31 Aralık 2010 Cuma

Kedi Mesela

Yeni yıl geliyor ya hani şimdi
Ben hediye almayı hiç beceremem mesela
Hadi aldım diyelim veremem, evirir çevirir paketlerim beğenmem
Niye? Paketin içinden çok heybetli bir şey çıkacakmış gibi olmasın
Hayal kırıklığı sonra maazallah
Öyle tutar veririm ondan
Tuttum verdim de bazen
Bazen olur hediye alsam diye dilediğim olur
Olur öyle insana
Bazen bir hediye kırmadan
Yok, eninde sonunda,
Hiç işe yaramayan bir şey hediye ederim
Kendimden bir şey mesela
Ufak bir şey kırarım kendimden
Kendimden bir şey verirsem hep lazım olur
Üzerinize afiyet bencilim de biraz
Hep hapşırıyorum
Bir gönül kırılır işte o esintiyle
Bir hapşırık esintisiyle bir gönül kırarsan
Bir esnemede bile boğulur gönlün, her neyse
Diyeceğim
Bir sokak kedisinin başını okşamıştım mesela
Geri vermemişti
Ne işine yaradı bilmem
Verseydi belki başka bir kedinin işine yarardı
Öyle çok değil bende
Bir kedi okşaması bile
Size bir şey verirsem kendimden
Ve yoksa gereği
Saklamak için dahi
Geri verin diyecektim
Hediye almayı beceremem de
Belki lazım olur
Şey ben biraz
Hapşu

Au Revoir


Hem zaten ben
Ben bugün
Büsbütün
Pervasız
Bir saate beş kadar
Bir hapşırmanın tutuşu
Bir sokak kedisinin kaçışı kadar
Bir dahaki mevsime kaldırılan kırmızı paltonun
Naftalin kokusunun uçuşu, düşeyazan düğmesi kadar
Parmağımdaki bir kağıt kesiği acısı
Bir anımsamanın burun sızısı kadar
Anlık bir doluşu gözlerin
Bir öpüşün fikri kadar
O kadar bir
Hoşça kaldım
Sen de
Hoşça kal

28 Aralık 2010 Salı

Gün


Muhtemelen 15 senedir her sabah, iş arkadaşlarına nasıl göründüğünü soran bir kadın gibi, isminin önündeki ünvanını sürekli belirten birini tanıyorum. Sanırım ünvanının kendisine yakışmadığını düşünüyor. 

“Sosyal Prestij (İtibar): Bir bireye ya da kümeye (grup) başka birey ya da kümelerle, ilişkilerinde üstünlük sağlayan duruma denir. Doktorluk statü, doktorun sevilmesi, aranması durumuna prestij denir. (http://www.toplumdusmani.net/)”

Bana sürekli yalan söyleyen, yalanını yakaladığımda ise yeni bir yalan söylemeyi görev edinen birini tanıyorum. Bu yalan zincirinden çıkabilmek adına inanmamdan en hoşnut olacağını düşündüğüm yalanına inanmış gibi yapıyorum. İnanmıyor ve daha inandırıcı bir yalan arıyor. Oysa ben bile kendime inanıyorum.

“...Amerika halkına bir şey söylemek istiyorum. Beni dinlemenizi istiyorum. Bunu tekrar söyleyeceğim. Bu kadınlar, Levinski hanımla seksüel bir ilişkim olmadı. Kimseye yalan söylemedim, bir kere bile, hiç. Bu suçlamalar asılsızdır.” (Bill Clinton)

Siz nasılsınız, sorusuna her defasında  “Wonderfull Life” diye cevap veren birini tanıyorum. Asla yere bakmadan yürüyor.

“No need to run and hide, it's a wonderful, wonderful life…”  (Black)

Bir erkeği seçmek için parayı büsbütün bir kıstas sayan asabi bir kadın tanıyorum. Bir banknotla nasıl seviştiğini anlatırken bir türlü evlenemediğinden dert yanıyor.

“Aslında parayı sevmiyorum, ama sinirlerimi yatıştırıyor.” (Joe Louis)

Hergün işe giderken ve dönerken geçtiğim ücra çocuk parkında çocuktan ziyade muhakkak ki ağlayan bir adam, bir kadın veya bir genç, öpüşen veya tartışan bir çift görüyorum. Aynı parkta gezdirmeye getirdiği av köpeklerini beklerken her sabah dökülmüş ağaç yapraklarını  toplayan bir adam tanıyorum.

"İnsanın yurdundan ayrılır gibi ayrıldığı aşklar vardır: Her şeye yeniden başlayacağını, yeni caddelere alışacağını, yeni bir dil öğreneceğini, kendi yurdundan daha mutlu bir hayata başlayacağını bildiği halde her zaman kendi şehrini, çocukluk anılarını özleyecek ve orada daha mutlu olabileceğini düşünecektir. İnsanın yurdundan ayrılır gibi ayrıldığı aşklar vardır: Bir diktatör, bir kıtlık ya da bir salgın hastalık yüzünden, ama asla gönüllü olarak değil. Daha da kötüsü: O diktatör öldüğünde ya da salgın hastalık sona erdiğinde, insan fazlasıyla yaşlanmış olacağından artık geri dönemeyeceğini bilir." (Luisgé Martin)

İnternet yasağı yüzünden size şarkı çalamıyorum. An itibarıyla "Big Brother" Gorooveshark ve Fizy’ye de el atmış bulunuyor. Billy Joel'den Piano Man'ı dinleyecektik oysa...

Sansür: Fr.censure 
1. Sıkı denetim: § “Evvelce de yazdığım gibi taahhütlü ve taahhütsüz mektupların sansürleri ayrı olduğu için hepsi aynı zamanda verilemiyor.” - Ziya Gökalp, Ziya Gökalpın Mektupları, s.233. § “Araya İttihat ve Terakki sansürü girmişti.” - Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, 65. § “Belki bu sansürün veya tehdidin yüzünden ben düpedüz her türlü okumayı reddetmiştim”.- Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, 8. § “Demin bahsettiğim gibi sansür o zaman mahalli (millî demeyeceğiz, zaten mahallî daha çok doğru) yazılar hakkında şiddetli değildi.” - Ruşen Eşref Ünaydın, Diyorlar Ki, 167. § “Hayat-ı millet olan ilim ve marifet dehşetli bir sansür ün tazyiki altında eziliyor.” - Sami Paşazade Sezai, Bütün Eserleri III, 109. § “Hele genç kızlar ve kadınların okuyacağı romanlar şiddetle sansüre tabidir.” - Reşat Nuri Güntekin, Yaprak Dökümü, 25. § “Akşamları Servet sansürden korkmuyor, Düyûn-u Umûmiyyeden çekinmiyor, aleyhe, lehe saldırıyor.” - Ahmet Rasim, Ramazan Sohbetleri, 76. § “...sansürün çoktan kalktığını...” -Yavuz Bülent Bakiler, Üsküpten Kosovaya, 22. § “Nazır olduktan sonra da sansürü kaldırmaya taraftar göründü.” - Necip Fazıl Kısakürek, İhtilal, 130. § “Kara cahil kara maşa yeni sansür yönetmeliğine karşılık haklı yürüyüşlerinden daha güçlü bir yürüyüş...”- Adalet Ağaoğlu, Geçerken, 23. § “Bunu görmekten ve göstermekten sizi alıkoyan hiçbir ulvi sansür yok mu içinizde?” - Necip Fazıl Kısakürek, Bir Adam Yaratmak, 67. §” Çünkü bunun ardından er geç, en geniş görüşlü devlet bile, zevk sansürünü getirecektir.”- Nurullah Ataç, Söyleşiler, 335. 2. Denetleme işini yapan kurul: § “Esasen bunlara da sansürün müsaade etmemesi gerekir.” - Peyami Safa, Din, İnkılap, İrtica, 247. § “…fakat ne çare ki postacılar yahut sansürler bu acıyı duymuyorlar ki küçük bir ihtimalin neticesi olarak” - Ziya Gökalp, Ziya Gökalpın Mektupları, 109. § “Sansürdekiler böyle bir yazının kendilerine getirilmediğini söylemişler.” - Ruşen Eşref Ünaydın, Röportajlar II, 147.  (Türk Dil Kurumu - Türkçede Batı Kökenli Kelimeler Sözlüğü) 

Gece rüyamda onu okumaya çalıştığım halde sayfalarını kanat suretiyle çırparak benden kaçmaya çalışan bir kitabın peşinden koştum. Yetişemedim.

Düşümüzde düş görmeye başlayınca, uyanma zamanı yakındır. (Novalis)

Ben bunu gece yazmıştım, şimdi siz de  gece okursunuz diye belki bir de…

İyi geceler,

Sırf birisi ''iyi geceler'' demediği için iyi geçmeyen geceler vardır. (Pablo Neruda)

Fotoğraf ve Pablo Neruda için İzinsiz Gösteri'ye teşekkürler.

Old and Wise, Buyurun...

 Hanımlar siz buradan; bu kaldırımdan, beyler siz de şu karşı kaldırımdan buyurun...
Ben müsadenizle şu köşede kalıp size Old and Wise’ı çalacağım...
(The Alan Parsons Project - Old And Wise: http://fizy.com/#s/1lrwd1)

(Bir kısa film var böyle, henüz izlemedim. Bkz:  Bana Old and Wise'ı Çal (1998) - Çağan Irmak)
    

27 Aralık 2010 Pazartesi

Bir Kadının Saçları


Saçlara dokunmayı severim. Saçlar satırlar gibi çizgi çizgidir.

Saçlar sayfalara yazılmış bütün hikâyeler gibi satır satır anlatır çünkü. Bir hikâyeyi parmakların ucunda hissetmek gibidir bir saça dokunmak…

Kendi saçlarıma dokunulmasından pek haz etmem oysa.

Bir kadının güzelliği saçlarından başlar diye düşünmüşümdür.  Uzun saçları olan ve onları taşımasını bilen bütün kadınlar çok güzeldir. Koyu renk ve dalgalı saçları olan kadınlar ise daha da güzeldir. Onların saçları, koyu bir fonun varlığıyla iyice belirginleşen bütün şıklıklar gibi, kısacık bir boynu bile bembeyaz bir heykelin gururlu duruşuna taşıyabilir. Büsbütün asilikten nasibini almışlıkla fazlaca kıvrılmamış, büsbütün bir durgunlukla düzelmemiş, her şeyin yerli yerinde olduğu dalgalara sahipseler bir de, savrulmadan, kapılmadan, porselen bir vazonun düşeyazmasına istinaden özenle tutulması gibi varlıklarının farkındaysalar eğer, o saçları taşıyan kadınlar dünyanın en güzel kadınlarıdır.

Bugün bir kafede oturdum. Uzun saçlı kadınların saçlarını taşımasını izledim yine kayıtsız bir hayranlıkla. Rahatsızlık verebilme ihtimalime karşın, saçları yüzünden gözlerimi üstlerinden alamadığım kadınlar olur. Oysa bütün derdim saçlarının anlattıklarıyla… 

Hikâyeleri severim çünkü. Dinlemeyi daha çok severim. O yüzden insanlara bakmayı da severim.

Kadınların saçlarını taşımasında hep bir hikâye vardır. Kadınlar bütün hikâyelerine saçlarından başlarlar ve saçlarında bitirirler onları. Kimseye anlatılmamış hikâyelerini bile saçlarına yazarlar. Bir kadının kendi saçlarına dokunmasında, savurmasında, tutmasında, toplamasında çok hikâye vardır görmesini bilirseniz. Renklerinden ve şekillerinden önce o saçların taşınmasındadır hikâyeler. 

Elinin ayasıyla -parmaklarıyla değil-  saçlarını yüzünden çeken bir kadını hep hüzünlü bulmuşumdur. Bazı neşeli şarkıların bile kulağınıza hüzünle çalınması gibi…

O yüzden uzun hikâyeler gibi uzun saçları da severim.

Saçlarının varlığını umursamadan dudaklarının ince çizgilerini boyayan bir kadının eşliğinde, bir kadınlar tuvaletinin yüzlerce kadına bakmış tanıklık aynasında, saçlarımın kesilme zamanının artık geldiğini düşündüm. Çoğu zaman zapt edemediğim tutamların kalkıp gidecekmiş gibi aceleci havasına, hemen bitip yitecekmiş gibi duran bir hikâyenin kısacık havasına bakmakla incindim. Saçlarım ilk defa hüzünlendirdi beni. Sadece bir başkaldırma için, Uyar’ın dediği gibi ancak saçlarından tutulacak bir başkaldırma için kısacık kestirdiğim saçlarıma ilk kez darıldım. İlk kez o uzun saçları taşımanın vakarlığıyla duramayacak olmanın sızısını duydum incecik. O kadınsa upuzun saçlarının dağınıklığını hiç umursamadan dudaklarını boyuyordu. 

Bazen olur öyle, önemsizdir de bazen… İncecik sızılar da öyledir…

Taşınmazlıklarıyla saçlarını kısacık keserek sakladıkları hikâyelerin tezahürünü yaratan kadınlar sanmışlığım da olmuştur bazılarını. Bazı kısa saçlı kadınları… Kendimi olduğu gibi… O kadınların fotoğraflarını severim işte.

Kimse sandığımız gibi değil. Kısa saçlar, uzunlardan daha çabuk uzuyor üstelik...

Ben hep benim olmayan hikâyeleri sevdim. Benim olmayacak ne varsa onların hikâyeliğini sevdim. 

Masama döndüm, çantamdan defterimi çıkarıp kendimi çizdim uzun, siyah ve dalgalı saçlarla… Yakıştıramadım sonra… Saçlarımı uzatmayacağım, anladım. Galiba dinlemek, anlatmaktan daha güzel... İncinmişliğim, geçiverdi hemen. Başkaldırmalar da güzeldir, dedim. İyi bir nedenleri varsa…

Kostas Mourselas diye bir yazarın “Kızıla Boyalı Saçlar” diye bir kitabı vardı. Gereğinden önce bir yaşta okumuştum, güzel miydi o yüzden bilemem. Benim saçlarım yıllardır kızıla boyalıdır.

Güzel bakmayı pek ala da bilen bir adam vardı masamda. (Bir kadın nasıl saçlarını taşımasından başlıyorsa, bir adam da gözlerinin bakmasından başlar.) Nereye bakacağını da biliyordu, belki sadece hikâyeleri seviyordu o da bilemem. Yan yana oturuyorduk. Karşımızda aştığı sınırlarını, saçlarının topuzundan mermer boynuna taşıran bir kadın vardı…  Ona bakıyorduk ikimiz de… Biraz daha az konuşsaydı keşke diye düşündüm. Saçlarıyla yeterince anlatırlığı vardı çünkü. Güzeldi işte, konuşmasa da güzeldi.

Bir kahve daha istendi, bir sigara daha söndürüldü tablada, kulaklar sağır edildi bir an ve güzel bir kadının saçlarını taşımasıyla bitmeden, tükenmeden anlatırlığı dinlendi.

(Dr. Strangely Strange - Dark Haired Lady: http://fizy.com/#s/1r7p3n)

25 Aralık 2010 Cumartesi

"-nız" ve "-siz"


Birileri sizin doğrularınız olmayanları konuşana kadar hiç de yalnız değilsinizdir aslında.
Herkes sessizken kimse gerçekten yalnız değildir.

Yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder. (Carl Gustav Jung)

Sessizlikler boş giysi dolapları gibidir.
Üstünüze giyip denediğiniz, size uyan uymayan bütün giysileri sonsuz bir genişlikle alır.

Sırrım konusunda sessizliğimi korursam benim esirim olur; eğer ağzımdan kaçırırsam ben onun esiri olurum. Sessizlik ağacında huzur meyveleri yetişir. (Arthur Schopenhauer)

Yalnızlıklar sessizlik dolaplarının kapaklarına tutturulmuş boy aynaları gibidir.
Üstüne giydiğiniz her şeyin içinde, mutlak kendinizi görürsünüz.

Yalnızlık çığlıkları insanları hep ürkütmüştür sanırım. Aziz dostum, eğer çevrenizdekileri kaçırmak istiyorsanız, onlara yalnız olduğunuzu söyleyiniz; insanın aynayla yüz yüze gelmekten korkmasına benzeyebilir bu. İyisi mi elden geldiğince okşayınız güvercinleri ve uzak kalmayınız sıcak iklimlerin limonsu tadından.  (Refik Algan – Saat Kulesi)

Herkesin doğrusu kendineyken, herkes doğrudur.
Herkesin yanlışı kendineyken, herkes yine doğrudur.
Herkes sessizken, doğrudur.

Erselik saatlerde yağar yere
Yüzlerini sabaha döndürünce sokaklar,
Umduğunu bulamamış, üzgün yaşlı
Ayrılınca birbirinden gövdeler
Ve insanlar karşılıklı nefretler içinde
Yatarken ayni yatakta yan yana:

Akar akar yalnızlık ırmaklarca.
(Yalnızlık – Reiner Maria Rilke)

Sırf birisi kendisini yalnız hissetmesin diye susabilirsiniz bazen, susmalısınızdır da...
Sırf yalnız kalmak için susabilirsiniz bazen, susmalısınızdır da…

İnsanlar dilsizleştiğinde, gerçeği öğrendikleri, ya da en azından, ezberlenmiş bir yalanı tekrarlayıp durmamanın gizli gururuna yaklaştıkları anlaşıldı... (Yannis Ritsos – Helena ve Nöbetçi)

Çok sevdiğiniz biri için de susmak istersiniz bazen…
Konuştuğunuz zaman yalnız kalacağını bilirsiniz.
Konuştuğunuz zaman kendinizin ondan daha çok yalnız kalacağını bilirsiniz.

Ne peki
Yere dökülen bir un sessizliği mi
Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi
İşini bitirmiş bir org tamircisinin
Tuşlardan birine dokunacakkenki
Dikkati ve tedirginliği mi
(Edip Cansever - Ben Ruhi Bey Nasılım)

Sessizlik iyidir, sessizlik büsbütün size ait olan tek yerdir.
Yalnızlık iyidir, yalnızlık büsbütün kendiniz olabildiğiniz tek yerdir.

"Sessizlikte, sezinlediğimiz ama tanımadığımız dürtülerin, özgürlüğün ve gelişigüzelliğin son noktası saklıdır. Suskunluk, duyuların yoğunlaşmasına yol acar - insanlar arasındaki sessizlik, iletişimin çoğalmasını sağlar. Çünkü sessizliğin içinde, ikimizden ya da üçümüzden daha büyük olan bir şeyi paylaşırız. (Gündüz Vassaf)

Gitmek için en doğru zamanlar sessizlik dolaplarında gizlidir. Muhakkak ki onu oraya siz koydunuz.

Yalnızlık gittiğin yoldan gelir. (Oktay Rıfat - Karıma)

Sonuç:

Van der Leeuw (1980) modern zamanların temel eğilimlerini şöyle özetlemektedir: 

1. Büyük bir bilgi seli altında kalan insanların bağımsız düşünme alışkanlığını terk etmeleri ve yüzeyselleşmeleri, insanların sessizlik, yalnızlık ve mahremiyetlerinin tehlike altına girmesi.
2. Toplumun temeli olarak ailenin rolünde değişiklikler, anneliğin giderek daha çok ihmal edilmesi.
3. Reklamların baştan çıkarıcılığının toplumda başat rol oynaması, çabuk tatmin olmanın özendirilmesi ve tam anlamıyla tatminin mümkün olduğu yanılsamasının yaratılması.
4. Heyecan, uyarılma, duyguların kısa patlamaları ve çabuk boşalma konusunda giderek artan bir arayış ve bunun, çocukların kollandığı, sıcak ve güzel duyguların geliştirilme çabasının yerini         alması.
5. Toplumda uzun süredir durağan olan ölçütlerin kırılması ve bireyleşme yaşantısının önünün açılması. 

Christopher Lasch (1979) ise buna 'narsisizm kültürü' adını vermektedir. Ahlâki rehberlik sistemi olarak ailenin çöküşü, çatışmalarla yüzleşmek yerine uzlaşmayı seçmek ve içgüdüsel tatminin tırmandırılması, 'narsisizm kültürü'nün saç ayaklarını oluştururlar. Kapitalizm ciddi bir kültürel/psikolojik yıkıma yol açmış ve kendimize yardım ya da kendimizi terbiye etme yetilerimizi yok etmiştir. Toplumsal baskılar egoyu işgal ettikçe, büyümek ve olgunluğa erişmek giderek daha müşkül bir hal almıştır. İmgeyle gerçeğin birbirine karıştığı bu dünyada gerçekliği düşlemden, gerçekte ne olduğumuzu tükettiğimiz ürünlerin bize olduğumuzu söylediği şeyden ayırmak zorlaşmaktadır (Lasch 1979). Ve nihayet yaşadığımız çağa 'anksiyete çağı' adı verilmektedir. İçinde bulunduğumuz çağ bizi pek çok teknik ilerlemeyle buluşturdu ancak, iki dünya savaşı, soykırımlar, mülteci sorunu, işkence, yeryüzünün ve gökyüzünün kirlenmesi gibi sorunlar da bu çağın ikramiyesi oldu. Kolektif anksiyetenin ve ümitsizliğin girdabından, her bireyin kendi varoluşsal anksiyetesiyle teke tek yüzleşmesiyle çıkılabilir. Düşünürlerin, şairlerin ve bilim adamlarının birbirlerinin dilini anladığı bir dönüşüme ihtiyacımız var. Kendi varoluşunu anlamlandırabilen insanların dünyayı da anlamlandırabileceğini, kendi varoluşlarını ışıklandırabilenlerin dünyayı da ışıklandıracağını hatırda tutmalıyız... (Varoluşçu Psikoloji Açısından Anksiyete - Prof.Dr. Kemal Sayar)

24 Aralık 2010 Cuma

The Mysterious Geographic Explorations of Jasper Morello – Anthony Lucas

Steampunk öğelerini yücelten The Mysterious Geographic Explorations of Jasper Morello (Jasper Morello'nun Gizemli Coğrafi Keşifleri), 2005 yılı Avustralya yapımı bir kısa animasyon filmi. 2006 yılında Bafta ve Oscar ödüllerine aday olan kısa film bu ödülleri kucaklayamadıysa da ulusal ve uluslar arası birçok ödül kazanmış. Film konu ve kurgusundan ziyade görselliğiyle ön plana çıkıyor ve Steampunk türü üstüne haklıca bir merak uyandırıyor. Jasper Morello’nun maceralarının Oscar Akademi Ödülü’nü John Canemaker’ın 2D çizgileriyle ve fotografik karelerle hazırlanmış, basit, masrafsız ancak iletken filmi The Moon and The Son: An Imagined Conversation’a (Ay ve Oğul: Hayali Bir Sohbet) kaptırması şaşırtıcı olmasa da, Anthony Lucas’ın başarılı steampunku  da ilgiyi fazlasıyla hak ediyor.

80’lerin sonu ve 90’ların başında ortaya çıkan bu görsel tarz; fantastik, bilimkurgu, alternatif tarih ve spekülatif kurgunun bir alt türü olarak Victoria çağına gönderme yapıyor. Özellikle 19. yüzyılda kullanılan buhar teknolojilerinin daha gelişmiş çeşitlerini kullanan görsellerin sanatsal icat biçimlerine dönüşmesiyle tür önem kazanıyor. İlk olarak edebi bir tarz olarak etkilerini gösterirken, gri-kahve renkli tonlarda, tozlu, bulutlu, buharlı, makine dişlilerinin yer aldığı, kasvetli, distopik havası yüzünden görsele kolay adapte olarak biçimsel bir sanat şekline dönüşüyor. 

Kutlukhan Kutlu’nun Sinema Dergisi’nin Şubat 2004 sayısı için hazırladığı "Steampunk" dosyasına ve kavram hakkındaki detaylı bilgiye buradan erişilebilir:


Salgın hastalık içindeki şehri Gothia'yı bir hava gemisineyle terkeden ve gökyüzünde yeni coğrafyaları keşfe çıkan Jasper Morello'nun maceralarını anlatan Anthony Lucas filmi türünün en iyi örneklerinden biri kabul ediliyor. Bu yüzden göz atmanızda fayda var.

Türkçe altyazılı versiyonunu internetten indirmek suretiyle edinebilirsiniz. Altyazısız versiyonu ise burada:


İyi seyirler,

Şiirler & Sahipleri

Şiirler; öyküler, romanlar ya da sokak kedileri gibi değildirler.
Her zaman "birer" sahipleri vardır.
Bu yüzden sahipleriyle olmalıdırlar, onları yazanlarla değil.
"Dünyanın Bütün Sabahları," çağrılabilir bir şiir için örneğin,
Ve sadece bir sabah bile, bir şiiri sahibine götürebilir.


Şiirleri sahiplerine vermemi salık veren Kayıkçı’ya , “Dünyanın Bütün Sabahları” için Monsieur Quignard’a  ve "Le Badinage" için Marin Marais’ye teşekkürler. 

(Marin Marais - Le Badinage: http://fizy.com/#s/1lt3ms)

23 Aralık 2010 Perşembe

Anneler Kaçar Gibidir / Turgut Uyar


söyle ben saçlarımı kestirirsem ne olur
bir başkaldırma ancak saçlarından tutulur

herkes annesi sanır bir kısır yalnızlığı
oysa herkesin annesi aslında bir baruttur

eylülden ürken temmuz şafaktan korkan gece
dağları bölümleyen o babadan kaçan sudur

hatırla her gün bir çalar saatle oynadığını
çalar saatler bir çocuğun uyanılacak uykusudur

soğuk iklimler, kırımlar akar gider derisinden
çalıp söylediği öğrenip oynadığı bir tabuttur

anne saklanır, baba koşar, günleri münleri bölerler
anne de baba da parça parça bir geyik yavrusudur

birinin sırtı ince, birinin elleri kalın
ikisi de bir gölün saygıdeğer komşusudur

ey hayalin sonsuz çalıştığı gölleri bölmek dönemi
o zaman artık bir yerlerde hazin mevlûtlar okunur

dersin ki ayışığı kimin babası kimin oğlu o zaman
sanki herkesin işi bir bölmedir, uzun uzun solunur

senin şarkın bir avcı borusudur ormanları tutar
büyür, yankılanır, bir kale yıkıntısında saygıyla durur

ey en bilge sesi gelip duran sonra akan suların
bilirsin her akşam nasıl öksüz, nasıl güçlükle olur

her akşam nerden baksan yine de bir eksiği doldurur
babalar geri çekilir, anneler onlara teslim olur

saçlarımı hep kestim tutacak kadar kalmasın dedim
çünkü bir başkaldırma ancak saçlarından tutulur

gölleri bölümlediler ve sonra suya gittiler çoğu
babalar hep perşembe, anneler hep cuma olur

22 Aralık 2010 Çarşamba

Lades

Ellerini tutmayı tuttum aklımda, biliyordun. Lades!
Lütfen lades olsun, sayılır…
Senin ladesin olsun, sana kurabiye yaparım.

Eninde sonunda bırakacağım şeyleri tutamam ben.
O yüzden her şeyi aklımda tutarım.
O yüzden en çok kendimi tutarım.
Ama nefesimi tutamam, denedim çocukken.
Ölmeyi merak ettim, olmadı bıraktım.
İnsan nefesini tutabilse,
Sevmeyi de tutabilir.
Nefesini tutar gibi sever zaten insan.
Bir gün bırakacağını bile bile,
O kadar an…
Her şeyi tutabilir yine de,
Her şeye tutabilir...

Benim seni sevdiğim gibi sev,
Güzel saçlı bir kadını.
Nefesini tutar gibi sev...
Tut işte.
Lades!

(Morrissey - Let Me Kiss You: http://fizy.com/#s/1lshj8 )

19 Aralık 2010 Pazar

Cümleler de gezebilir...


Geçen gece rüyamda mavi yapraklı bir ağaç gördüm. Üstünde kırpan gözlerden meyveler vardı. Uzun kirpikli, kapaklı, yuvarlak gözler… Dün yine gördüm o ağacı…
Önümde çizilesi duran bir kağıda ilk işim göz çizmek olur.
İnsanları çizmeye gözlerinden başlarım.
İnsanları sevmeye gözlerinden başlarım.
İnsanları silmeye burunlarından başlarım. Oysa yanlış çizdiğim mutlaka elleri olmuştur.
Bütün şarkılar ellerden çalınır. Çünkü şarkılar dokunur.
Yağmur seni öpebilir miyim, diye bir cümle gezinip duruyor iki gündür içimde. Bazen olur böyle, sabahları uyandığınızda içinizde bir şarkının çalması gibi… Cümleler de gezebilir… 

Yağmur seni öpebilir miyim?
Hayır, boğulursun…

İçimde gezinen cümleleri bir yere not alırım. Bir gün lazım olur.
Bir gün lazım olur mu, diye düşünmeden attıklarım var, hiç lazım olmadılar.
Bir gün şiir yazar mıyım, diye düşündüm, lazım olur.
Yazdım.
Lazım oldu.
Şiir hiçbir kaybı onaramaz, diyen bir adam gördüm. (Octavio Paz)
Attım.

12 Aralık 2010 Pazar

Deşifroni


Bazen günlük tutar gibi blog yazanlara özeniyorum. İnsanın içinde kendini deşifre etmeyi arzulayan bir kedi yatar. 

İnsan kendini deşifre ederse dürüst olur. Bir başkası bunu onun için yaparsa mağdur. O başkası ikiyüzlü…

Dürüst olmadığını söyleyen biri başarısız bir ikiyüzlüdür.

Dürüst olduğunu söyleyen biri başarılı bir ikiyüzlüdür…

Kendini teşhir etmeden günlük yazan bir blog yazarı tanıdım.

Bir kadının ruhunu teşhir etmesi bedenini teşhir etmesinden daha sakıncalıdır... Önce merak edersiniz sonra canınızı sıkar. 

Bir adamın ruhunu teşhir etmesi, bedenini teşhir etmesinden daha az sakıncalıdır. Önce canınızı sıkar, sonra merak edersiniz. 

Bir kış günü, bir cumartesi gecesi üstelik herkes nerede merak ediyorum.  Merak etmeyi severim ama meraklarımın giderilmesini değil.

Başkasının giderdiği meraklarınız sizin meraklarınız değildir. Aslında hiç olmamıştır.

Hiçbir şey göründüğü gibi değil, en çok da kelimeler…

Her şey gördüğünüz gibi, en çok da kelimeler…

Ben rakamsal olmayan her şeyi hatırlarım. Her şeyi hatırlamak iyi değildir. Bazen unutmak gerekir.

Unutmak iyi değildir. Unuttuğunuz her şeyle bir gün itham edilirsiniz.

Hatırladığınız her şeyle imtihan edilirsiniz. Hatırlamak gereklidir.

Gereklilikleri severim. Sorumluluklarımı alır, benim yerime karar verirler.

Birinin sizin yerinize doğru bir karar vermesine izin vermeyin.  Sonra bütün kararlarınızı onun vermesini istersiniz. Başkasının doğrularını kendinizin sanmanız olası… Çok kötü, başkası olmak ister misiniz?

En kötü karar, kararsızlıktan iyi değildir. Bazen kararsızlık, başkasının sizin yerinize doğru bir karar vermesinden iyidir. Kendiniz olmak istemez misiniz?

Birinin yerine doğru bir karar vermeyin. Daha sonra alacağı bütün kararların sorumluluğunu size yükler. Bu kadar çok doğru taşımak ister misiniz? Dosdoğru bir insan… Kötü…

Kötü… Ya çok uyuyorum, ya hiç… Kararsızım… 

Ne kadar çok hata yapıyorsanız o kadar özgürsünüzdür.

Ne kadar çok hata yapıyorsanız o kadar yalnızsınızdır.

Yalnızsanız özgürsünüzdür, insan yalnız olmak istemez. Herkesin bir köleye ihtiyacı vardır.

Birini köleniz yapmak istiyorsanız onu azat edin.

Birini azat etmek istiyorsanız onu köleniz yapın.

İnsan özgür olmak ister.

İnsan köle de olmak ister.

Sıkıldım, sıkı can iyidir çıkmaz.

Canı mütemadiyen sıkılan biri kendini öldürebilir.

Sıkıntı geçicidir.

Sıkılmak eylemi kalıcıdır.

C’est tout maintenant…

Happy birthday…

Bla, bla…

:)

10 Aralık 2010 Cuma

Yok

 

Bazen kendimi alamıyorum, ne yazdıysanız okuyorum.
Ben sizinle tanışmış oluyorum, sizin haberiniz yok.
Bazen kendimi alamıyorum, sadece okuyorum.
Ne olduğunun önemi yok.
Bazen kendimi buradan alıp oraya koyuyorum.
Neresi olduğunun önemi yok.
Üç yıl önce bu kadar çok sigara içeceğimi söyleselerdi inanmazdım.
Bir sene önce bu kadar değişeceğimi söyleselerdi inanmazdım.
İnanmadıklarımın önemi yok.
Yapılacak çok işim varsa yapılacak başka şeyler buluyorum.
Yapılacak başka şeyleri bitiriyorum, yapılacak başka şeylerde duruyorum.
Duruyorsam önemi çok.
Zaman yetmiyor, zaman geçmiyor, zaman bitmiyor,
Her şeye geç, her şeye çok, zaman yok.
Yemin ederim ki,
Sana benden yakın bütün içki kadehleri üstüne,
Bana senden yakın bütün sigara izmaritleri üstüne,
Yemin ederim, ben kendimin dibinde hiç bu kadar durmadım.
Biraz daha bir şey olmasam, biraz daha ben,
İnsan bir şeye bu kadar yaklaşırsa net göremez.
İnsan kendini görmez aslında.
Görmediğinin önemi yok.
Neyse boşverelim, boşverelim…
Zaman kadar boşverelim,
Boşverelim, öyle "ben" olmayanın önemi yok.
Benden daha ben de kim?
Kimse yok, herkes çok…
Ben hep az...

