30 Kasım 2010 Salı

İnsan Tedirgin

“Belirli bir kışkırtma yokken bile, olmayan tehlikeleri aradığım huzursuz bir endişe hali içindeyim; bu durum benim için en ufak dertleri sınırsız derecede büyütüyor ve insanlarla ilişkiyi çok zor hale getiriyor." (Arthur Schopenhauer)

Hiç Schopenhauer kadar tedirgin olma meziyetiyle baş başa kaldınız mı?
Neden tedirgindiniz? Ölmekten, sevmekten, kaybetmekten, başaramamaktan, yanlış yapmaktan?
En çok bildiklerinizden mi bilmediklerinizden mi? Önyargılarınızdan mı kestiremediklerinizden mi?
Bilmeye alıştıysanız bilmediklerinizden, bilmemeye alıştıysanız bilmediklerinizden…
Yaşamaya alıştığınız için ölmekten…
Sevmeye ve sevilmeye alıştığınız zaman kaybetmekten…
Herkesin doğrusuna alıştığınız için, kendi doğrunuzun gerçekliğinden…
Başarının çizilmiş sınırlarına alıştığınız için başaramamaktan…
Kendinize alıştığınız için kendiniz olamamaktan…
Ondan, şundan, bundan… Ama nihayetinde alışkanlıklardan…
İnsanı tedirgin eden tek şey alışkanlıklarının değişmesidir.

Alışmak kafesinde tedirgin şarkılar söylemeyiniz…
Kafesteki kuş olmanın, kanatsız kuş olmaktan tek farkı bir gün özgürce uçabilme ihtimalinizdir.
İhtimaller bile insanı tedirgin eder.
Alışmayınız.

İmza: Alıştım tedirginim.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Metis Cep Defteri / Kolektif

Metis Kitap 2005 yılından beri yayımladığı temalı ajandalara alternatif olarak, kitapseverler için bir de cep defteri hazırlamış. 

Cep defteri Metis ajandalarla aynı büyüklükte…  Defterler için de ajandalar gibi kitap formatı seçilmiş ve hamur kâğıt kullanılmış. Defterin sayfalarının altlarında çeşitli kitaplardan şık alıntılar bulunuyor. Hatta defteri rastgele açıyorum ve karşıma çıkan ilk alıntıyı buraya yazıyorum.

Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum. Yazmak olağanüstü bir tesellidir. (E. M. Cioran, Ezeli Mağlup)

Metis cep defteri bordo-siyah tonları ve çiçekli kapağıyla bayanları daha çok cezp edecek gibi görünse de Metis Kitap tanıtım bülteninde defterin farklı renk ve içeriklerle düzenli olarak yayımlanacağını açıklamış.

Yılın sonlarına geldiğimiz şu dönemde yeni Metis ajandası da raflarlardaki yerini almak üzeredir diye tahmin ediyorum. 2005 Metis Edebiyat, 2006 Doğa İçin Sorumluluk, 2007 Cadılar, 2008 Yaratıcı Direniş, 2009 Hayvanlar ve İnsanlar, 2010 İllallah temalarıyla yayınlanan ajandaların 2011 yılı temasının “Nefret Suçları” olduğu söyleniyor. Metis’in web sayfasından alışveriş yaparsanız ajanda yayınevinin hediyesi olarak adresinize gönderiliyor. Geçmiş sayıları da yine Metis Kitap’ın web sayfasından sipariş etmeniz mümkün.

Başlı başına bir kitap içeriği taşıyan defterleri ve ajandaları kullanmaya kıyabilmek sizin tercihiniz. Ben kendi adıma bir tane saklamak için bir tane de kullanmak için almayı tercih ediyorum. Kitap formatında basıldıkları için maalesef çabuk yıpranıyorlar. Onun da çözümünü yapışkanlı selofanla kaplamakta buldum.  Nitekim bir bayan çantasında yılsonuna kadar yaşamaları pek mümkün olmasa da böylece ömürlerini biraz uzatabilirsiniz.

Defterler ve ajanda kitapsever unutkanlara yeni yıl için hoş bir hediye alternatifi olarak düşünülebilir.  Şu anda defterlerin satış fiyatı ajandalarla aynı… İnternetten biraz daha ucuza olmakla birlikte kitapçılardan 4 TL’ye temin edilebiliyor. 

Ajandalar da defterler de belli ki özenli bir çalışmanın ürünü. Özellikle ajandalar çok farklı, hepsini bir arada göremeyeceğiniz, okuması keyifli, derleme bilgilerden oluşuyor. Ajanda ve not defteri kullanmayı sevmeseniz bile saklamak ve arada göz atmak için mutlaka edinilmelisiniz diye düşünüyorum.

İyi okumalar ve iyi yazmalar,

26 Kasım 2010 Cuma

Şeytanın Saati - Fernando Pessoa

“İyi bir düşçü asla uyanmaz…”  Fernando Pessoa

Yaşamı boyunca münzevi bir memur hayatı süren ve de pek tanınmayan Fernando Pessoa, ölümünden sonra ortaya çıkan eserleriyle 20.yüzyılın en önemli edebiyatçılarından biri haline gelmiş bir Portekiz Modernizmi temsilcisidir. Yazarın hala yayınlanmamış, sayısı onbinleri aşan metinlerinin ailesi ve Portekiz hükümetince sıkı bir şekilde korunduğu ve ancak özenli bir değerlendirmeden sonra seçkiler halinde ortaya çıkarıldığı bilinmektedir.

Elimizdeki kısa, fakat hesapsızca yoğun metin “Şeytan’ın Saati” de onlardan biri. Daha önce ülkemizde 1993 yılında Metis Kitap tarafından basılan metin 2008 yılında Can Yayınları'ndan çok daha özenli bir değerlendirmeyle tekrar sunulmuş. Bu yüzden eseri okuyacaklara Can Yayınları’nın yeni baskısını öneriyorum. Baskıda çevirmen Işık Ergüden ve Hür Yumer’den açıklayıcı ve etkileyici bir değerlendirme bulunuyor. Bu da eserin etkinliğini anlamayı haliyle kolaylaştırıyor.

Şeytan’ın Saati özünde bir anlatı… Bir konu ve kurgu çerçevesine sığdırılması mümkün değil ancak erkek bir çocuğa hamile bir kadının, bir balo dönüşündeki kısacık sokak mesafesinde Şeytan’la yaptığı görüşmeyi anlattığını belirtmek açıklayıcı olacaktır.

"Maria'nın sorularıyla monolog yapmasına olanak tanıdığı Şeytan, kadına değil (gelecekteki) çocuğa hitap etmektedir. Ve kadının rahmindeki meyveyi söz yoluyla dölleyen, onun herhangi biri olmasını engelleyip onu şair olarak ilan eden Şeytan'dır ve Maria sadece onu dünyaya taşıyacak bir bavul görevi görmektedir." (Işık Ergüden)

Dönemi gereği fütürizm etkisinde eserler veren Pessoa, paganizm, gizemcilik, felsefe ve metafizikten yola çıkarak Shakspeare, Baudelaire, Poe gibi yazarlardan esin almıştır. Yazarın kendini mistisizm, astroloji, simya, kabala ve teozofi gibi bilimlerle beslediği Şeytanın Saati’nde açıkça fark ediliyor. Bütün eserlerinin özünü bu kısacık ancak yoğun metinde sunduğu ifade edilen Pessoa, yaşam üstündeki inanç etkisine felsefi bir bakış getiriyor ve okura kısa ama etkileyici bir görü sunuyor.

"Beden haddinden çok ayrışmaksızın ayrıştığı için yaşar. Her an ayrışmasaydı bir mineral olurdu. Ruh direnmesine rağmen sürekli ayartıldığı için yaşar. Her şey bir şeye karşı koyduğu için yaşar. Ben her şeyin karşı koyduğu şeyim.”

"Masallardaki yakışıklı prensi, mükemmel erkeği, yorulmak bilmez âşığı hiç düşünmediniz mi? Sizi kimsenin okşamadığı gibi okşayacak birini, sanki siz onun içindeymişsiniz gibi sizin olan birini, aslında bir olan üçlü bir coşkuda hem babanız, hem kocanız, hem de oğlunuz olan birini, hiç yanınızda, düşünüzde hissetmediniz mi? Bendim o, her zaman ben, ben Yılan -bana verilegelen rol bu- dünyanın başlangıcından beri... Sürekli ayartmam gerekiyor…”

“... Ben İmgelem Tanrısı’yım, yitik, çünkü yaratmıyorum.”

“... Ben, senin her zaman aradığın ve asla bulamayacağın kimseyim.”

“… Ben olumsuz mutlağım, hiçliğin cisimleşmiş haliyim…”

“Bu dünyaya ilişkin, bayan, üç değişik teori vardır – her şeyin rastlantı eseri olduğu, her şeyin Tanrı eseri olduğu, her şeyin düzenlenmiş ya da birbiriyle kesişen birçok şeyin eseri olduğu. Genellikle, duyarlılığımızla uyum içinde düşünürüz, böylece bizim için her şey bir iyilik ve bir kötülük sorunu haline gelir; uzun zamandır, bu yorum nedeniyle ben, şahsen büyük iftiralara uğruyorum. Şeyler arasındaki ilişkilerin -şeylerin ve ilişkilerin var olduğunu kabul edersek- bir tanrının ya da bir şeytanın veya her ikisinin birden açıklayamayacağı kadar karmaşık olduğu, sanırım kimsenin aklına gelmedi hiç.” 

"Evrenden bıktığımı size itiraf edeyim. Tanrı da benim kadar bıktı; nasıl üstümüze kaldığını bilmediğimiz bu aşkın sorumluluklardan bizi kurtaracak bir uykuya seve seve yatardık. Her şey sanıldığından daha esrarengiz ve buradaki her şey -Tanrı, evren ve ben- erişilmez hakikatin aldatıcı kuyusundan başka bir şey değil."

“Benim büyülü silahlarım müzik, ay ışığı ve düşlerdir. Ne var ki müzik denince sadece çalınan değil, sonsuza dek çalınmadan kalacak müzik de anlaşılmalıdır. Ay ışığı derken, sadece aydan gelen ve ağaçların gölgelerini uzatan ışıktan söz ettiğim sanılmamalıdır; güneşin dışlamadığı ve nesnelerin aldatıcı görünümlerini güpegündüz karartan başka bir ay ışığı da vardır. Her zaman kendisi olarak kalan tek şey düşlerdir. Onlar bizim, içine doğduğumuz, her zaman doğal ve kendimiz kaldığımız parçalarımızdır."

Bir saatte okuyup bitirebileceğiniz incelikteki kitabın görüntüsüne aldanmayın. Metnin yoğunluğu, defalarca defalarca düşünmeye ve büyülenmeye yetiyor. Nitekim kitapta altını çizmediğim yer neredeyse kalmadı ancak bu kadar örnek sunabildim. Bir kısmını da başka sayfalardan aldım. Yakın zamanda yine Pessoa'dan Huzursuzluğun Kitabı’nı da okumak istiyorum. Yalnız,  Pessoa okumayı düşünenlere eserlerin paganizm, satanizm ve agnostizme dair besleyici öğeler sunduğunu belirtmeliyim. Eser okumakla dini vicdan muhasebelerine girişebilecek yapıda iseniz hiç yanaşmamanızı öneririm.

İyi okumalar…

Güzelim


Bir kedi oturdu göğsümün üstüne.
Bir kafes görmeye dursun bir kedi,
Daldırıyor patilerini, içeri içeri…
Bakma tırnaklarını çıkarmasa yine iyi.
Aranıyor ince ince neyi tutacak?
Ne ararmış bu kadar arkadaş?
Bunca zaman bilmedim ne ararmış bir kedi…
Göğsümün kafesinde kuşlar saklamadım ki.
Olsa, olsa tırnaklarına, gönlüm takılacak…
Nefes alamıyorum inanır mısın?
Gönlümün tozları burnuna kaçtıkça
Güzelim, diye hapşırıyor üstüme.
Sus, diyorum duyarlar.
Bir adama hiç güzelim denir mi?
Hapşırıyor güzelim, yüzü yüzüme.
Gözlerim doluyor inanır mısın?
Durmuyor…
Kalkıp gitmiyor da…
Gitmesin…
Of.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Benim Ellerim


Benim ellerim cebin, çocuk benim ellerim…
Dünya ellerime sığmıyor...

18 Kasım 2010 Perşembe

Inception

Inception 2010 yılı ABD yapımı bir Christopher Nolan filmi... Bilimkurgu ve aksiyon türlerine yakın duran filmin dünyanın en ünlü sinema portalı “The Internet Movie Database” istatistiklerinde kullanıcıların oylarıyla 4. sıraya yerleştiğini ve izlenme rekorları kırdığını da ekleyerek kısaca konusuna göz atalım:

Dom Cobb (Leonardo DiCaprio) insanların rüya görme anında, bilinçaltının derinliklerinden sırlar çalan bir hırsızdır. Cobb marifeti sayesinde her yerde aranan uluslar arası bir kaçak olmuştur. Yine bu inanılmaz marifeti sayesinde eşi Mal’ı (Marion Cotillard) kaybetmiştir ve çocuklarını görememektedir.

Muazzam iş adamı Saito (Ken Watanabe) Cobb ‘dan takımını toplamasını ve bunca zaman yaptığı şeyin tam tersini yapmasını ister. Bu sefer bir fikri çalmayacak, Saito için tehlike arz eden başka bir iş adamının zihnine bir fikir yerleştirecektir. Cobb'a görevini düzgün yaptığı takdirde suçlarından arınma ve çocuklarına kavuşma şansı sunulmaktadır.

Inception, rüya ve bilinçaltı temalarını işlediği için türdaşı büyük bütçeli popüler aksiyon filmlerinden farklı bir yere sahip, iyi bir film. Ancak temasının karmaşıklığına aydınlık getiremediği için haleflerinin yanına kısılıp kalma gibi bir sıkıntısı var.

Filmin ilk yarısını Cobb’un ne iş yaptığını anlamaya çalışmakla durağan bir halette geçiriyoruz. Nolan hitap edilebilirlik kitlesini düşünerek kör gözüne parmağım söylemleriyle bize rüyaların nasıl çalınacağını anlatıyor. İşin eğlenceli aksiyon ve uygulama kısmına ikinci yarıda nail oluyoruz. Yalan söyleyen insanların anlattıkları kurguyu sondan başa tekrar anlatmalarının istenmesi durumunda açık verdikleri söylenir. Nolan da konunun karmaşasından sebeple rüyaya fikir yerleştirme uygulamasına döndüğü anda açık vermeye başlıyor ve o büyüleyici konu aksiyona, görsele, duygusal dozu artmış emperyalizm ve aile propagandalarına heba olup gidiyor. Zaten bunca şıklık karmaşası içinde mantıksal detaylara dönülmesi de mümkün olmuyor. Aslında sorun temelinde böyle bir temanın aksiyon filmine adapte olabilme çabasında yatıyor. Aynı sorunu 10 yıl önce benzer halette bir film olan Matrix’te de görmüştük. Matrix de felsefi sorunlarını devam filmlerinde aksiyona ve görselliğe kurban etmeye meyil göstermişti.

Bu halde filmin karmaşık konusunu içinden çıkarırsak popüler yönetmenlerden Rolland Emmerich’in vasat kıyamet filmi 2012’den çok da farklı bir yapım göremiyoruz. Böylece Inception “konu” mezusunun ne kadar önem arz ettiğiyle ilgili soru işaretleri uyandıran bir sinema filmi olarak kalıyor. Christopher Nolan gibi zekice, usturuplu, mütevazı filmler yapmış bir adamın 16 yaşından beri yapmayı hayal ettiği rivayet edilen bu işini bu kadar süslü bir tabağa oturttuğuna inanmak mümkün değil. Bir görselin “ne” anlattığı değil “nasıl” anlattığı önemiyle aksiyona çok da yakışmayan bellek temalı diğer filmlere göz atılmasını öneriyorum.

Kısacası “Inception” söylendiği kadar kendinden emin bir sinema filmi olamıyor. Her şeyden önce dikkatli sinema izleyicisini rahatsız edecek mantık hatalarına yol açıyor. Hem temasal hem de görsel tercih arasında kalmaya sebep olarak tatminsiz bir seyirlik sunuyor. Cast seçimine, oyuncuların başarılı performanslarına, sanatsal ve görsel yönetime elbette söylenecek söz yok. Film bu haliyle içerik ve mantık takıntısı olmayan izleyiciyi hayli memnun edecektir.

Tek tek ifade etmeye kalkıldığında konuyu ifade ediş şekliyle sayfalarca incelemeye maruz bırakabileceğimiz filmin üstünde durulan noktalarını internetten çarşaf çarşaf görmeniz mümkün.

Dört başı mamur bir bellek filmi görme arzusunda iseniz yine Christopher Nolan’ın Memento’sunu ve Following’ini izlemenizi öneririm. Böylece Nolan’ın zekâsının popüler filmlere nasıl kurban edildiğini görme şerefine de erişebilirsiniz. (Bir Cobb’da Following’de tanıyacaksınız.) Ayrıca iyi bir rüya filmi için tavsiyem de Michel Gondry’den “La Science Des Rêves”i izlemeniz olacaktır.

İyi seyirler,

17 Kasım 2010 Çarşamba

Olur Couple


Hadi otur yanıma, bir kahve kaynatayım,
Konuşalım benimle bir sigara yakayım,
Varsayalım, farz edelim bir sav-ı aşk kuralım da…

“Sen “-mış” gibi yap, ben hiç gülmem olur mu?”

Güldün ama gülme, ne güzel gülüyorsun, içim acıyor.
Aşk olsun gülüşün bu, aşk anca gülüşlere sığıyor.
Aşk iltica ediyor, hep bir dudak kenarına fakat…

“Kovsak şimdi onu buradan öylece hiç olur mu?”
 
Olmasın çabuk söner köpüğü, bir sor bana!
Kadınların elemleri acı kahverengidir.
Az sallasan açılır bembeyaz, bir fincanın dibinden ama…

“Yormasak fincanları, şimdi dursak olur mu?”

Duramam kendimlerden, kendi kendim yoluma.
Aklım mahsur olmasa, gönül güvercinlik kuşlara…
Gidemem işte, seni böyle sevsem diyorum ya...

“Çekip vursan kuşları, özgürlük yorulur mu?”

Yorulur, gökyüzleri dahi durulur kuşlar kanat çırpmasa.
Sen bile yorulursun, ne güzel yorgunluğun, içim acıyor.
Seni çok özleyen bir şarkı mırıldansam hâlbuki…

“Böylece kalkıp gitsek sonra şuradan olur mu?”

Olur…

15 Kasım 2010 Pazartesi

Bize



A la votre! Hatırlamaya ve kelimelerin aşkına!

Unutmanın sarayında kral değilim, http://piktobet.blogspot.com/
Düşlerinde kaybolmuş, pusulasız kederim, http://kayp1967.blogspot.com/
Ateşten cümlelere şiirler öğretirim, http://suanyisan.blogspot.com/
“Ay” canım yarenim, tümce kadınlar halefim, http://lunasesi.blogspot.com/
Avare bir kurdum, sayısız yurdum harflerden,  http://kitapkurdu76.blogspot.com/
Her hayalin esrarını sen’lerden bilirim, http://babiesrarr.blogspot.com/
Tüm şarkılar kardeştir, haktır evrene, http://evrensellmuzik.blogspot.com/
Haddizatında öyle, zayi ettiğim zamana söyle, http://ceylanoz.blogspot.com/
Söylediğim olsa keşke, dinlediğim başka, http://dalgasesleri.blogspot.com/
Hüzne boyalı uzun saçlar çizerim aşka, http://onucbaykus.blogspot.com/
Özgürlük bir filin kulak çırpışı kadar, http://filucusu.blogspot.com/
C’est la vie işte… İşte bu kadar…

Hadi şerefinize, buraya sığdıramadığım ve sessiz kaldığım hepinize... 

14 Kasım 2010 Pazar

İzin Vermedi

Yüzüme baksın istedim. Gözlerime baksın… Bakmadı işte... Bakışlarını kaçırarak konuşan kadınları dinleyemiyorum. Kötü şarkılara eşlik eden ritimsiz düğün danslarını izler gibi izleyemiyorum da... Çantasının kenarından gizlice bir aynaya bakıp duruyordu zaten. Saklayarak bakındığı yerden kendimi bulabilirmişim gibi aynayı arayan elini tuttum. Telaşlandı. Ayna çantasından ayrıldı, kırılıp yerlere saçıldı. Toplamak istedim… Gözlerime öylesine bir mutsuzluk bulaştı birden. Vazgeçtim. O ise irice bir kırığı aldı yerden. Bu sefer aleni… Sözlerini dudakları gibi ucuz bir pembeye boyadı özensizce. Hepsini taşırdı üstelik. Öpmek istedim. Belki silerdim onları güzel dudaklarından... Başını çevirdi. Kırıklara bakmasak güzel bir şeyler bulur muyduk? Bu kadar… Ben kalktım gittim… O çoktan kaçmıştı bizden…


Oysa gözlerini dinleyecektim sesinden önce. Sözlerini öpecektim dudaklarından evvelce. Ben mi suçluyum şimdi? İzin vermedi, izin vermedi… Anlatsaydım anlamasına belki… İzin vermedi.

12 Kasım 2010 Cuma

Sessizlik


Ne işitsek az artık, ne duysak eksik.
Nezaretsiz büyüttük seni sessizlik…
Sözlerden öteledik, şarkılardan uz ettik.
Dudaklarımızı kanatan yeminler içtik uğruna,
Tiz sesli tirat kadehlerinden. Oy-saki...
Semender olsa yanar insan, alazlı huzurundan.
Bakma işte, hep yanmaya korkumuzdan
Biz seni dingin okyanuslara benzettik.

10 Kasım 2010 Çarşamba

İki Dil Bir Bavul


Şanlurfa’nın Siverek ilçesinin Demirci köyündeki ilkokula ilk ataması yapılan Denizlili genç öğretmen Emre Aydın’ın hiç Türkçe bilmeyen öğrencileriyle geçirdiği bir öğrenim yılını anlatan dram- belgesel niteliğindeki film hem ülkemizde, hem de yurt dışında birçok festivalde olumlu eleştiriler ve büyük ödüller aldı.

Belgesel başarısını kuşkusuz “özellikle ülkemizde” siyasi içerikli hassas bir meseleye dönüşmeden çözüm üretilmesi mümkün olmayan ana dil ve resmi dil sorunsalını bu bağlamdan ayırmasına borçlu.

Sorunu kendi açımdan değerlendirdiğimde çocukların aldıkları eğitimden ne kadar verimli şekilde faydalanabildiklerini düşündüm. Eğitimlerinin büyük kapsamını yalnızca dil öğrenme aktiviteleri oluşturuyor ve dolayısıyla yola ana dili Türkçe olan öğrencilerden en az iki yıl geride başlamış oluyorlar. Belgeseldeki öğretmen Emre Aydın’ın, haklı olarak hayat bilgisi, matematik gibi bütün dersleri bir yana bırakarak öğrencilerine bir yıl boyunca Türkçe öğretmeye çalıştığını gözlemliyoruz. Çocuklar vakit kaybının yanı sıra yeterli şekilde Türkçe öğrenmemenin eksikliğini duyuyorlar. Bu sırada yeni mezun bir öğretmen olan Emre de bilgilerinin en taze olduğu dönemde onları paylaşamamanın sıkıntısını yaşıyor.

Etnik gurupların kendi ana dillerinde eğitim almalarının algılama süreçleri, gelişimleri ve öğrenme konusundaki yeterlilikleri düşünüldüğünde gerekli olduğunu düşünmekteyim. Ancak yaşadıkları ülkenin sınırları içinde “azınlık” yasalarına maruz bırakılmayarak resmiyet önünde bir “eşitlikle” değerlendirilen bütün etnik gruplar ülkelerinin resmi dilini de en az kendi ana dilleri kadar öğrenmek zorundalar.

