9 Haziran 2011 Perşembe

Sevgili Günlük,

Birileri her geçen dakika ölüme bir adım daha yaklaştığımızı söylüyor. Öyleyse klasik ölü adamları ve siyah-beyaz ölü kadınları sevdiğimi ilan ediyorum. Yavaş hareket eden ve film replikleri konuşan adamlar, fotoğraflarda hüzünlü görünen, yüzlerini ellerine dayamış uzun saçlı kadınlar. Bazı kadınların tırnakları ojeli ve ellerinde sigara var. Bazı adamlar ellerinde okunacak bir şey tutuyorlar ya da sürekli gözlerini devirerek bakıyorlar. Bazılarının isimlerini biliyorum sadece. İsimler önemlidir. 

İsimleri hiç unutmadığımı biliyor musun? 

Biri bana: “Onları sen anlatmadığında aslında hiç kimsenin bir hikâyesi yok,” dedi. “Herkesin bir hikâyesi var, ben sadece onlara bakmayı seviyorum,” dedim. “Kendi hikâyene bakmamak için mi,” diye sordu. “Kendi hikâyemi bulmak için,” dedim. Herkes kendini bir başkasında bulur öyle değil mi? Herkes kendini bir başkasının hikâyesinde bulur. 

Hani her şeyin donduğu anlar vardır. Fotoğraf kareleri gibi… Başımı çevirdiğim yerde insanların gözlerinden doğru çığlık atarak patlayan flaşlar görüyorum. Sonra dillerinin üstünden kaydırarak polaroit fotoğraflar kusuyorlar ellerime. Sonra da fotoğrafların onların görüntülerine ait olmadığını iddia ediyorlar. Oysa hiçbir fotoğrafta kendimi göremiyorum. Bana patlayan flaşlar nasıl oluyor da beni çekmiyor? Hepsini duvarıma yapıştırıyor, kendi yüzümü arıyorum. Beni çektikleri pozlarda onları buluyorum. Carpe diem ha! Kesinlikle anı yaşıyorlar ama o an hiçbirimizin değil. Hiçbir an ölümsüz değil.

Seni sevmemin senin için ne sakıncası var diye düşünüyorum bazen. Senden bir şey istemeyecek kadar bencil olmamın senin bencilliğinden altta kalır ne yanı var? Hiç olmadığında seni daha çok seviyor olmamın nasıl bir açıklaması var? Hiçbir şey yazmadığım Moleskine ve Arwey defterleri yazdıklarımdan daha çok sevmem nasıl peki?

Boş defterlerin kapaklarını her açışımda bir şarkı duyuyorum. Sen de bir deftersin ve şöyle bir şey yazıyor kapağında*, o yüzden açmıyorum. Belki de yazmadığım kadar bir şarkı çalıyorsundur...

*Ülke

Bu eski haritanın tam köşesinde özlediğim bir ülke var. Elmaların, tepelerin, tembel ırmakların, ekşi şarapların ve aşkın ülkesi. Ne yazık ki, kocaman bir örümcek ağını örmüş onun üstüne ve yapışkan salyayla kapatmış düşlerin geçiş kapılarını.

Her zaman böyledir: ateşli kılıçlı bir melek, bir örümcek ve vicdan.

Zbigniew Herbert (1924 - 1998, Polonya)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Sanırım ben yazmadım, o yüzden tereddüt ediyorum. Üstelik ölü de değilsin. Her sustuğumuzda öyle olduğundan korkuyor, bu yüzden ölüleri sevmek için çabalıyorum ve elimde okunacak bir şeye baktığın siyah-beyaz bir fotoğrafın olmadığı için şükrediyorum.

Bizler ebedi olmayan her şeye hayranlıkla onların peşinden koşarak yetişmeye çalışan aptallarken yaşanan hangi şeyin baki kalır bir yanı olabilir ki? Öyle tembelim… Yetişmek için çabalayacağım hiçbir şey yok. Ama bütün bu aptalca hayranlığı hayran gözlerle izleyen bir aptalım.

Fotoğraflar bile ölüyor. Keşke bana birazcık inansaydın.

Li Po

Ve Li Po da sarhoşken ölmüştü.
Sarı Nehir’de bir ay vardı,
Kucaklamaya çalışmıştı.


Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

1 Yorum:

Elif Gizem dedi ki...

Seviyorum bu kendinden ve başka kalemlerden karma yaptığın güzellikleri. Günlüklerini...