(Birsen Tezer - Bilsen: http://fizy.com/#s/1agti2)

8 Aralık 2010 Çarşamba

İnsanın içinde her zaman bir şarkı çalmalı


Müzik temelde bizde belli bir oranda güç kazanan yaşam duygusunun özünde gizli olan acıyı anlatır; müziğin verdiği heyecanın yapısında da bu acıdan uzaklaşıp onu uzaktan izleme düşüncesi vardır... (Friedrich Nietzsche).

Blogda dönem dönem paylaştığım şarkılar hakkında sıklıkla sorular geliyor. Bu yüzden şu zamana kadar fon müziği olarak kullandığım tüm şarkıların isimlerini yazıyorum. Albümlerin indirme linklerin, -sabırla aramanız gerekse de- internetten bulabilirsiniz. Arzu eden olursa da bendenbenkim@gmail.com adresinden bana ulaşabilir, ben de şarkıları size ulaştırırım. 

Waltz by the River, (Eleni Karaindrou’nun “Dust of Time” soundtrack albümünden. Ayrıca şu anda fonda çalan şarkı budur.)

One Sip of Water, Snowflake, Love Circle (Anjelika Akbar’ın “One Sip Of Water” isimli albümünden.)

Rain Waltz, Love (Anjelika Akbar’ın “Raindrops by Anjelika” isimli albümünden.)

The Swell Season (Marketa Irglova ve Glen Hansard’ın “The Swell Season”isimli albümünden.)

Gidersen, Öylesine, Geç Kalmış Şermin’in Yeri (Jehan Barbur’un “Uyan” isimli albümünden.)

Kimseye Anlatmadım Ki (Bülent Ortaçgil’in “Light” isimli albümünden.)  

La Llorona (Joan Baez'in "Gracias A La Vida" isimli albümünden.)

6 Aralık 2010 Pazartesi

Yıldız Çiçeği

Sağır ve dilsiz bir sokak çocuğuydum. Bilsen, ne savaş kopuyordu şehrin tam ortasında. Gördüğüme, kokuya, renge doğru yürüdüm. Düşman menzillerinde bir yıldız çiçeği gördüm. Bir savaşın içinde sağır olmak ne demek! Gören gözünden başka, zırhın yok say! Say görmeye geç kalırsan, ölürsün! Duyamazsın dibinde biten silahın sesini.  Bir bomba patlasa ardında, duymazsın. Öyle tedirgin, öyle korkak, öyle dirliksiz, böyle… Öyle yürürsün renge gözlerinle… Böyle bir çocuk gibi işte, bir yıldız çiçeğine…

Seni sevdiğim gibi öyle…

Kusursuz Çember (Savrseni Krug) - 1997 http://www.imdb.com/title/tt0117555/

Cascando / Samuel Beckett

1.
neden sadece halinden
ümit kesilsin
sözcük barınaklarının

düşük yapmak kısır olmaktan daha iyi değil mi

sen gittikten sonra saatler öyle ağır ki
hemen hep sürüklemeye başlayacak
arzunun yatağını kör gibi tırmalayan pençeler
eski aşklar büyütünce kemikleri
seninkiler gibi gözlerle dolmaya görsün yuvalar
hemen olması hiç olmamasından daha iyi değil mi
yüzlerine sıçrayan karanlık arzu tekrar
söylüyor dokuz gün asla yüzdüremedi batan aşkı
ne de dokuz ay
ne de dokuz ömür

 

2.
tekrar söylüyorum
öğretmezsen öğrenemem
tekrar söylüyorum bir son var
son defanın bile sonu
yalvarmanın son seferi
sevmenin son seferi
rol yapmayı bilmemeyi bilmenin
söylemenin son seferinin bile bir sonu var
beni sevmezsen sevilemem
seni sevmezsem sevemem
bayat sözlerin yayığı gene kalpte
eski lavabo pompasından aşk aşk aşk diye fışkıran ses
dövüle dövüle kesilmiş sütün suyu
değiştirilmesi imkânsız sözcükler
korkutuyor gene
sevmemek
sevmek ve seni değil
seviliyor olmak ve senin tarafından değil
rol yapmayı
rol yapmayı bilmemeyi bilmek
ben ve seni sevecek olan diğerleri
severlerse seni

3.
sevmezlerse seni

 Samuel Beckett – Echo’s Bones and other Precipitates (Yankının Kemikleri) – 1936 Çeviri: Suat Kemal Angı