13 Ocak 2011 Perşembe

O Saat, O Şehir

31.04.2006
N.

Ellerinin çizgileri kadar iyi bildiği bu şehrin geçtiğimiz her yerinde, yaşım kadar hikâye anlatırdı dinleseydim ama ben her defasında susturdum onu.
Bir ağacı, bir sokak başını, bir kediyi, bir duvarı, dillerini hiç bilmediğim bu insanların şehrinde kendim dillendirdim.
Zaten pek de konuşmazdı.
Onun yerine düşünüp, onun yerine konuşmama ses etmeyişi de kendini şehrin bir parçası saymasındandı sanırım.
Sanki o susarsa şehir benim istediğim gibi kalacaktı.
Şehir benim istediğim gibi kalmadı ama herkes gibi o da şehirde kaldı.
Onun sustuğu şehrin içimden geçişi var şimdi…

07.01.2007
N.

…gülümsemesini sessizlik içinde sürdürdü. Bir şeyler söylemesini bekledim ama o söylemedi. İşine geri döndü. Eski çalar saatin parçalarını topladı. Onu tamir etmeyi başarmıştı. Saatten rahatsız edici bir tıkırtı duyuldu, irkildim. Fark etmedi. Takım aletlerini ağır ağır kutusuna geri koydu, saati salondaki kitaplığın en üst rafına yerleştirdi.
O, evin yaşanan yerlerine en uzaktaki odasına yollanırken ben sadece oraya yakın bir şey söyleyebilmenin telaşıyla anlamsızca ardından seslendim:
“Kafedeki müzik kutusu bozuldu. Hangi şarkıya para atarsak atalım…”
Sözüm bitmeden kapının yavaşça örtüldüğünü duydum.
“Aynı şarkıyı çalıyor, diyecektim.”
Kapı bir tıkırtı kadar az sonra tekrar açıldı.
“Tamam, haftaya uğrarım.”
“Sahi mi? Ama yalan söyledim, müzik kutusu bozulmadı.”
“Biliyorum, haftaya uğrarım.”
Geçmesi beklenen bir an kadar zorla da olsa, rahatsız edici tıkırtılarla tıpkı bu eski saat gibi geri dönmüştü işte, anlayabiliyordum. Saatin karşısına dikildim. Aşınmış ahşap kutusuna, rutubetten kenarları yosun tutmuş, çizilmiş camına, sorunlu zembereğin zorlamasıyla dönen yorgun akrebine, heyecanlı yelkovanına, sabırsız saniyesine baktım. Onlara kendimce anlamlar yükleyerek baktım. Ne huzursuz bir sesi vardı. Nasıl eskimişti, kaç yıldır büsbütün bir zamanı göstermeye ait olacak kadar yalnızdı? Kaç yıldır efendisine ayak diremişti. En önemlisi ne kadar daha direnecekti ve bu rahatsız edici tıkırtıyla daha ne kadar çalışacaktı?
Kendimi o saatin bilmediğim bir parçası sanmaya öyle hazırdım ki, ağlamaya başladım.
O gün, o garip evde huzursuz tıkırtılar çıkaran, sadece göstermenin sorumluluğundaki eski bir saatin neleri değiştireceğinden habersiz, çocukça, alabildiğine mutsuzca ağlayıp sustum.
O saat durana kadar bir daha da ağlamadım…
Şimdisinde ne zaman ağlayacak olsam, sırf bana mani olsun diye, sorumsuz bir saat ararım.

0 Yorum: