27 Şubat 2011 Pazar

Sır Üstüne...

Sizin sırrınız olan bir şey bir başkası için asla bir “sır” kadar önemli olmaz. 

İnsan bencildir, her durumda istese de istemese de kendini kayırır. İstisnasız kendininki kadar önemli bir sır taşıdığını bildiği birine sırrını verir. Sonra da bunun adını ona güvenmekle ilişkilendirir. Güven kadar bencilce sınırlandırılmış pek çok şey biliyorum. Bunlardan birine de “inanç” deniyor. Her neyse, bu başka bir mevzunun içeriği…

Birine sır vermek karşılığında kayıtsız bir teslimiyet alma ihtimali çok cezbedici bir şeydir. Sırrınızı verdiğiniz o biri, sizin ona güvenmeniz karşılığında size "güven" duyacak,  büyük olasılıkla o da size bir sırrını verecektir. Size verdiği sır sizin ona verdiğiniz sırrın önemiyle şüphesiz doğru orantılı bir değerde olur. Bu önem kestirilemeyen bir şey olduğundan karşınızdakinin algısına bağlı olarak bir orantı kurulur. Bu yüzden aldığınız sırrın da verdiğiniz sırrın da hayal kırıklığı yaratması büyük bir başka olasılık. Bu aşk gibi bir şey; bir taraf kesinlikle daha çok sever.

Kısacası kimse kendisine önemli gelen bir sırrın ağırlığını taşıyabilecek kadar güçlü değildir. Bu sır bana ait olsaydı kesinlikle onu vermekten çekinirdim, diye düşünülmesine fırsat kaldığı anda verilmiş sırrınızı unutun. Sizin için ne kadar büyük veya küçük olduğunun önemi yok. Önemli olan karşınızdakinin buna nasıl bir değer biçtiği.

Asla bir insanın sır taşıyabileceğine inanmadım. Bu yüzden hiçbir sırra bir diğerininkinden daha büyük bir değer atfetmedim. Bu da bütün sırları hem gizlemeyecek hem de paylaşılamayacak kadar önemsiz kılldı. Yine de  onlara değer biçmemeyi seçmeye çalışmam değersiz yahut değerli oldukları anlamına gelmez. Sırlar ağırdır...

Neye inanmak istiyorsunuz ve neye inanıyorsunuz? İnanmak istediğiniz şeyle inandığınız şey arasında bir ufuk çizgisi var. Sırların paylaşılması ve paylaşılamaması arasındaki çizgi gibi... Tercihlerin bencillikle ilişkisinde olduğu gibi...

Karşınızda kayıtsız bir teslimiyet ya da bir sır arıyorken kendinizi kayırıyorsanız, sizin için önemli olan ancak herkesin bildiği bir şeyden sırrınızmış gibi bahsetmeyi deneyin. 

Bakalım vicdanınız size bir sır verecek mi?

Vicdan: Neyse ki herkes bu numarayı yutacak kadar aptal değil. Neyse ki ben bütün korkak zekileri korurum. Tada, diyorsa sizi deniyordur, yemeyin.

 (Fa Yeung Nin Wa (2000) Wong Kar-wai - Tony Leung as Chow Mo-wan and Ping Lam Siu as Ah Ping)


Chow Mo-wan: - Eğer birinin kimseyle paylaşmak istemediği bir sırrı varsa ne yapardı biliyor musun?

Ah Ping: - Hiçbir fikrim yok.

Chow Mo-wan: - Bir dağa çıkar, bir ağaç bulur ağacın üzerine bir delik açar ve sırrını o deliğe fısıldardı. Ve onu çamurla örterdi. Böylece sır orada sonsuza kadar kalırdı.

Ah Ping: - Ne acı! Gidip yatacağım.

Chow Mo-wan: - Herkes senin gibi değil.

Ah Ping: - Ben sadece ortalama bir insanım, senin gibi sırlarım yok. Sen hislerini saklarsın! Bana bir şey söyle!

Chow Mo-wan: - Benim hiç sırrım yok.

Ah Ping: - Söylesene, dostum! Kimseye söylemem.

26 Şubat 2011 Cumartesi

Güzellik ve Çirkinlik Üstüne...

 (Le Hérisson (2009) Mona Achache  - Josiane Balasko as Renée Michel)

Paranız varsa kendinize güzel saçlar satın alabilirsiniz, kendinize güzel bir burun satın alabilirsiniz, kendinize yeni bir kendiniz satın alabilirsiniz ama asla belli bir kapsamda çeşitlenmiş türlerin dışına çıkamazsınız. Çünkü güzellik herkeste belirli bir algıya hizmet eden, satın alınabilir bir şey haline dönüştü. Eskiden genel geçer bir güzellik betimlemek zordu. Bir şeye çirkin demenin zor bir tarafı yoktu ama güzellik öyle değildi. Aşılanmış güzellik kavramı yüzünden elimizde tarif etmekte seçici olamayacağımız bir güzellik betimlemesi var. Artık herkes neye güzel diyeceğini çok iyi biliyor. Ama herkesin ne söylediğini bildiğinden pek emin değilim.

“Samimiydim. Gelecekte yalnız yaşamaya uzun süredir alıştım. Yoksul olmak, çirkin olmak ve üstelik zeki olmak bizim toplumlarımızda insanı kasvetli ve kanmayacağı parkurlara mahkûm eder ki, buna erkenden alışmakta yarar vardır. Güzellik oldu mu her şey bağışlanır, kabalık bile. Zekâ ise sanki durumun doğru bir ödünleyicisi değil gibidir; doğanın en yoksul çocuklarına sunduğu bir dengeleyici olarak görülemez; daha ziyade gereksiz bir oyuncak gibidir; mücevherin değerini yükseltir. Çirkinlik ise zaten daima suçludur ve ben bu trajik yazgıya, hiç aptal olmadığım için daha fazla acı çekerek mahkûmdum.” (Muriel Barbery/Kirpinin Zarafeti)

Hayatta yapmaktan zevk aldığınız ve yapabilme imkânı bulduğunuz bir şeyler varsa, üstelik de sağlıklıysanız görünüşünüzün dışarı nasıl yansıdığını sizden daha az önemseyen kimse yoktur. Güzel görünmek başkalarının algılarına hizmet etmek amacıyla şekillenen bir şeydir çünkü. Nezaket gibi… İnsan mutluyken bununla uğraşmaz. Dış görünüşünü güzelleştirmeye çalışan biri bunu kendini mutlu etmek için yaptığını söylüyorsa bu onun hazıra konmaya meyilli olduğunu gösterir. Bir dini sorgulamadan onu inanç şekli edinmek gibi… Kayıtsızca güzel olmaya çalışan biri kesinlikle dürüst değildir. Etraflarında mutlu ve sağlıklı olmakla güzelleşen birini görmekten rahatsız olanlar görünüşünüzü umursamamanıza saldırmayı seçerlerse kendinize şık bir elbise satın alın. Mutluluğunuzun üstünde uçan bir sineğe ihtiyacınız yok. Bazen şık bir elbisenin ardına sığınmak kadar güven veren bir şey yoktur ne yazık.

İkiyüzlü ve bencil olmak bazen iyi bir şeydir…

"En aşağı tasalarımız ve yoksulluğumuz kadar, çirkinlik de bizim özel girişim kârına köle olmak için ödediğimiz fiyatın bir bölümüdür.”  (Bertrand Russell/Sorgulayan Denemeler)

Gerçekten iyi bir yalancıysanız kendinize erdemli bir kişilik bile satın alabilirsiniz.

İyi bir çocuk olursanız belki Şirinleri bile görebilirsiniz.

“Güzelliğin sadece bir türü vardır, çirkinliğin ise binlerce. İnsan bakışıyla güzellik, kendisinin en temel ilişkilerinde, en katışıksız simetrisinde ve organizmamızla en derin uyum içinde görünen biçiminden başka bir şey değildir. Diğer yandan, çirkin dediğimiz şey, kaçırdığımız büyük bütündeki bir detaydır ve sadece insanla değil, tüm yaradılışla da pek uyum içinde değildir. Bu yüzden çirkinlik sürekli yeni, ama tamamlanmamış yönlerini açığa çıkarır.” (Victor Hugo/Cromwell Önsözü)

25 Şubat 2011 Cuma

Bebiiim

Şimdi kocaman memeleri olan kadınların kocaman memeleri olan diğer kadınlara bebiiim demesi açıklanabilir mi? Bu bir yetişkinin bebek olmadığı halde bebek gibi muamele görmek istemesinin bilinçaltı ifadesi midir? Yoksa diğer bütün kadınları kendinden daha az olgunlaşmış bularak otorite sağlama ve aşağılama arzusunun yansıması mıdır? Daha da yoksa, ben  cinsimle doğuştan anneyim, anne adayıyım, bu bana bahşedildiyse gör’ü kör gözümüze parmağım etmek midir? Bir sevgi sözcüğü olduğunu düşünecek kadar basitçe algılayamıyorum bunu. Kocaman memelerle bebek olunmaz, onlarla bebek beslenir. Memelerinizi başınıza devşirin. Hemcinslerinize bebiim demekten vazgeçin, rica ederim. Bana bebiim diyen kadınlarla ben de bebiiim diye konuşuyorsam bundan kendimi sorumlu tutmak istemiyorum.

