31 Mart 2011 Perşembe

Sevgili Günlük,

Hayvan evlatlarımız hala yaşam mücadelesi vermeyi sürdürüyor.

Kolunda serum, önünde bilgisayar, bir elinde sigara, diğer elinde bisikletin faydaları broşürleri ile iş yerinde çekilmiş bir fotoğrafım vardı bir gün öncesinden. Sabah ilk işim onu silmek oldu. Hayat bana Avil’li uykular ve kaynamış patatesler verirken ilk önce sigaralarımı sonra az katıklı kahvelerimi en sonunda da canım canım limonlarımı almıştı çünkü ve her yeri süte ve proton pompası inhibitörlerine bulamıştı. 

Hemen unutmuş gibi yaptım. Kahvemi kedi kafası şeklideki bardağıma doldurdum, abeslang ile iyice karıştırdım, kuyruğundan kavradım. Dario Moreno'dan şunu dinledim. Öncelikli görevim bisikletin faydalarını anlatmaktı. İkinci görevim ise İpekyolu yaşadığım şehirden geçer miydi,  onu bulmaktı. Bu görev için yanıma bir Rick O’Connel, bir Ben Gates bir Indiana Jones, hadi olmadı bir fotoğrafçı iliştir şef, dedim. Böyle de bir işim var. Böyle de bir sen varsın… Saat dörtte Türk kahveleri gelmese hiç olmayasın… 

Elisabeth ve Suzanne… (Bak günlük burayı onlara yazıyorum.) Mevzu kentlerimizin sağlığı gibi hiç ilgimi cezp etmeyen bir şey olsa da yazdığınız her maili saklıyorum, nezaketiniz beni çiçek yaptı. Kırmızı karanfil… İçimden bir ses şaşkın bir asistanın akıbetiyle yakinen ilgilendiğinizi söylüyor. Öpüyorum klavye tıkırdatan ellerinizden.  Kophenag’da bir bisiklet turu olur mu? Bütün kadınlar Cecilé olmak ister. Sizi Viyana’da indiririm. Ben iş yerinde gizli gizli Saturday Night and Sunday Morning izlemek zorundaysam bilin ki Nottingham’da ineceğim ve çok sıkılacağım ve bilin ki ben Cumartesi gecelerini hiç sevmem.  En birinci vazifem sizlere ecnebice dalkavukluk yapmaksa bilin ki ben Pazar günlerini de hiç sevmem.

Her neyse… Üç metre öteden bunun nesi var, diyen doktora gece kendi kendime mide kanaması geçirip ölür müyüm, diye sordum günlük. Evet, dedi. Doktor sen Yılmaz Özdil’den daha havalısın, demek geldi içimden ama daha havalı bir ölüm isterim, dedim. Oysa son arzun nedir diye gelip de bir sorsalar haykırış olur sesim, benim adım Hiroshima, senin adın Nevérs der bir uzak doğuluya… 

0,38 mm incelikte yazabilen siyah mürekkepli bir pilot kalem arıyormuş gibi davranmam gerçekten konuşacak birilerini aradığım anlamına gelmeyecekse, çakmağınız var mı, sorusu neden bir asılma emaresi olarak görülüyor? Nitekim ben bunu bugün gördüm. Ben bir pilot kalem aramıyordum ama o kadın bir çakmak arıyordu. Sadece sıkılmıştım ve konuşmak istiyordum ve 0,38 mm incelikte yazabilen siyah mürekkepli bir pilot kaleme hizmet edecek bir A4 kâğıdı aramama gözlerini devirerek tepki vermeseydi, o kadın seçilmiş kişiydi.

Her sabah içimden gugli gugli gugli go away, diyorum. Ama şimdi ben yeni yeni insanlar tanıyorum ve inanıyorum ki bana Santa Maria diyen biri bir tür karanfil…

Ve hanım hanım, ben bilmiyorum mu sanıyorsun ki sen de beni kandırdın… Sen bilmiyor musun ki öyle değilmiş gibi yapmak zorunda olmak beni beni kahırlara koysa da öyle yapacağım… 

Ve bugün yaprak yaprak cümlelerin bir yıl dönümüdür günlük ve sen biliyor musun ki kulağımızı ne de güzel dolduran şu Oblivion da öyleliktir.

0 Yorum: