25 Temmuz 2011 Pazartesi

Disparu


Sen hiç tanışmadığınızı farz eden ve cumartesilerden nefret eden o kadını, kim bilir biraz bile tanımamıştın. 

Laf olsun diye doktora gidip, ciddi ciddi geleneksel aile mührümüzü kestirdim.  Ama doktor, ben onun gitmesini istemiyorum, dedim. Peki, öyleyse patolojiden döndüğünde onu paketler sana veririm, sen de yerine geri koyarsın dedin. Şimdi belimde bir ay krateri var ve ölesiye kazan bir köstebek sesi duyuyorum.  Yırtıcı kuşgillerden bir sülaleye ait olduğumu belgeleyen genetik mührüm yok artık. Kendini tanıyamadığın günlerde benliğini kaybetmiş olma ihtimalin ve ben’ini aldırmanın rast gelmesinin dünyanın somutlarla soyutları aynı anlam zincirinin halkalarına dönüştürme çabasına hiç de bir şey denmez. Hatta hiç de bir anlamı yoktur. Anlamlı olması için uğraştığın bir şey olsunsa çoktur.

Birinin benliğini patalojiden çıktıktan sonra paketleyip sana geri vermesi ve geri verilen şeyin artık  “o” olmuş olmasını görme ihtimali... O her şeyi yapabilir.

Ne diyorduk?

Bazen ikinci bir şans yok olacak kadar çoktur. Bazen dokuzuncu şansı verdiğin halde dördüncüde olduğunu bile fark etmeyenler vardır. Niye yedinci şansı verdiğine dair bir fikrin yine kendinle ilgilidir ve yine kendinle ilgili birçok şeyi bildiğin halde sekizinci kez bilmemiş gibi yaparsın. Ama onun da bittiği bir yer vardır. İnsanın on birinci şansı verme nedeni de bir gün biter çünkü bir gün insanın kendi biter. İnsan kendini içine koyduğu bir kap gibi… Limonların sıkacaklarıyla birlikte saklanabildiği kaplar gibi… Ve altı ve on…

Örneğin Sade’yle tanıştığımda yaşım on altı idi ve şimdi Jezebel’i neden dinlemekten hoşlanmadığım hakkında bir fikrim yokmuş gibi yapmıyorum. Bazen de olmaz.

Bazen insan karşıdakinin anladığı kadar değil, kendini anlattığı kadarı bile değilken...

Gözlerim almış başını yürüyor, H, B ve N harflerini ayırt edemiyor demiş miydim? Klavyemin B tuşunu basmak istemediği günde...

Bugün de böyle. Burada da deprem olurdu. Biri cumartesi mi dedi?

"İzin verdim berbere kessin diye
gözlerden arta kalan ne varsa
ve dağlasın diye cerahati
kızgın demirle"
(Gunnar Ekelöf)


Not: Bu arada Google’ın bloguma en çok yönlendirme yaptığı arama kelimesi “sessizlik” oluyor. Google’da çılgınlar gibi “sessizlik” arayan bir kitlenin varlığını öğrenmemle, bu evin içinde çamaşır makinesi, vantilatör ve bulaşık makinesinin aynı anda çalışarak Rodrigo Leao’ya eşlik etmesi…

2 Yorum:

Cem Akkılıç dedi ki...

Yazı ve müzik harika... Ama blogu gezerken takılmalara neden oluyor.

Elif Gizem dedi ki...

Sen çok dolu bir kadınsın biliyor musun? Bayılıyorum sen bir şeyi anlatırken okumaya? Her şeyden biraz buluyorum...