29 Aralık 2011 Perşembe

Son seferin tek neferi...







Yolunu aydınlatacak ışık bulamayınca, kendini yaktı kadın. 
Işık çok oldu, kendi yok…

25 Aralık 2011 Pazar

Ayarsız



Çocukluğunun mandalı tutuyor çamaşır iplerinde,
Yıkanmaktan sevmeleri eprimiş kadınlığını.
Mandal izi, pas lekesi, nem kokusu üstünde…
Bir yağmura tutulsa yine, leğenlere basılacak,
 Duvarları kem tutmuş evlere asılacak…

Oysa nasıl da ayarsız bir saatte gözlerin…
Her yavaş kabuk bağlar, kıramazsın.
Her çabuk suya düşer, tutamazsın.
İki ileri, bir geri böyle,
O kaç söylerse söylesin; söyle.
Sen o vakittesin…

18 Aralık 2011 Pazar

Yolculuk



(Bu iki fotoğrafı bir gece yolculuğu sırasında feribottan denize sarkarak çektim. Bu gördüklerin ayın denize benim için çizdikleri. 13 numaraları otobüs koltuğunun yan koltuğunda seyahat ediyordum, ayın 13’üydü. Bu fotoğrafları çektikten hemen sonra elimde karton kahve bardağıyla bir kamyonun önüne kapaklanmak dışında başıma uğursuz bir şey gelmedi.)

Cesaria Evora da gitmiş… Ben bu şarkıyı çok sever, hep yollarda dinlerdim.

Hayatın boyunca zihninle baş başa kalabileceğin en önemli yerlerden biri de gece yolculuklarında kısık ışıklı gözlerle, yılan gibi sürünen, o toplu taşıma aracının sindirim sistemidir. Koca bir kalabalığın içinde yapyalnız olduğunu anlatan en önemli yerlerden biridir orası. O koltuklar, o yol, o kalabalık; enzim gibidir… Zihnini parçalar, sonra sindirir… Sonra her nereye, her nasıl gidersen git, hep o sistemin ardında bir şey gibi bırakıldığını anlarsın… Bir şeyler bıraktığını sanırsın ya da… Dışkı gibi anımsamalar… Bazen rahatlatıcı, bazen sıkıştırıcı, bazen… Gece yolculukları bu işe yarar…

Bazen yanına biri oturur. O biri önce mutlaka o yolculuğun en önemsiz sorusunu sorar. “Nereye gidiyorsunuz?” Sonra ne işle meşgul olduğunu… Ona çok anlamsız şeyleri anlamlı yapma mühendisiyim, bağımlı değişken doktoruyum, bu şoför ve muavin benim saz arkadaşlarım, şimdi birlikte tuvalet taksimi çalacağız, gibi şeyler söylemek isterim. Çalan kapıları kim o diye karşılayanlara kilimci dediğim gibi. Ama aklından geçenleri söylersen onun hikâyesini duyamazsın. Aklından geçenleri söylersen kimsenin hikâyesini duyamazsın. Duymak istedikleri şeyleri söylersen onlar da sana duyduğunda ne yapacağını bilmediğin şeyler söyleyebilirler. Zihnin bir çöplükse, bir gün lazım olur, diye saklayabilirsin. Nitekim bugün lazım oldu.

Bu hikâye bu kadar… Çocukken herkesinkinden önce bitmesin diye azar azar tükettiğimiz gofretler gibi bazı hikâyelerimiz… Bazıları sen gibi...

Dışarıda çok kuvvetli bir rüzgâr var. Rüzgârın ardından yağmur yağar… Bugün aklımda bahar yağmurlarından sonra çayırlarda biten mantarlar vardı aslında.

Şimdi o yağmurlu havadan sonra bana sorsan ki bu çayırdaki hangi yabani mantarlar yenir, bilirim. Kanatlarını çok açandan, bir de top top olandan uzak duracaksın. Yine de işin içinde yabani mantarlar varsa, bunun ucunda öleyazmak var. Çocukken bilemezsin hangi mantarın kanatları çok açık… Hem onların cazibesi ayrı, hem çocuklara öleyazmak uğramaz… Annem bana inanmıştı, çayırdan topladığım mantarlardan börek yapmıştı. Hiç öleyazmadık… Ama büyüyünce korkar oldum çayırlarda biten yabani mantarlardan. Şimdi bildiğimi de bilemem.

İşte bunlar da o mantarlar, belki bakmak istersin.

Sonra başka hikayelerin yüzleri vardı… Yüzleri unutmaktan hep çok korkarım, korktukça hep unuturum… Lazım olur, bulamam...

Beni kafamın içinde yalnız başıma bırakmıyorsun diye sen, ne çok sevinip, severim ben.

Ama dört başı mamur cümleler vardı aklımda sana, saçıldı gitti…

Çok hüzünlü bir şey söyleyeyim mi? Dört başı mamur cümleler olur aklında, saçılır gider…

Çok neşeli bir şey söyleyeyim mi? Belki ayağına takılır o saçmalar... Bakar, gülümsersin.

Ben bunları yazarken, bu şarkı çalıyordu. 

11 Aralık 2011 Pazar

Bakmaların Evi



'Bakmaların evi', derler ona,
Bacasından tüter bakışlar,
Pervazlarında pervasız susmalar,
İlla ki perdeler çekilir cümleler öpülürken,
O kapılar hep devinir,
O duvarlar hep çıtırdar,
O evin yanakları mermerden; kızarır,
Ağzı çatısında, göğe bağırır,
Kirpiklerin geçer sokağından,
Bahçesinde parmak uçların biter,
Kimseye söylemez,
Susmaz kimseye, kimsenin olmaz,
Sadece sen olur, olması bazen,
Sadece sev olur dolması,
Bir daracık yağmur oluğu…

5 Aralık 2011 Pazartesi

Virgül


Affetmek kusurları kabul etmek değil,  kusurlarla kabul etmek… Tümüyle kusur sayıp kabul etmekle aşağılayabilecek kadar kusursuz muyum?

Vazgeçtiğin için gidilmez her zaman, vazgeçmemek için de gidilir.

Bunun için susulur da... Affetmem diye değil, unuturum diye hiç değil…

26 Kasım 2011 Cumartesi

Karanlıkta merdiven çıkmak gibi bir şeydir.

…oynatamadığın kolunun ağrıyan yerini göstermez, diş doktoruna çürük olmayan dişlerinin sızısından dert yanarsın. Ağrı eşiğin yüksekse nasıl bir ağrıyla başa çıktığını da bilemezsin. Yüksek ağrı eşiği karanlıkta merdiven çıkmak gibi bir şeyidr. Yalnız başınayken kendine yetememek karanlıkta merdiven çıkmak gibi bir şeydir. Öyle çok şey karanlıkta merdiven çıkmak gibi bir şeydir ki, o karanlıkta bir yerini çarptığında hissettiğin ağrının boyutlarını kestiremezsen o yine karanlıkta merdiven çıkmak gibi bir şey olur.

Birbirine paralel aynalardan kendini gözlersen baktığın sadece bir şeyken aynısından binlerce bulursun. Bu da karanlıkta merdiven çıkmak gibi bir şeydir.

En kısa zamanda döneceğim; mektuba ve Sevgili E. senin mailine… Ben dönene kadar buraya gelirseniz Ane Brun dinleyin. Nerenizin daha çok ağrıdığını bilmediğinizde bazen biraz iyi gelir. Karanlıkta merdiven çıkmak gibi bir şeydir.

21 Kasım 2011 Pazartesi

Otel Göz Göz Odalar

Pıt, pıt, pıt…

Bir ay doğar ilkakşamdan, geceden diye bir Malatya türküsü vardı. Türküsü vardı, ben türküleri severim.  Sen ölmeden önce hepimizin mi arkadaşı olmuştun? Senin hiç arkadaşın öldü mü? Bazı bazı sesinde kulaklarım. Kulaklar seslerde kalabilir. Kulaklar peslerde kalabilir. Hep unutsan da söyle beni pıt, pıt, pıt.

Bazı bazı kadınların kahve fallarında göz göz kalpleri olur. Çünkü orada herkesin bir odası vardır. Gönlünün otelinin göz göz odalarında kuzu çevirmeye kalkan olursa at onu oradan. Kapıyı da kitle, bir daha girmesin. Kimselere de verme o odayı. Kalbindeki bir göz oda, içinde kuzu dahi çevirmiş olsa sahibinindir ama o otel öyle böyle senindir. Kendin bir Türk kahvesi içimliği uğrayabilirsin. Ağlamadan azıcık dur orada. Yanına da nane likörü al. Yanına da beni al, sana fal bakalım. Birbirine paralel telve aynalardan, iç içe, göz göz odalara akalım.

“Puding yaptım bugün. Dünyanın en büyük zulmü… Eğer kutsal kitaplarda cehennemde 5000 yıl boyunca aralıksız pudingin dibini tutturmamaya çalışacaksın yazsa hepsinin emrettiği gibi yaşarım,” diyen adam bu otelin baş aşçısıdır, tanıştırayım.

“Bir göz oda herkese dar gelende… Göz kadar odada kuzu mu çevrilir allasen, tırnaklarımı bile boyayamıyorum,” diyen kadın da bu otelin resepsiyonistiydi, kovdum.

Odalardaki eşyaları gönül rahatlığıyla çalabilirsin. Hepsi üstüne karşılıksız zimmetlidir. Hatta eşylarını kendin çalarsan bellboy sana bahşiş verir.

İnanmaya inandığına beni inandırırsan oteli sana veririm. Adını “Otel Göz Göz Odalar” diye bırakman şartıyla.

Ben Gönül, gözlerinden öperim.

Hikayesi olmayan şarkı var mıdır bilmem ama şarkısı olmayan hikaye yoktur bizim otelde.

En sevdiğim annemin en sevdiği şarkılardan biri de ‘Hotel California’dır.

14 Kasım 2011 Pazartesi

Haftalık Burcum



"İnsanın varlığı ona yalnızca verilmemiş, ondan talep de edilmiştir. Kişi varlığından sorumludur, eğer sorulursa kendisinden ne meydana getirdiği sorusuna yanıt vermesi istenir. Ona soran kişi, yargıları yani kendisidir. Bu durum, göreli terimlerle suçluluk anksiyetesi, mutlak terimlerle ise kendini reddetme ve kınama olarak ifade edilen anksiyeteyi doğurur. İnsanın kendisini olması gereken şey haline getirmesi, kaderini yerine getirmesi istenir. Her ahlak eyleminde, kendini onaylayan insan kaderini yerine getirmeye, potansiyel olarak olduğu şeyi gerçekleştirmeye katkıda bulunur." (Paul Tillich)

10 Kasım 2011 Perşembe

Bilmiyorum

Bazı anlarda soluk borunun ve midenin üstünde pervasızca gezinen topuklu ayakkabılı kadının varlığını daha çok hissedersin. Öyle anlarda bütün kadınlardan nefret edersin, ya da topuklu ayakkabılardan, ya da kendinden. Bilmiyorum.

9 Kasım 2011 Çarşamba

Sor

 (Ders İngilizce, öğrencinin yaşı 12, diyaloğun bir kısmı İngilizce gerçekleşmektedir.)

“Evet, senin adın ne?”

“…”

“Bir ismin vardır herhalde.”

“Ben adımı sevmiyorum.”

“Peki, öyleyse sana seslenmemden hoşlanacağın bir ad söyle.”

“…”

“Mustafa olur mu?”

“Benim adım Koray.”

“Koray, biraz kendinden bahseder misin?”

“…”

“Kaç yaşındasın, hangi okula gidiyorsun, nerede doğdun, kardeşlerin var mı?”

“…”

“Peki, öyleyse hoşlandığın şeylerden bahset. Televizyon programları, bilgisayar oyunları, en sevdiğin ders…”

“Ben hiçbir şeyden hoşlanmam.”

“Anladım. O zaman hoşlanmadıklarından bahset.”

“Hiçbir şeyden hoşlanmadığımı söyledim.”

“En hoşlanmadığın şeyden bahsedebilirsin mesela.”

“…”

“Koray sence ben bütün bu soruları neden soruyorum?”

“Bilmiyorum.”

“Sadece ne kadar İngilizce bildiğini anlamaya çalışıyorum. Ne olduğunun hiç önemi yok, istediğin herhangi bir konu hakkında bana İngilizce birkaç cümle kurman ya da birkaç kelime söylemen yeterli.”

“Ben İngilizce sevmem, bilmem de.”

“Geçen dönem karnendeki İngilizce notun kaçtı?”

“Dört.”

“Hiç bilmeyen biri için iyi bir not.”

“Kopya çektim.”

“Kopya çekecek kadar İngilizce biliyorsun öyleyse.”

“Hocam yeter allasen. İstemiyorum işte, ne uğraşıyorsun?”

“Ne kadar İngilizce bildiğinizi nasıl anlamamı önerirsin Koray?”

“How much do you speak English, diye sor.”

7 Kasım 2011 Pazartesi

Sevgili Günlük,

Bugün bayram.

Gözlerinden öpmek istediklerim oldu ama göz öpülebilen bir şey değildir. Geçen bayram 9 yaşındaki bir çocuğun gözünü öpmeyi denedim, olmadı. Başka çocuklar bayramda elini öptü diye senin çocukluğun gitmez ama gider sanıyorsan gözünü öptür. Yine de göz öpülebilen bir şey değildir.