Evcilik oynayan bütün küçük kız çocuklarının kendilerini anne, oyuncak bebeklerini ise kızları yapmaya meyli vardır. Küçük bir kız çocuğuyken dahi kendi memelerim yokken memeleri olan bir oyuncağa kızımmış gibi davranmayı makul bulmadım. (Bkz. Barbie ve Sindy) Şimdisinde ne zaman bana bebiim diye hitap eden bir kadın görsem neyse… neyse… Kadınların birbirlerine bebiiim demesi hoş değildir, izbandut gibin adamlara denmesi ise tercih meselesidir. Onun güdüselliğine bir itiraz hakkı edinemedim.

"Meme" diyince şu kısa filmi şurada görmüş ve çok beğenmiştim. Sadece anımsatma. Konuyla meme görselliği dışında bir bağdaşıklığı yoktur. Bağdaştırmayınız, ciddiyetle izleyiniz.

24 Şubat 2011 Perşembe

Bişey San...

Bişey konuşabilir miyiz?
Bişey konuşmak için çok kısa bir şey.
Kendini bişey sanıyorsun.
Bişeyleri kendim sandığım daha doğrudur.
Sus o zaman, seni kendim sanmak istemem…
Ben de istemem. Beni çok şey sanman daha makuldür… Beni ne kadar çok şey sanırsan eksikliklerimden o kadar az sorumlu tutarsın. Ama beni tek bir şey sanırsan kusursuzluğumu umarsın.
Bencil.
Hadi oradan. Sensin bencil. Beni kendin sanmaya kalktın.
Bana kendini saydırmaya kalktın.

Benim kimsem ol…

video

Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı’ıyla bir Işıl German şarkısı dinleyelim. Kürk Mantolu Madonna okuyalım. Siyah - beyaz ne varsa geceleri sevelim.  Hakan Bilge’ye anımsatması için teşekkür ederim. Bir de Şenol Yazıcı’ya zira "Benim Kimsem Olsana" kendisinin bir öykü kitabının ismidir.

22 Şubat 2011 Salı

Haftalık Burcum


“Derisi yüzülmüş bir hayvanı okşamak elbette ki ona acı verir.”
(Rafael Chirbes)

“Gerçeği oluşturan parçalar gerçekçi olmak zorunda değillerdir.”
(J. M. Caballero Bonald)

“… hiçbir zaman yapmayı en çok istediğim şeylerde yanıldığım kadar yanılmadım.”
(Luis Rosales)

Alıntılar Luisgé Martin’in seçmeleridir…

21 Şubat 2011 Pazartesi

Zorunlu Seçmeli Döngüsü

İnsanın büsbütün bir birey, farklı, benzersiz, aidiyetsiz, kendine has bir “şey” olmasının mümkünatı yok işte…

Hayatta tercih edebildiğimiz pek az şey var. Hayatta tercih edebildiğimiz o pek az şey de zorunlu seçmeli ders gibi… Belirli bir kitlenin seçmesi durumunda bırakıldığı şeylere ait olmayı tercih gibi algılamak bir tür mutluluk yolu sanırım. Belki de yaşamaya katlanabilmenin bir yolu…

Saç renginizin kırmızı olmasını tercih ettiğinizi sanırken kendinizi kırmızı saçları olan bir kitleye dahil ettiğinizin çoğu zaman farkında bile olmazsınız örneğin. Oysa zenci olmayı seçmediğini söyleyen birinin, kırmızı saçlının saç rengi tercihinden çok da farklı bir zorunlu seçimi olmamıştır. Her halükarda bir kitleye dâhil edilmenin zorunluluğu doğmuş ve bırakılmış ve ve… Tada… Öyle büyük görünüyor ki bu cümleyi tamamlamayacağım.

Bazen bireysel seçimler oluşturduğunu sanıp bunlarla ilgili ahkâmlar kesmeye duranları komik buluyorum. Tabi bu aynı komik duruma sıklıkla düşmediğim anlamına gelmiyor. Nihayetinde kırmızı saçlı olmayı tercih ettiğimi inkâr ederek başka bir aidiyetin komik durumuna düşmekte bir anlam göremiyorum. Kırmızı saçlı olmayı sevmek dışında da iyi bir savunmam yok. Bu savunmayla kendimi yine de bir yere ait kıldığımı ise "yine" inkâr edemem…

Birinin ağzından çıkan harflerin anlamlarını yitirip lastik gibi uzayan şekilsiz balgamsı tükürüklere dönüşmesi gibi konuşmalar işte... Masallarda kötü sözler söyleyenlerin ağızlarından çıyanlar, yılanlar; iyi sözler söyleyenlerin ağızlarından ise inciler ve elmaslar dökülürdü. Çocukken ikisini de aynı derecede iğrenç bulurdum. Büyüyünce bunun üçüncü masalsı örneğine şahit oldum. Bir farkı yok…

Bir adam cümleleri beynimde kırbaç gibi şaklayan seslere dönüştüren sorular soruyor… Fevkalade zeki ve gayet hoş bir adamdan böyle sesli sorular duymak bir nebze katlanılabilir olabiliyor ama bu onların gürültülü sorular olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bariz azarlıyor beni. Sorularla azarlamak çok zeki insanların kabiliyetidir ve çok şık görünür. Ama bu şıklık azarlandığınız gerçeğini değiştirmez… Sorularla yapılması, iyi makyajlı çirkin bir kadın gibi… Neyse, neyse sorular…

Sorular tehlikelidir, size doğru gelmeyen bir sorunun nereye gittiğini asla bilemezsiniz…

Sorular ses çıkardıkları anda buharlaşıp yok olmak isterim. Genelde bunu başarırım… Soruları geçiştirmek iyi meziyetimdir. Bunu soruya soruyla cevap verilmesinden çok daha erdemli buluyorum.

İnsanın erdemli bir biçimde savunabileceği tek bir şey vardır; o da kendisidir. İnsan kendini savunma yolunu da bir tür erdemle yaratır ki “erdem” diye, bir kavramı karşılayan bir sözcük ortaya çıktıysa bunun da bir kitlesel aidiyetle oluştuğu aşikâr. Öyleyse insan kendini savunurken dahi kendine has olamıyor. Bir, bir, bir, birdir bir...

Benim kendi olmaya farklı anlamlar yükleyenlerle bir hafta sonudur ciddi bir sorunum var. Bunu sorun etmeyerek kendimi “sorun etmeyen” yeni bir kitleye dahil etmek istemiyorum. Bir burç sahibi olmamanın mümkünü var mı örneğin? Ya da bir karakteristik davranışı sergilememenin… Yok… Yeterince kitleye dahilim... İmzaları kurumuş kanıtlarım var...

İnsan kendini bile büsbütün kabul edemezken, başkalarının onu olduğu gibi kabul etmesini beklemeye hak edinebilir mi? Evet, bunu bekleyebilir… Sadece bekleyebilir… Beklemek iyi bir şeydir… Beklemek bir değişkenlik getirmesi ihtimali olan tek şeydir… Beklemenin içine çok şey sığar vs. vs. Burası konumuzdan sapıyor, evet… Gerçekten daha önce hiç sapmamıştım… Gerçekten, daha önce hiç sapmamıştım...

Nihayetinde tercihlerle ilgili inanılmaz bir kısırdöngü var. Tuhaf…

Yüksek sesten de hiç haz etmiyorum…

Hop…

20 Şubat 2011 Pazar

La Fille Damnée / Cécile Corbel



Neyse ki kimse ekmek değil, yoksa bu kadar ekmek kesin çöpe atılırdı. Birileri bütün açlıkların kendileriyle doyacağı fikrine kapılmaktan vazgeçmeli. Kimse sadece ekmekle beslenmiyor, ayrıca ekmek bayatlayabilen bir şey. Nedir bu kendini nimetten saya saya bitirememe yahu, herkes doğru olanı kendisi sanmaktan vazgeçebilir mi biraz? Benim de kendimi nimetten saydığım günler oldu. Kendimi Nutella ile yediğim günler oldu. Kendimi Nutella'lara katık ettiğim oldu. Herkes kendini ekmek diye sunmaktan vazgeçtiğinde ekmek kıymetli bir şeydir. Ekmek bulamayan Nutella yesin. Yer ki... Birileri çeşitli sosyal ağlarda paylaştığı mesajları yukarıdan aşağı, sağdan sola, soldan sağa, aşağıdan yukarı birkaç kez okusun. Bir tuhaflık yok mu gerçekten? Evet, bana öyle geliyor zaten cumartesi akşamlarından nefret ederim. Kendi kendime konuşarak dikkat çekmeye çalışıyorum. Dikkatinizi çektiğime dair imalarda bulunursanız bunu hep yaparım. İnsan ilgiye muhtaç bir hayvandır. Çünkü insanın kulağı da denizin sesini seven bir kabuklu hayvandır. İnsan hayvandır. Kabuklu yemiş atınız! Ah bu şarkıların gözü kör olsun… Şarkılar da olmasa hem kör hem sağır oluruz. Ölelim daha iyi... Şarkılar görür…

Kulağımdan içeri atılan bu enfes yemiş için Kübra’ya teşekkür ederim. Diğerleri için de Ceylân’a…

18 Şubat 2011 Cuma

Kulak

 

Şimdi baktık da; bütün sessizlikler kulağından içine doğru kanıyor. Biraz şarkı damlattık, biraz da şiir.. Bu kadarı yeterli. Daha fazlası zarar verebilir. Bir ihtimal ya, kanama dışarı çıkmasın diye de sizi tıkayacağız buraya. Tabi müsaadeniz varsa. Yoksa etraf çok kirlenecek. Anlaşılan bu kadın biraz takıntılı ve başkalarını rahatsız etmekten hoşlanmıyor. Sonrasında ise yakında iyileşmesini umarak bekleyeceğiz. Tabi siz bilirsiniz... Birkaç yıl sonra da ona irice bir deniz kabuğu verirsiniz. Bakalım ne duyacak? O zaman iyileşip iyileşmediğini anlarız. Emin olun, birkaç yıl çok yakın zamandır, çok yakındır ama dedim ya, siz bilirsiniz...

"Çünkü insanın kulağı denizin sesini seven bir kabuklu hayvandır."
(Jean COCTEAU)

Şerbetli - Ferit Edgü


Hiçbir zaman silahım olmadı, dedim ona.
Peki, öyleyse bunca zaman neyle savaştın? diye sordu.
Sonra: Yalvarırım bana sözcüklerle savaştığını söyleme, dedi.
Hayır, dedim. Sözcükleri silah olarak kullanmadım.
Ama onların ne mene bir tılsımı var, bilemem.
Tüm ateşli silahlardan korudular beni.
Benim bildiğim tam tersi olur, dedi. Sözcükler, onları doğru ve dürüst kullanmayı bilenlere doğru bir mıknatıs gibi çekerler tehlikeyi.
Ben şerbetli olmayım, dedim.
Şerbetli mi? Silahlara karşı mı, yoksa sözcüklere karşı mı?

Leş-Toplu Öyküler/ Ferit Edgü
Şerbetli (S.56)
Sel Yayıncılık 2010

15 Şubat 2011 Salı

Tartısız ruh yerleri...


"Vicdan ile korkaklık aslında tümüyle aynı şeylerdir, vicdan firmanın ticari adıdır hepsi bu." (Oscar Wilde)

Bir vicdana bu kadar iç savaş fazla. Vicdan patlayabilir, hepimiz korkarız. Korkmak patlayabilir, hepimiz vicdanız.

Hüzün sadece şiirlere ve şarkılara yaraşır, o kadar. İtiraz eden olursa hüzünlenirim. Şık olmaz.

Hüzünlü beyanlarda bulunmayacağım. Öfke ayrı şey beklenir, öfke eklenir. Öfkelenmesi zor birinin yazdıklarını okuyordunuz. Bu öfkelenmesi zor birinin kolayca öfkelenmeyeceği anlamına gelmez. Bu anlamı olmayan bazı şeylerin birer "şey" olduğu gerçeğini değiştirmez. Bir şeyin sözünü ediyorsanız o şey mutlaka ki vardır. Şeylerden herkes sorumludur, bazıları şeylerle sorunludur. Şeyler kedi gibidir, sırnaşır. Sırnaştı...

"Kimse dokunamaz benim şeyime
Çünkü ben bir şeyim.
Her şey de bir şeydir ama
Ben başka bir şeyim.
Ben şeyim..."

(Can Yücel)

Bir öfke yüzünden, kendi elimden aldığım kalemler var… Ben öyle yaşarım oysa. Oysa böyle kalemlerle… Kalemlerle resim de yapılır. Resim yapmak güzel bir şeydir… Silginiz olmazsa, hatalı çizgiler çizme ihtimaliniz azalır.

“Neden sadece halinden ümit kesilsin sözcük barınaklarının?” (Samuel Beckett)

Kestim, benim ruh haletimin tartısız yerlerinden kendimden başka kimse sorumlu değildir.

O yüzden herkes sorumludur.

Şey herkes,

Bu yüzden bu konuda tek kelime edilmemesini tercih ederim.

Şu yüzden zira öncesi sonrasından daha çok umurumda değildir.

Kim söylese ben…

Ben, yine benim için bir şeyim.

8 Şubat 2011 Salı

Ebeveynler ve Büyümek


Çok garip şeyler söyleyen birileri var.

Sevgili bendenbenkim,

Önceki yaşamında erkek olarak 1840 yılında Litvanya ülkesinde doğmuştun. Hayatını bundan sonraki yaşantında daha iyi bir hayat yaşamak için kendini hazırlamak amacıyla düşünür ya da edebiyatçı olarak geçirdin. Plan ve programı seven, oldukça dikkatli bir kişiliğe sahiptin ve 35 yıl yaşayarak 1875 yılında, şimdiki yaşamında amacını gerçekleştirmek üzere hayatını kaybettin.

Böyle de dedi.

Sevgili bendenbenkim,

Sonraki yaşamında kadın olarak 2160 yılında şimdiki Bosna-Hersek ülkesinde doğacaksın. Hayatını yaşamın amacını keşfetmek amacıyla doktor ya da öğretmen olarak geçireceksin. Plan ve programı seven, oldukça dikkatli bir kişiliğe sahip olacak ve 21 yıl yaşayarak 2181 yılında, yeni bir amaç için tekrar doğmak üzere hayatını kaybedeceksin.

Pipi dedi.

“Alya “pipi,” dedi.” (Ayşe Arman)

Bazı ebeveynler çocuklarını, onları ne kadar çok üzdüklerini anlamayacak kadar çok severler. 
  
"Ana babalar, kitlelerin uyuşturucusudur!" (Chuck Palahniuk)  

“Anneler çocukların aklından tutacakları yerde ellerinden tutarlar.” (Drupanlaup)

“Başarısızlık ve felaketlere rağmen hayata karşı güvenlerini sonuna kadar saklayabilen iyimser insanlar daha çok iyi bir anne tarafından büyütülmüş olanlardır.” (André Maurois)

Bir babanın çocuklarına yapabileceği en büyük iyilik onların annelerini sevmektir. (T.Hesburgh)

“Bir baba bebeğini hep küçük kadın haline getirir. Bir kez kadın oldu mu da geriye döndürmeye çalışır.” (Morris West)

Çocuklar her halükarda büyürler. Bazıları büyüdükleri zaman ebeveyn olur. Bazı çocuklar ebeveynlerini, onları ne kadar çok üzdüklerini anlamayacak kadar çok severler. 

"…Kendi kendinize sorun: 

Büyük olmayan yalnızlık, yalnızlık mıdır? Ancak bir tek yalnızlık vardır, o da büyüktür ve katlanılması güçtür. Öyle bir an gelir ki, insan yalnızlığını kolayca elde edilen herhangi bir beraberlikle değişmek ister. Hiç uymadığı halde uyar gibi görünüp yanındaki herhangi biriyle, hatta en düzeysiz biriyle bile birlikte olmayı düşünür. Ama yalnızlığın büyüdüğü anlar, belki bu anlardır. Onların büyümesi, erkek çocukların büyümesi gibi acılar içinde olur; ilkyazın başlangıcı gibi de üzücüdür. Yalnız bu sizi şaşırtmamalı. İçe dönmek ve kendinle baş başa kalmak... İnsan buna alışabilmeli."  (Rainer Maria Rilke / Genç Şaire Mektuplar)

6 Şubat 2011 Pazar

Eski Vapurlar Telakkisi

Senin gözlerin güzel denizdi
Ne vapurlar gezerdi
Buldukları ilk kıyıda duracaklar sanki
Bitirmeye hemence tüm yolculukları
Ben bilmez gibi
Meşru açıklarını atlar gözlerinden
Sigaramı cebimde saklardım
Yakalanmayacaksam ne anlamı var
Korkarım yine güvertelerden
Şimdi her hafta
Eski bir vapurla
Bitmeyen yolculuklar ediyorum
Bir sigara kadar, yasak açıklarında
Denize bakıyorum

Kimbra - Settle Down



Avusturalyalı Kimbra henüz çok genç bir alternatif müzik yorumcusu. “Settle Down” isimli şarkısının 1900'lü yılların ortalarına tekabül eden Amerikan banliyo hayatının üzerine kurgulanmış sistem eleştirisi içerikli, eğlenceli ve teknik anlamda da bir o kadar başarılı bir klibi var. Biraz Makas Eller, biraz Pelasantville, biraz da Stepford Kadınları esintisi bulmak mümkün. Kimbra’nın henüz bir albümü yok ancak 2011 ortalarında bir albümünün çıkması bekleniyor. Başta "Plain Gold Ring" olmak üzere diğer başarılı yorumlarına buradan ulaşılabiliyor. Bu arada beni Kimbra ile tanıştıran Ceylân’a çok teşekkür ederim.

Şarkıdan Olsun

Bugün
Bir dostu uğurladım dönmez bir şehrin yolundan,
Ki cümlelerden ötelenmiş birini başka cümlelere.
Üç yerinden kırdım bir güveni, kanadı saçlarından.
Dört selamet etmiştim bir sevdiceğe, bilme...

Beş hep senin; her beşinci saat,
Sana yemin…

Şimdi bir teselli ver, şarkıdan olsun.
Yankıdan olsun üzgün sesleri.
Baş aşağı tut beni.
Cebimdeki bozuk paralar gibi
Dökülürken esri duyulsun
Yaşların.

Neye yarar?
Bütün çocuklar gibi işte;
Oyun oynarken
Kırdım vazoları.

Bugün iki şarkı... Bu ilki canım Sunay için, bu diğeri de öyle, hepimize... Aslında ikincisini Elvis Costello yahut Billie Holiday söyleyecekti. Vazgeçtiler. Onların yerine muazzam bir Macar güzeli söyledi.

4 Şubat 2011 Cuma

Ölümün "Hak Edilmişliği"


11 Ocak 2011 tarihinde “Kıvırcık Ali” lakaplı, bir Türk halk müziği icracısı hayatını kaybetti.

3 Şubat 2011 tarihinde “Defne Joy Foster” isimli bir sunucu, hayatını kaybetti.

Her ölüm haberi üzer, hatırlatır ve istisnasız her insana kendi hayatını sorgulatır.

Biz bundan da çok öncesinde, “ölümün hak edilimişliği”nin sorgulandığı bir ülkede yaşıyoruz.

Kıvırcık Ali, genç bir baba, bir müzisyendi. Bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Alkollü değildi, hatalı değildi, ölümü hak etmiyordu.

Defne Joy Foster, genç bir anne, bir sunucuydu. Bir gece kulübü dönüşünde, alkollü bir halde, o gece tanıştığı rivayet edilen bir adamın evinde hayatını kaybetti. Ölümü hak ediyordu.

Öyle mi? Hak nedir? Neyin hakkı edinilir?

Ölüm de doğum kadar doğal bir süreçtir. Bir insanın doğmayı “hak edişinin" nasıl bir sorgulanabilirliği yoksa ölmeyi “hak edinişinin" de bir sorgulanabilirliği yoktur. 

Bu ülkede 17 yaşında iken idam edilen Erdal Eren için “Asmayalım da besleyelim mi?” demiş, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi'nden sonra Devlet Başkanı unvanını almış, 1982 Anayasasının halkoyuna sunulup yürürlüğe girmesi ile birlikte Türkiye'nin 7. Cumhurbaşkanı olmuş biri de yaşar.

Hak böyle verilmiş bir şeyse eğer, neyi “hak ettiğinize” ve neyi "hak kıldığınıza" dönünüz de bir bakınız. Sonra da önünüze dönüp, aynaya bakarak konuşunuz.  

En sonrasında ben herkesi Cumhurbaşkanı yapmayı da, Cumhurbaşkanı olmayı da “hak etmiş” bir insanım.

Saygılar,

2 Şubat 2011 Çarşamba

Ana Belén - Ay Carmela

video

Ay Carmela, El paso del Ebro ("Ebro Nehri'nin geçişi") veya Viva la XV Brigada ("Yaşasın 15. Tugay") olmak üzere iki şiir ile bilinen İspanya İç Savaşı sırasında bestelenmiş, İspanya'daki cumhuriyetçilerin söylediği sosyalist şarkısıdır. Faşist yönetim Franco'nun önderliğinde giden Faşist ordusuna verilen savaşın sözlere dökülmesidir.

İlk zamanlarda pek tanınmadıysa da 1937 yılında savaşın bitiminin iki yıl kalmışken oldukça ün kazanmıştır. İspanyol cumhuriyetçi askerlerinin ağzından düşmeyen bir şarkı haline gelmiştir. Silahlanmış askerlerin kış gecesinde ateşin önünde söyledikleri bir şarkıdır Ay Carmela…

Ana Belén'in Ay Carmela'sı kanımca en şık yorum olsa da şarkının orjinal versiyonu ve en doğrusu Antonio Molina'dan dinlediğimiz "Ay Carmela" dır. İnternette onlarca farklı Ay Carmela versiyonu ve sanatçı yorumu bulabilmeniz mümkün. En iyilerinden başka bir yorum ise tekrar Antonio Molina'dan ve Darko Rundek'ten geliyor...

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/, http://www.youtube.com/

1 Şubat 2011 Salı

Şubat Kapısı


Mart kapıdan baktırır. Şubat ayların kapısıdır. 

Bugün buraya yılın ilk karı düştü. Hava çok soğuk…

Geçen yıl bu zamanlar ki yine bir şubattı, şubatın biri hiç değildi.  Buraya yağmur yağmıştı, kar değildi. Buraya ilk defa yağmur yağıyordu. Herkes inandı buraya yağan yağmurun ilkliğine,  sen inanmadın… 

"Şubat bir köprü yapar, mart onu yıkar." (George Hebert)

"February, when the days of winter seem endless and no amount of wistful recollecting can bring back." (Shirley Jackson, Raising Demons)

KIŞ ÜZÜMLERİ

Oyuncaklarını ve sevgilisini elinden aldılar kadının. Böyle, fakat sonra eğdi başını yere ve neredeyse ölmüştü kadın. Fakat onüç yazgısı ve de ondört yılı rast geldi kaçan bahtsızlıklara. Kimse konuşmadı. Kimse koşarak gelmedi korumak için O’nu okyanusun köpekbalıklarına karşı. O köpekbalıklarıdır ki, kötü niyetli gölgelerini bir sinek misali salmışlar şimdiden kadının üstüne. O sinektir ki, kötücül kötücül bakıp durur bir elmastan ya da sihirli bir ülkeden. Ve sonra bu hikâye unutuldu acımasızca. Zaten hep böyle olur, bir ormancı unutunca paratonerini ormanda.

Andréas Embiríkos (1901-1975, Yunanistan)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy


KARDAKİ YAZI

Sesi olmadan duvarların arasına sızdı yağmur.
Maskesi olmadan ürküttü serçeleri yağmur.
Eski sesimdir yağmur.
Korkunç maskemdir yağmur.
Fakat bugün ateşim ben,
ayak izlerim felç eder kışı.
Bugün söndürülemem ben.

Küçük yağmur, uzaklara düştü yolumuz.
Yaşayan duvarların arasında uyanırız.
Zafer kazanmışlardı,
Metallerin anlamını büyütmek istemişlerdi,
fakat bugün ayaklarımız önünde uzanır kış,
içi kurumuş bir yemiş misali, paslı.


Erik Stinus (1934-2009, Danimarka)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy


ŞUBAT YOLCUSU

seni kim çizebilir şubat yolcusu
yalnız akşam olsun dağınık olsun
ceplerinde bozuk bir bulut uğultusu
geceleyin dörtte bir ölüm korkusu
dörtte dört sabaha karşı yağmursun
seni kim çizebilir şubat yolcusu
bütün çizgileri bozuyorsun


Attila İlhan (1925-2005, Türkiye)

Bugün öğrendim ki Ahmet Abi sen de gitmişsin. Başka bir şehre, başka bir kendine, bizim seni göremeyeceğimiz bir yere… Şubatlar balıkların bozkırlara, kirpilerin denizlere gittiğinin zamanıdır… Bugün kırmızı bir çantanın içinde bir kitap, bir plak bir demet de kır çiçeği getirdiler senden. Tam da gittiğin zaman… Keşke herkes böyle;  kelimelerle, çiçeklerle, şarkılarla gitse kendinden bile…

Şimdi bir “şubat” şarkısı dinleyelim. Salvatore Adamo - Tombe La Neige