrand Cantat'ın böyle güzel bir "ölen sevgiliye veda" şarkısının altına imza attıktan birkaç yıl sonra sevgilisini döverek öldürmesi ise ayrı bir ironidir.

(Şarkının Bertrand Cantat tarafından seslendirilen ve Yann Tiersen tarafından düzenlenen versiyonunu bu linkten dinleyebilirsiniz: http://fizy.com/#s/1ltx25)

Güzel Marie Trintignant'ın yıldızına...


A ton étoile... (Yıldızına...)

Sous la lumière en plein (Büsbütün bir ışığın altında…)
et dans l'ombre en silence (… ve gölgelerin altında sessizce…)
si tu cherches un abri (…eğer bir sığınak arıyorsan…)
Inaccessible (… erişilemez…)
Dis toi qu'il n'est pas loin et qu'on y brille (…sen söyle uzakta değil ve biz orada ışıldıyoruz…)

A ton étoile… (Yıldızına…)

Petite soeur de mes nuits (Gecelerimin küçük kız kardeşi…)
ça m'as manqué tout ça (…hepsini özlüyorum…)
quand tu sauvais la face (…yüzünü kurtardığımda…)
à bien d'autres que moi (…kendim dışında…)
sache que je n'oublie rien mais qu'on efface (…bilmelisin hiçbir şeyi unutmuyorum ama siliniyor…)

A ton étoile… (Yıldızına…)

Toujours à l'horizon, (Daima eli kulağında…)
Des soleils qui s'inclinent (…eğilen güneşlerin…)
comme on a pas le choix il nous reste le coeur (…seçme şansımızın olmaması gibi, kendi kalplerimizle de kaldık öylece…)
tu peux cracher même rire, et tu le dois (…tükürebilirsin, hatta gülebilirsin ve bu olmalı da…)

A ton étoile… (Yıldızına…)

A Marcos (Markos'a…)
A la joie (Neşeye…)
A la beauté des rêves (Düşlerin güzelliğine…)
A la mélancolie (Melankoliye…)
A l'espoir qui nous tient (Direnmemizi sağlayan umuda…)
A la santé du feu (Ateşin kutsallığına…)
Et de la flamme (…ve alevin…)
A ton étoile (Yıldızına…)

30 Ekim 2010 Cumartesi

Omlet

“Evet hanımlar. Şimdi bir miktar sütle uygun kıvama gelinceye kadar çırptığımız yumurtayı, tereyağını kızdırdığımız tavamıza döküyoruz."

“Bir dakika, bir dakika durun! Ben yumurta değilim, ben yumurta değilim… Kabuklarım olmadan bu omletin içindeki görevimin yumurta olmak olduğunu iddia edemezsiniz.”

“Tam da karışımı tavaya dökmek üzereyken omlet içindeki görevinizi yadsıyamazsınız sayın yumurta. Unutmayın, isterseniz dünyanın en iyi aşçısı olun, yumurta olmadan omlet yapmanız mümkün değildir. Şu anda elimde tavaya dökülmek üzere olan bir karışım var ve eğer ben gerçeküstü değilsem siz de yumurtasınız.”

“Hayır değilim, ben yumurta değilim!”

“Hanımlar, boşverin. Yumurta kabuklarından sıyrılmanın sıkıntısını yaşıyor. Evet, devam ediyoruz. Birazdan da size omleti tavadan düşürmeden çevirmeyi öğreteceğim. Bir ayrıntı: Omletinizin tavadan fırlama olasılığı yer döşemelerinizin ne kadar temiz ve karnınızın ne kadar aç olduğuyla doğru orantılıdır.”

27 Ekim 2010 Çarşamba

Le Château au Miroir

“Voila! Bakın işte… Siz ne görüyorsunuz? Şu, suya yansıyan yanlış bir yakamoz değil mi? Yamuk bir yanılsama, post modern bir manzara… Nedir bu? Evet, evet yalnız… Yalnız yamuk da olsa, bir yansımanın bu kadar yüzeysel olması, yanılsamanın içeriğini…

“Yeter, susun! Saçmalamayın. Réflexion yüzeylerin işidir zaten. Dünyanın en sıradan manzarasına fazla değil mi bu çarpık zırvalık? Voila! Un ufak aynalardan inşa edilmiş bir şatodur gördüğünüz en fazla mösyö. İçinde, kendine ait olmayan yansımalarda yer arayan, kırmızı saçlı bir kadın yaşar. Arsızdır da bu kadın, hırsızdır da… Bütün bu aynaları çalmıştır da sorsanız. Bana göre ise yalancı bir acemi çaylak... Bütün bu ayna parçalarını kendinden sökmüş. C’est tout…"

“Ah  désolé. Şimdi görüyorum. C’est la réflexion de sa vie… Bu kırmızılar… Bunlar saçları mı?”

“Yine yanıldınız mösyö. Bir aynadan farkınız yok. Bu réflexion de l’amour. Bu kırmızılar saç değil. Onlar aynaların söküldüğü yerden kanayanlar…”

Sözlük: Le Château au Miroir: Ayna şatosu, Voila: İşte, Réflexion: Yansıma, C'est tout: Hepsi bu, Désolé: Üzgün olmak, C'est la réflexion de sa vie: Bu onun hayatının yansıması, Réflexion de l'amour: Aşkın yansıması.

16 Ekim 2010 Cumartesi

“Burada insanlık yarın gösterilecektir.”

İnsanları cinsiyetlerine, ırklarına, eğitim seviyelerine, sosyal statülerine, dinlerine ve milletlerine göre sınıflandıranlara hayranım. İnsanlara gösterecekleri saygının seviyesini bu sıfatlarla belirleyerek hiyerarşik düzen kurabilmeleri, kimseyi birbirine karıştırmak istemeyecek kadar özenli olduklarını gösteriyor. Aralarında mütemadiyen çok fazla insanlık sergilemekten, insan olmayı sıklıkla unutanlar da çıkabiliyor. Ne de olsa aynı eylemi her gün yaparsanız, ertesi gün onu yapıp yapmadığınızı hatırlayamamanız olası. Böylelerinin ne kadar özverili olduklarını fark ettikçe kendimi çok bencil buluyorum.

Bugün aptallık havası alınan zekânın enjektörle zerk edilebileceğini iddia eden birini tanıdım. Bu farkındalık karşısında kendimden utandım. Üstelik zekileri ve ahmakları aklıselimlerle ve iyi insanlarla, duygusalları ise duyarlılarla, aynı hassas tartıda tarttığını ve sürekli değişen değerleri düzenli aralıklarla not aldığını söyledi. Tanrım bu ulviyet…

Tanrı demişken. Tanrıma duyduğum sadakati en ufak bir riyakârlığa yer bırakmadan mevki ve diploma sahiplerine de gösteriyorum. Sanırım beceriksizim, çünkü hâlâ yeterli memnuniyet sağlayamadım. Öyle birileri ki bu tapılası kişiler, eşit olmayan şartlara farkındalık geliştirerek hayranlık uyandırıcı bir hümanistlik geliştirmişler. Bütün edinmişliklerin şeklen aynı olduğu düşünülünce herkes eşitmiş. İnsanların edinmişliklerini şartlarına göre değerlendirirsek bu resmen ayrımcılık olurmuş. Evet, bu demokrasiye külliyen aykırı! Nasıl da bunu atlayacak kadar aptal olabildim! Bunca zaman insanları eşit şartlarda değerlendirmekle, insanları eşit şekilde değerlendirmenin farkını bile kavrayamamışım!

Yine de “insanlığımla” yargılanmaya değer bulunduğumda kendimi çok şanslı hissediyorum. Yargısız infaza maruz bırakıldığım olmadı. Genelde yargılanarak infaz edilme konusunda çok talihli oldum. İnsan hakları evrensel beyannamesini okuduktan sonra bile hak olanla hak olmayanı birbirinden ayırt edemeyen birine resmen bahşedilmiş bir şans bu.

İnsan olmanın onurundan, bihabermişim görüyorsunuz. İnsanlara sıfatlarına göre hiyerarşik şekilde değer vermeyi öğrenememişim. İnsanları nasıl yargılayacağımı, onlara kendilerini sıfatsal sorularımla nasıl değerli hissettireceğimi öğrenememişim. Bunca zaman yaptığım ikiyüzlülüğün ve duyarsızlığın haddi hesabı yokmuş!

Zavallılığımı fark edince ölmek istedim biliyor musunuz? Ama biri bana engel oldu. Mevkili bir insan, her şeye rağmen yüreğime su serpti. “Kendini büsbütün, olduğun gibi kabul etmelisin, değişmeye çalışmak kadar saçma bir şey yok,” dedi. Sevindim… Hala biraz insan kalabilmişim, hâlâ herkesten bir şey öğrenebileceğimi sanmak yerine “iyi eğitimli ve mevkili” kişileri dinlemem gerektiğine kanaat getirebiliyormuşum.

Tek bir cümleyle beni ikna etti, çok şanslıyım. Gerçekten zavallı bir ahmak olabilirim ama şanslıyım. Şükürler olsun…

Sevgilerimle ve saygılarımla, teşekkür ederim.

14 Ekim 2010 Perşembe

Mavi Mürekkep

Ben güneşe dokunmaya inattım,
Sen boz sulara kor ateşler yaktın.
Buzlar üstüne yazdın hem de ne aşklar,
Canım mavi mürekkep…
Gözlerim kamaştı kırmızıdan beyazdan.
Köz oldum, yoz sulara aktım,
Yine de kıstım gözlerimi, hep sana baktım.

Kar kapısıydı gördüğüm, üstüne sırlar kazılı,
Şşşt sessiz olun, dedim uçmasın karlar,
Onlar büsbütün bu sessizlikle varlar.
Tamam boşver zaten bize değil mi?
Kapı değil mi çarpar, karla sırlanmış yürek,
Sen varken sessizliğe ne gerek…

9 Ekim 2010 Cumartesi

Havalar Sorar


Hava mı soğudu ne yine vakitsiz?
Biz ona kış demeden,
Aş demeden yaz rehavetini...
Vakitsiz yazdı yine ne varsa insana dair.
Kadınlar kırmızı paltolarını giymeden aksak yürürken henüz,
Adamlar nefeslerini duman ederken sıklaşan adımlarına,
Yağmurlar şemsiyesiz karşılanırken hâlâ ne ivedi,
Tıkır tıkır, tangır tungur ve tak tak aşınmış yollarda telaş sesleri,
Kuyruklarına bağlanmış tenekelerin gürültülüsüyle,
Herkesin peşinde şaka! Yalnızlıklara bezgin bir davet,
Hüzün esen soğuk havalar sorar önce:
Nedir bu acele, hadi bakalım şimdi nereye?
Herkes kendine yürür oysa kendi kendine,
Mevsimsiz bütün yollar bu insanın kendine,
Kusurlu sebeplerden, bütün müphem acele,
En çok da şu karanlık ve kesret koca şehirlerde,
Ne lütufkâr, ne hüzünlü, ne çaresiz, ne gürültü, ne şık...
Bilmez mi sorar niye, bilmeye ne bu evecen halet?
Müstear isimlerle imzalı yalan, tüm yalnızlıklara davet.
Kendine yetişmeye bir adım kala hep insan,
Bir esimlik rüzgâr var anca, kendine bir adım kala,
Yalnızlıklarını kremalı pastalarda, sönüveren mumlarla sunmaya...

Ne oldu? Anlatıyordum işte...
Bir dakika! Hava mı ısındı ne yine vakitsiz?
Biz ona yaz demeden,
Aş demeden hüznü soğuk rüzgârları,
Yine mi geç kaldık kendimize?
Haydi tamam geç o zaman, başka bahara.

Lütfen canım havalar, madem öyle,
Bu mevsim bildiğini sorma sen de böyle…

7 Ekim 2010 Perşembe

Fikir Sancısı

Fikir Sancısı

Lafımın dostusunuz, çilemin yabancısı,
Yok mudur, sizin köyde, çeken fikir sancısı?

(Necip Fazıl Kısakürek- 1980)


Yüksek beklentiler altında ezilmek ve fikir sancısı çekmek bünyeye doğru orantıda arz eder. Ezildikçe sancılanır, sancılandıkça kanıksar, kanıksadıkça umursamaz, umursamadıkça dışlar, dışladıkça görür, gördükçe hatırlar, hatırladıkça ezilir, ezildikçe sancılanır, sancılandıkça kanıksar, kanıksadıkça umursamaz, umursamadıkça dışlar, dışladıkça görür, gördükçe hatırlar, hatırladıkça "yalnız"...

3 Ekim 2010 Pazar

Şemsiyem Canım


Şemsiyem canım,
Yağmur yağdı yine bir gün,
Nasılsa bu defa sen yoktun…
Nasıl da yağdı, görmesen inanmazsın.
Kaçamadım, durdum öyle,
Durdum öyle, durdum kaldım.
Konuşmadım, çalışmadım,
Uyumadım, yazmadım,
Gülümsedim de bazen, güldüm de…
Ağladım da hatta…
Aklım da başımdaydı,
Aklım da ıslaktı,
Bakma aklım da yerinde bir yerde…
Kahrolası aklım, bırak aklımı,
Aklım ne sert, ne eski taş gibi…
Bak gönlüme, gönlüm de yerindeydi,
Gönlüm de ıslaktı,
Gönlüm yağmura talim, karabalık…
Kahrolası kalabalık, bırak balığı,
Gönlüm ne çözgün, ne yeni, düş gibi…
Gönlüm sevi çamuru, aklım kâğıt hamuru,
Şemsiyem canım, sen yoktun,
Sen yoktun, ben ıslandım.
Aklımdan kaydım, gönlüme düştüm.
Ellerim çamurlandı, tertemiz,
Sevi çamuru, toprak koktu mis gibi.
Kalktım, yürüdüm gittim bir yerlere.
Herkesin yerindeliğine yürüdüm.
İnsanlar, insanlar ne karabalık.
Kahrolası insanlar, bırak insanları,
İnsanlar hep güneşli günlerin…
İnsanlar kâğıttan mendiller getirirler yağmura.
Desem yağmurdan, şemsiyem yoktu,
Yoktu şemsiyem canım,
Kâğıttan mendiller getirirler,
Sil ellerini, gönlünü derler,
Ne yağmuru, denize düşmüşsün sen, derler.
Ağlamakla ıslanmış birini dahi görseler…
Bırak şemsiyeyi, bir kayık edin...
Derler öyle, söyle sussunlar.
Susmadılar işte, söyle neyin var?
Susmadılar işte, ben sustum yine.
Her şey, herkes bir daha yerli yerinde...
Susmakla, görmekle yoruldum ama
Nasılsa alışmakla kururdum.
Kâğıttan mendiller getirdiler
Mendilleri aklıma kattım,
Kocaman hamurlar yaptım.
Ellerimi de silmedim, kokladım.
Silmedim, kokladım, sana söyledim.
Sana söyledim, bir de yağmura…
Söyledim de, duymakla inanmadınız,
Siz de öyle sandınız…
Denize düşmedimdi ki ben,
Tükenir yağmura talim,
Nefessiz karabalık,
Şu kaldırım gölünde...
Anca yağmura durdum.
Çırpınmadım durdum öyle, görmediler.
Görmedin, kalabalıktım…
Ondan bu yağmurda, yoktun şemsiyem canım.
Ondan sen de bana inanamadın…