Ve yine de gözlerini öpmek istiyorum.

Çocukken eşyalarımı hiç kaybetmezdim. Hala da kaybetmem. Bundan 21 sene önce çok lira bayram harçlığı topladığım yeşil çizgili cüzdanım bile çantamda hala durur mesela. O zaman ekmek 1.200 liraydı. Bir daha hiç o kadar çok bayram harçlığım olmadı. Bayram harçlıklarımı başka çocuklara verdim. Annemin ve babamın onları başka çocuklara vermemem konusunda beni ikna etmeleri uzun sürdü. 

Bir şeyin benim olması için acı çekmem gerektiğine inandığımda yedi yaşımdaydım. Sonrasında hiçbir şeyin benim olmasını çok istemedim. İstemiş gibi yaptıklarımı bile acı çekmenin dahi bedelini ödeyemeyeceği şeylerden seçtim. Ki yine benim olmasındılar. Canım hiç tatlı değildir. Gidip kusmam gerekmiyorsa bir yerimin ne kadar ağrıdığını bile bilmem.

Başlarken aklımda on bir yaşım ve kuklalar vardı. 

Kazandığım ilk para 30.000 liraydı. Yumurtadan üç kukla yapıp satmıştım. Yumurtaların altından ve üstünden yorgan iğnesiyle iki delik açarsın. Bunu yaparken yumurtaları kırmamaya özen göstermen gerekir. Yukarıdaki delikten üfleyerek yumurtaların içini aşağıdan boşaltırsın. Yumurtaların yüzeyini boyadıktan sonra verniklersin ki kolay kırılmasınlar. Yumurtanın deliklerini de ipler ve şapka gibi aksesuarlar için kullanırsın. Çocuklar yumurtadan kuklaları çok severler. Kukla deyince aklıma önce Craig gelir, sonra La Double Vie de Veronique. Kazandığım ilk parayla Sütaş’ın cam kaseli yoğurdunu almıştım. 

Eşyalarımı kaybetmemem bir şeyleri asla kaybetmeyeceğim anlamına gelmedi. Benim olmayan o kadar çok şey ve kimse kaybettim ki, bunu anlamam eşyalarımı kaybetmediğimi fark etmemle aynı döneme rastlar. Yine çocuk sayılırdım. 

Bazı şeyleri kaybetmen gerekir. Alışman da gerekir buna. Bu seni vazgeçilmezlikten ve vazgeçmezlikten korur. Hiç kimse ve hiçbir şeyin vazgeçilmez olmadığı fikrine alışırsın. Bir gün hiç kimse olmayabilir, sen hiç kimse olabilirsin. Kimse olmanın ne olduğunu düşünüp, benim kimsem olsana diye sarılacağın başka kimseler arayabilirsin yazık. Kimse olmanın ne olduğunu düşündüğünde kendini sahiplenmelisin, der annem.

Herkes kendinden taraftır. Ama kendinden taraf olurken, başkalarının kendi taraftarlığını unutma. Sadece o zaman başkaları için bir şey yaptığına inanabilirsin, demişti bir başkası.

Bugün içim salkım saçak, çocuk var, öpülesi gözler…

Keşke bazı şeyleri hiç unutmasak…

Bir zaman da böyle bir şey demişim.

4 Kasım 2011 Cuma

Yalancı



"Küstah yalancı."

"Ben yalan söylemem sana. Böyle bir ithamda bulunma bana. Yalancı olsaydım aramızda 60 km olmazdı."

"Yalancı olsaydın 80 km olurdu."

"Hiç olmazdı emin ol."

"Olurdu."

"Beni yalan söylerken görmek istemezsin."

"Kimseyi istemem."

"Beni yalan söylerken görürsen; acaba bana da mı hep yalan söyledi, dersin. Yalancı değilim ben o yüzden. Yalancı yalan söyleyen kişi değildir. Yalancı yalan söylemeyi beceremeyen kişidir. Bu yüzden ben yalancı değilim."

"Tamam, küstah da değilsin."

"Küstah olabilirim, emin değilim. Küstah tam olarak neye denir bilmiyorum."

"Saygısız, kaba, terbiyesiz (kimse): “Babasının koltuğuna küstah bir tarzda oturmuş, bacaklarını, yatar gibi uzatmış ve laubali şeyler söylüyor.” -R. N. Güntekin."

"O zaman ben küstah olabilirim."

"Tamam."