30 Nisan 2011 Cumartesi

Çünkü harflerden yaratılmış kadınlar mektup tanrısına taparlar.

 

Geçen yıl Marienbad’da ne yaptığını biliyorum. Geçen yıl Marienbad’da ne yaptığını geçen yıl da biliyordum. Hatta ondan önceki yıl da… Kesinlikle mevsim yaz değildi. Mevsim hiç yaz olmadı.

Hiçbir şeyi unutmadığım gibi unutmadım. Sadece hatırlamadım.

"Frederiksbad'a hiç gitmedim ki ben.” 

Birinin ne kadar dürüst olduğunu bilemezdik. Biri ne kadar samimiydi bilemezdik. Tek bildiğimiz birinin ne kadar inandırıcı olabildiğiydi ve ona ne kadar inanmak isteyebilirdik. İnancımız çoklukla bir bavulun sapına tutturulurdu, inancımız çoklukla bir bavulun üstüne yapıştırılırdı, inancımız çoklukla bir yolculuğun sonunda sökülürdü yerinden, çoklukla gidişimiz sulara, çoklukla yürüyüşümüz kandan ağır…

""Ama bu parmaklar, bu ağızlara hep kilit vurma derdindeydi..."

İnançlar bir yolculuğun sonuna kadar bagajda bavullara müsemma durursunlar diye yapışan etiketlerdir. Ondan geriye bir saniye hızında saymalıydık. Bir zamanın yürüyüşüne erişebilir mi adımların? Öyleyse koşarken cebinden düşüreceksin. Bir aynısı da cebinde olacak çünkü.

""Sessiz odalar; çok ağır, çok kalın halıların ayak seslerini yuttuğu, adımların duyulmadığı..."

Kulaklarını dört defa açtırıp kapattırmış biriyim ben. Dünyadaki seslerin yarsından bir çeyrek fazlasını duymadan yaşadığım günler en güzel günlerimdi, biliyorum. Bir şeyi duymadığımı söylersen yaşadığım en güzel günleri unutmuş gibi yapmam gerekir. 

"Beni farket diye bir şeyler söylemiştim en nihayet..."

Hiçbir şeyi unutmadığım gibi unutmadım. Sadece hatırlamadım.

Küçük bir kızdım. Kulağımdan dökülen sesler, bir türlü içeri girememiş ve yığılmış sesler, kandan daha koyu bir şey gibi akarak dökülürlerdi. Kan değildi, öyle söylerlerdi… Ağlayarak uyanırdım, ağrıyarak uyanırdım, yastığımda kulağımdan dökülmüş sesler bulurdum. O sesler hep kahverengiydiler.

Kahve en sevdiğim… 

"Sesini bu kadar yükseltme. Beni mahkûm ettiğin bu fısıldaşmalar sessizlikten de beter.”

Lütfen duymadığımı söyleme, söyleyemediğimi söyle ama duymadığımı söyleme…  

"Geceleri özellikle... Susmayı yeğlerdin. Bir gece odana geldim. Duvarlar vardı daima, dört bir yanımda. Pürüzsüz, kaygan, parlak, biteviye duvarlar. Ve sessizlik...”

Kadınların uzun, dalgalı, siyah saçları gibiydi cümlelerin, o saçlar ki öyle sevdiğimden benim üstümde durmasınlar, öyle sevdiğimden benim olmasınlar. Dokunmayayım onlara çünkü senin cümlelerin olsunlar. Duyurma da hatta duymayayım.  

"Kimsenin sesini yükselttiğini görmedim burada. Kimse…” 

Lütfen duymadığımı söyleme, söyleyemediğimi söyle ama duymadığımı söyleme…

""Sohbet, bariz biçimde anlamsız bir boşlukta sürerdi… Daha doğrusu, bir şey ifade etmek için yapılmazdı. Söz, donmuş gibi havada öylece asılı kalır... Ama muhakkak kaldığı yerden devam ederdi."

Hiçbir şeyi unutmadığım gibi unutmadım. Sadece hatırlamadım. 

"""Önemi yok. Aynı sohbetler hep aynı monoton ses tonuyla… Tekrar eder dururdu.”

Çünkü harflerden yaratılmış kadınlar mektup tanrısına taparlar. 

Not: İtalik sesler bu filmden alıntıdır.

3 Yorum:

Adsız dedi ki...

süüper..(serhat.)

serhat dedi ki...

selam. yazını okudum. 11 eylül filminin yüreğe dokunan sessiz filmlerinden birini anımsadım satıralrın arasında dolaşırken. hani duymayan bir kadın vardı ya. aslında yüreğiyle o yangını işitebiliyordu. onu anımsadım. claude lelouch imzalı filme bak bi cümlelerine benzer kareler göz bebeklerini titretecektir. duymak ne güzel. suya karışan piyano sesini..sibirya berberinin gürleyen sessizliğini. buluşamayan çağları. kendisizliğimizi. güzel ve yalnız bir ülkeye armağan olan bir ödülü ellerinde tutan kalbin yalnz ve karanlık gençliğini. etkilendim. doldum. yazı için teşekkürler.

Elif Gizem dedi ki...

"Hiçbir şeyi unutmadığım gibi unutmadım. Sadece hatırlamadım."
filmi en kısa zamanda izlemeliyim. senin yorumunla da nefis ve izlenilesi görülüyor zaten.