Kısacası hayati gereklilik taşıyan temel bilgilerin ve kişisel anlamda en iyi ifade şeklinin kişinin ana dilinde yapılabileceği düşünülürse dil faktörü eğitimde büyük bir sıkıntı oluşturuyor. “Millet bilincinin” sınırlarına tehdit olarak yanaşmadan, hem etnik grupların hem de çoğunluğun hassas bir siyasi mesele halinden uzaklaştırarak masaya yatırması gereken bu konuya tarafsız bir gözle bakan belgesel muazzam bir farkındalık seyri oluşturuyor.


Filmin künyesi, yapım aşaması, aldığı ödüller ve katıldığı festivallerle ilgili bütün detaylı bilgileri şu sitelerde bulabilirsiniz:

9 Kasım 2010 Salı

Islak Kitaplara Dokunmayın


Okumayın ıslanmış kitapları!
Açmayın, kapamayın böyle umarsız olmayın!
Hiç işitmediniz mi her daim,
Ne gürültüyle örtülür onların kapakları,
Ne erinçli şarkılarla açılır her okunma aşkına?
İnatla öğretmeye meraklı her kitabın gözleri,
İçinize dolmaya, en güzel kokmaya…
Çevrilmekle aşınmak pahasına,
Yitirmek pahasına ıslanmış yerlerden en güzel cümleleri
Ve anılar edinmeye dokunduğunuz her yerden...
Kim bilir hangi şaşkınlık döktü üstüne bu kahveyi?
Hangi kadın ağladı geceleri fevkine,
Hangi adamın soğumuş, elemli çayı?

Ah, tanrı aşkına yapmayın!
Islak kitaplara dokunmayın işte!
Çekin ellerinizi, çekin gözlerinizi!
Bırakın kurusunlar,
Zaten bir dahaki açılışı,
Bir izin yazılmış ve kırışmış hatırası,
Nasılsa silinecek, kaçınılmaz harfler,
İlla ki eksilecek en güzel cümleler…
Unutmayın!

7 Kasım 2010 Pazar

Bir Cümlenin ve Bir Portrenin İntiharı

"Bir intihar olayı okuyunca, insana buz gibi ter döktüren şey,
pencerenin demirlerinde asılı duran narin ceset değil, intihardan hemen önce o kalpte olup biten şeydir."


SIMONE DE BEVOIR (Güzel Görüntüler)

Çok uzaklardan bir zaman değil, bize zaman zamanlığıyla çok yakın da değil, sessiz ve derinden bile değil… Bir cümlenin ve bir portrenin intiharlarından hemen önce kalplerinde olup bitenini bilmediklerimize, o kalplerin görüntüsüne dair birkaç kelam…

Asıl adı Roman Kacew, takma adı Émile Ajar olan Fransız yazar, yönetmen, senarist, savaş pilotu ve diplomat Romain Gary 1914 yılında Litvanya’nın Vilna kendinde doğdu.

Gary, Fransa'da her yazara ancak bir kez verilen Goncourt Edebiyat Ödülü'nü, bir kez kendi adıyla bir kez de takma adla yayımladığı iki romanıyla iki kez kazanmış olan tek yazardır. Bunun dışında senaryolar yazdı ve iki film yönetti.

Hukuk mezunu olan Gary, kitap yayımlamaya başlamadan önce, II. Dünya Savaşı sırasında, Özgür Fransız Kuvvetlerine dahil olarak savaş pilotluğu yaptı ve bir süre de Fransız diplomatik servisi için çalıştı. BM Fransız Delegasyonu için sekreterlik de yapan Gary Fransa'nın Los Angeles başkonsolosu oldu.

20. yy'da Fransa'nın en üretken ve tanınan yazarlarından olan Gary eski eşi Jean Seberg'in 1979'daki ölümünün de etkisiyle, 1980'de, Paris'te bir silahla yaşamına son verdi. Emile Ajar'ın kendisinin takma adı olduğunu da intihar mektubunda açıkladı. Gary mektubunu şöyle bitirmişti:

"Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşçakalın."



Gary’nin eşi, ünlü aktris Jean Seberg ise Amerika’nın Iowa eyaletinde doğdu. Kendisini keşfeden ilk yönetmen Otto Preminger’di.

İlk evliliğini yönetmen Francois Moreuill ile yapan aktris 1962 yılında kendisinden 24 yaş büyük Romain Gary ile evlendi. Gary'nin yönettiği Peru'daki Kuşlar ve Öldür adlı filmlerde rol aldı. Ancak 1969 yılların sonlarına doğru Meksikalı yazar Carlos Fuentes ile yaşadığı ilişki Romain Gary ile evliliğini sonlandırdı. Gary ve Seberg’in Diego isminde bir de oğulları vardı.

Seberg, FBI tarafından da takip ediliyordu. Fransız sinemasının Amerikalı aktristi bir Afro-Amerikan devrimci örgütü olan Kara Panterler'e açıktan destek veriyordu. Carlos Fuentes ile olan birlikteliğinden hamile kaldığını bilen FBI, doğacak bebeğin babasının bir zenci olduğu söylentisini yayarak, aktrisin Kara Panterler'e verdiği desteği önlemek istedi. Seberg yaşadığı bunalım nedeniyle erken doğum yaptı. Bir basın toplantısında ise bebeğin beyaz ve cansız bedenini gazetecilere göstererek dedikodulara son verdi.

Yaşadığı bunalımlı günlerden sonra depresyona giren Seberg film çevirmeye devam etti. Fakat sık sık başarısız intihar teşebbüslerinde bulunuyordu.1978 yılında Paris metrosunda bir trenin altına atlamaya çalıştığı söylendi.

Seberg sonunda ölmeyi başardı ve ölümünden 11 gün sonra 8 Eylül 1979'da Paris'in dışında bir yerde arabasının arka koltuğunda bulundu. Yanında boşalmış bir kutu uyku ilacı ve bir intihar notu vardı. Ölümüyle FBI'ın bağlantısının olup olmaması hep tartışmalı oldu. Bir Fransız gibi yaşayan Seberg Fransa’ya gömüldü.

İntihar notunda şöyle yazıyordu: “Beni affedin… Bu sinirle daha fazla yaşayamam.”

…Saçlarımı hep kestim, tutacak kadar kalmasın dedim.
Çünkü bir baş kaldırma ancak saçlarından tutulur…

TURGUT UYAR (Anneler Kaçar Gibidir)

"Ne değiştirebildiğin, ne yardım edebildiğin, ne de terk edebildiğin bir kadını sevmenin ne demek olduğunu bilemezsiniz…" diyen Gary ile...

Bu yazının kaynakçası http://www.wikipedia.org/ adresine aittir. Seberg’in filmografisine ve Gary’nin eserlerinin isimlerine buradan oluşabilir.

4 Kasım 2010 Perşembe

Bizar Prelüd


Daha çok ıslanmak korkusuyla,
Biriktiğin yerlere basmamaya çalışırken,
Şemsiyemin olmadığını unuttuğum yağmurunda,
Seni kelimelere yağan mürekkep gözlü adam…
Seni şu kesret şehrin afili mazmun denizi…
Senin kıyında işte, işte orada dinledim,
Herkeslere münhasır sahipsiz şarkını...
Bir dudak unutmaz ki ilk duyduğunu,
Bir kulak nasıl unutur oysa inanmazsın.
Beyaz bir uçurtma takılmıştı kısacık saçlarıma,
Kuyruğuna çokça tedirgin bir aşk bulaşmış,
Kurtulamadı, uğraştıkça dallarıma karıştı.
Kim bilir hangi çocuğun beyaz uçurtması,
Üstünde hangi sessizliğin bergüzar şapkası,
Hangi şaşkın kediye yarenlik ederdi bilemezsin.
Hangi kalabalıklara dolaştı saçlarım seni saklamaya,
Ve nasıl yüreklendi bütün seyyal usançlarım,
Yüreklendi iyesiz, bizar yaşlarım,
Bir adamın gözleri sevilirdi ya en önce,
Onların dolduğu yerden döküldüm,
Ayaklarına katlanmış kâğıtlar sıkıştırdığım,
Eğreti bir masanın tam ortasına…
İşte buraya!

Sen yürüyünce kurulan ne varsa başka yerlerde,
Yoruldu ve duruldu bir sessizlikle burada..
Bütün incelikler gibi sırçadandı,
Kırıldı sonra.