20 Nisan 2011 Çarşamba

İnsan kendini yemek isteyebilen bir şeydir.


Bizim okulda dedesini nasıl yiyebileceğinden bahseden bir kız var. Umarım bunun üstüne çok düşünmedin, dedim. Düşündüm tabi, dedi. Dedemin mezarının üstüne bir meyve ağacı diker, ağacın meyvelerini yerim, böylece dedemi yemiş olurum, dedi. 

İnsan ki bir sevdiğini yiyebilmek istesin. İnsan ki böyle şeyler de ister.

Bazı insanlar sevdiklerini yemek isterler. Bazı insanlar kendilerini öyle çok severler ki, yemek isterler. Kendilerini çok seven insanlar kendilerini yiyebilseler nasıl olur? Bütün çok benciller kendi kendilerini imha ederler böylece diğerleri de kendilerini daha az bencil hissederler. Öyle olur mu?  Bizim iş yerinde doğum gününü kendi fotoğrafını yiyerek kutlayan bir kız var. Kendinden, çok kremalı ve şekerden güllü ödünler bile verdi üstelik. Bize de ikram etmiş gibi yaptı kendinden. Bana burnu ve dudakları denk geldi. Yiyemedim. Az daha zabıtalara götürecekti burnunu ve dudaklarını.  Bari saçlarından götür, dedim.

Bazı insanlar sevdiklerini yerler ama kendilerine kıyamazlar.  Ancak kendi yansımalarını yiyebilirler, pastanın üstüne koyar, kendilerini yemiş gibi yaparlar. İnsan yenen bir şeyse ki biri onu yemezse, kendini de yemezse ki o, çürür öylesine. Kendini yiyen karpuzlar var mesela. Karpuzlar yenebilir, örnek teşkil edebilir.

Şimdi şu fotoğraftaki ağacın şöyle bir denmişliği varmış. Ancak kaynak gösteremediğim affola çünkü bu haber kaynağı bulunamayacak kadar çok yerde denmiş.

Baobab ağaçları Afrika’nın simgesidir adeta. Daha çok tropikal ülkelerde rastlanan, çınar ağacına benzeyen asırlık ağaçlardır. Dalları ağaç köküne benzeyen, gölgesinin dahi olmadığı bu ağaçlar, katman katman olduğundan ağaç sanayisi için de uygun değildir. Afrika’da kutsal olduğuna inanıldığı için, dokunulmayan bu ağaçların ilginç bir hikayesi var.

Kara kıta Afrika’nın batısında bulunan Senegal’de, ülkenin yüzde 1’ini oluşturan ve animist kültürünü devam ettiren Serer kabilesinin mensupları, bir zamanlar halk ozanlarını heybetli Baobab ağaçlarına gömmüşler. 

Senegal’in Bandia köyünde bulunan, Baobab ağaçlarının gövdesinde, insanı adeta ürküten kafatası ve kemikler görenleri hayrette bırakır. 1960 yılına kadar devam eden bu adetin hikayesi de bir hayli ilginç.

Gelecek nesillere sözlü kültürü anlatan halk ozanları yani ‘Giriyotlar’, tarım ile uğraşmadıkları için cesetlerinin toprağı hak etmediği düşünülür ve kabile mensupları tarafından Baobab ağacının koğuklarına gömülür. 1960 yılına kadar resmi olarak ağaç koğuklarına gömme adeti yasaklanmasa da, o tarihten sonra ise yavaş yavaş terk edilir. Senegal’de eski âdeti gelecek nesillere göstermek için de birkaç ağaç mezar muhafaza edilmişti. Bugün ise Senegal’e gelen turistlerin uğrak yeri konumunda...

Şimdi biri dese ki bu yazdığın benimdir. Ben de ona inanırım ve derim ki onundur.

Bir inanca sarılmak nasıl bir şey? Bir inanç insana sarılmalı önce ve kollarını ilk çözen insan olmamalı. Öyle olur mu?

İnsan dedesini yemek isterse bir şiir okusun. İnsan kendini yemek isterse bir şarkı dinlesin. Çelişmesin, çelinmesin, sussun, otursun.

Şu şarkı çok firar-ı inceliktir. Bu şiir de hem de nasıl, öyleliktir…

(Bir insan yaşanmamışlığı bulunca
Onu artık hiç kimse anlatamaz
Kalır sonsuz gücünün buyruğunda
Ve bütün kesinliklerin üstünde, yalnız
Dolaşır bir ateşböceği gibi kendi aydınlığında).
 

Edip Cansever/ Tragedyalar IV

İnsan kendini yemek isteyebilen bir şeydir. Öyle olur mu?

1 Yorum:

Kara Kalem dedi ki...

Tek kelime ile mükemmel bir anlatım. Bu yazıyı okuduktan sonra bir şeyi daha iyi anladım ki, aslında ben yazarken bir anlamda da kendimi yiyen bir adammışım. Ne tuhaf değilmi, kendimizden hiç bıkmadan buna devam edebiliyoruz.