30 Nisan 2011 Cumartesi

Çünkü harflerden yaratılmış kadınlar mektup tanrısına taparlar.

 

Geçen yıl Marienbad’da ne yaptığını biliyorum. Geçen yıl Marienbad’da ne yaptığını geçen yıl da biliyordum. Hatta ondan önceki yıl da… Kesinlikle mevsim yaz değildi. Mevsim hiç yaz olmadı.

Hiçbir şeyi unutmadığım gibi unutmadım. Sadece hatırlamadım.

"Frederiksbad'a hiç gitmedim ki ben.” 

Birinin ne kadar dürüst olduğunu bilemezdik. Biri ne kadar samimiydi bilemezdik. Tek bildiğimiz birinin ne kadar inandırıcı olabildiğiydi ve ona ne kadar inanmak isteyebilirdik. İnancımız çoklukla bir bavulun sapına tutturulurdu, inancımız çoklukla bir bavulun üstüne yapıştırılırdı, inancımız çoklukla bir yolculuğun sonunda sökülürdü yerinden, çoklukla gidişimiz sulara, çoklukla yürüyüşümüz kandan ağır…

""Ama bu parmaklar, bu ağızlara hep kilit vurma derdindeydi..."

İnançlar bir yolculuğun sonuna kadar bagajda bavullara müsemma durursunlar diye yapışan etiketlerdir. Ondan geriye bir saniye hızında saymalıydık. Bir zamanın yürüyüşüne erişebilir mi adımların? Öyleyse koşarken cebinden düşüreceksin. Bir aynısı da cebinde olacak çünkü.

""Sessiz odalar; çok ağır, çok kalın halıların ayak seslerini yuttuğu, adımların duyulmadığı..."

Kulaklarını dört defa açtırıp kapattırmış biriyim ben. Dünyadaki seslerin yarsından bir çeyrek fazlasını duymadan yaşadığım günler en güzel günlerimdi, biliyorum. Bir şeyi duymadığımı söylersen yaşadığım en güzel günleri unutmuş gibi yapmam gerekir. 

"Beni farket diye bir şeyler söylemiştim en nihayet..."

Hiçbir şeyi unutmadığım gibi unutmadım. Sadece hatırlamadım.

Küçük bir kızdım. Kulağımdan dökülen sesler, bir türlü içeri girememiş ve yığılmış sesler, kandan daha koyu bir şey gibi akarak dökülürlerdi. Kan değildi, öyle söylerlerdi… Ağlayarak uyanırdım, ağrıyarak uyanırdım, yastığımda kulağımdan dökülmüş sesler bulurdum. O sesler hep kahverengiydiler.

Kahve en sevdiğim… 

"Sesini bu kadar yükseltme. Beni mahkûm ettiğin bu fısıldaşmalar sessizlikten de beter.”

Lütfen duymadığımı söyleme, söyleyemediğimi söyle ama duymadığımı söyleme…  

"Geceleri özellikle... Susmayı yeğlerdin. Bir gece odana geldim. Duvarlar vardı daima, dört bir yanımda. Pürüzsüz, kaygan, parlak, biteviye duvarlar. Ve sessizlik...”

Kadınların uzun, dalgalı, siyah saçları gibiydi cümlelerin, o saçlar ki öyle sevdiğimden benim üstümde durmasınlar, öyle sevdiğimden benim olmasınlar. Dokunmayayım onlara çünkü senin cümlelerin olsunlar. Duyurma da hatta duymayayım.  

"Kimsenin sesini yükselttiğini görmedim burada. Kimse…” 

Lütfen duymadığımı söyleme, söyleyemediğimi söyle ama duymadığımı söyleme…

""Sohbet, bariz biçimde anlamsız bir boşlukta sürerdi… Daha doğrusu, bir şey ifade etmek için yapılmazdı. Söz, donmuş gibi havada öylece asılı kalır... Ama muhakkak kaldığı yerden devam ederdi."

Hiçbir şeyi unutmadığım gibi unutmadım. Sadece hatırlamadım. 

"""Önemi yok. Aynı sohbetler hep aynı monoton ses tonuyla… Tekrar eder dururdu.”

Çünkü harflerden yaratılmış kadınlar mektup tanrısına taparlar. 

Not: İtalik sesler bu filmden alıntıdır.

26 Nisan 2011 Salı

Sevgili Günlük,

Bahar gelemedi, ego patlamalarının soğuk yağmurları hiç bitmedi.

Her şey takım elbiseli ve yakışıklı adamların ehemmiyetsizlikleri ihtimalini öğrenmemle başladı günlük. Sen bunu hatırlar mısın ki ben küçüktüm ve bir tanesi bana senden hiçbir şey olmaz, demişti. Neden takım elbise giyemiyorum ki, diye düşünmüştüm o zaman. Ama şimdi biliyorum ki takım elbise bir “şey” dir. 

Şimdisinde, tam on bir yıl sonra bu adam -sanma ki koskoca bir şehirde- burnumun dibinde, ofisimin sol yanında, gözümün önünde her gün biterse ve ben takım elbisenin “şey” liğiyle her gün öğretilirsem ne olur? Ofisimin sağ yanındaki kadın, bacaklarını pergel gibi açarak yürümeyi adet edinmişin üstündeki bu “şey” den bir yırtılma sesinin gelmesini arzu ettiğini sıklıkla dile getirir.

Kadınların penis kıskançlığından bahsettiler günlük. İnsan ki dedim, bir eksiklikle kurduğu kıskançlığı yontamaz ama rekabetle kurduğu kıskançlığı törpüleyebilir. Öyle midir günlük? Ben eksik miyim, rakip miyim? Kıskanç mıyım, çişim mi var? Hem sen biliyor musun ki yaygın bir inanışa göre güzel kadınlar işemezler, hadi yanlışlıkla işediler diyelim, kesinlikle sıçmazlar. (Çok affedersin, sanırım pipi dedim.) Güzel kadınlar bütün atıklarını bünyelerinde öğütürler. Sonra yaşlanınca çirkin olurlar. Penisleri olsa böyle olmazdı değil mi? Erkekler bu yüzden mi yaşlandıkça cezbedici oluyorlar günlük? Bütün kadınlar Fransız’dır. Bütün kadınlar penisleri kıskanmakla öğretilmiştir. Bu kadınların açık ara farkla öğrenilmiş çaresizliğidir.

Bizim seninle büyük çaresizliğimiz, nedir günlük? Benim adım Ender olsun, senin adın Hiroşima.

Seni izleyen sessiz çoğunluk, 'sen ideali' ile 'sen' arasında kaldıkları sürece iki 'sen'e de uzak düşecekler şüphesiz ama bu yakınlık çabasıyla onmaktan ve uzaklıkla ölmekten bir ağaç gibi hür, beklemekle...

Çünkü sen bir ceviz ağacısın Gülhane Parkı’nda adam.

Aklıma geldi şimdi. MÜSİAD: Müzik Seven İş Adamları Derneği’dir. Bak bu da öyle bir kravatlının ciddiyetli beyanı idi. Hâlbuki ona inanmayı ne çok istemiştim, çok küçüktüm, çok yakışıklıydı ve kırmızı bir kravatı vardı. 

Kırmızı en sevdiğim renktir. Bu kız kendini Bette Davis mi sanıyor, tırnaklarını hep kan kırmızıya boyuyor demişti, Lizzie’ye babası. Buzdolabının üstünde, mutfak dolaplarında, duvarlarda, iş evraklarında, sayfalarında ve gözlerinin önünde çalakalem kırmızı çizgiler varsa bil ki kendini Bette Davis sanan bir kadın geçmiştir oradan. Bütün kadınlar iz bırakmak ister, bütün insanlar gibi...

Sanki kendi içer gibi tütün saranlar da vardır ki, onun hayalini de başka bir gün kurarız.

Tam üç gün boyunca hiçbir gerçek insan görmedim günlük. Sonra biri bana telefon açıp dedi ki; İnsanın iletişimsel sağlığını koruyabilmesi için günde en az altı farklı gerçek insan görmesi ve en az üçüyle diyalog kurması gerekiyor. (Öyle bir sağlık türü varmış; duydum ki ulaştırma bakanlığı icra kurulu olunca parayla kavağa çıkacak.) Şimdi sen günde on beş dakika Adriana Lima görsen ben de zaten altmış dakika Gerard Butler gördüm. Aile fertlerine diğer takım elbiselere ve işeyebilen kızlara tercihen geçerli olmaz mı bu dediğin, dedim. Gerard Butler’ın benimle konuşması gerekiyormuş ama Adriana Lima onunla konuşmasa da olurmuş. Olur öyle, dedim. 

Değerli düşünürlerin, bazılarının düşünmeden konuştuklarını düşünmemeleri bir tür düşüncesizliktir.

Konuşurken insanların gözlerinin içine bakamıyorum. Konuşmasam olur mu?

Ya gözlerine bakmamı isterlerse… Konuşmasam olur mu?

Sakız çiğnerken yürüyemeyenler gerçeğini tanıyorum ben. Onları komik buldukları gibi beni de komik bulsalar ya. O zaman;

“Bir yara aç bağışlayan bu adama
Yalnızlıktan daha derin
Seni görmezlikten gelen gözlerini oy!”

(Paul Eluard) 

günlük…

25 Nisan 2011 Pazartesi

Francesco Petrarca - Kitap Bolluğu Üzerine

Doyum: Benim çok sayıda kitabım var. 

Akıl: Bu konu hakkında konuşmak çok yerinde oldu. Çünkü eğer kimileri kitapları kendilerini eğitmek için topluyorsa, kimileri de zevk ve gösteriş için toplar. Odalarını, zihni süslemek için icat edilmiş ve Corinthe vazoları, heykeller ya da sözünü ettiğimiz başka nesneler gibi işlev gören mobilya türüyle dekore edenler de var. Kimileri de kitaplar aracılığıyla açgözlülüklerini doyurur; bunlar en kötüleridir, çünkü kitaba gerçek değerini vermez onları birer mal gibi görürler. Kısa bir süre önce zenginlerin zevklerinden doğan bu yeni, ancak tehlikeli akım, doymamışlığa sanatı ve kitabı alet ediyor.

Doyum: Önemli miktarda kitabım var.

Akıl: Çok yer kaplayan ama kafanın oyalanması için cazip ve hoş bir yük.

Doyum: Kitaplarım o kadar bol ki.

Akıl: Bu da büyük çalışma ve büyük bir dinlenme eksikliği demek. Zihnini şurada burada gezdirmen, belleğini çeşitli okumalarla yüklemen gerekecek. Sana ne diyeyim ki? Kitaplar kimilerini bilime, kimilerini deliliğe götürür, çünkü hazmedebileceklerinden fazlasını almışlardır. Aynı mide gibi, hazımsızlık kafalara çoğunlukla açlıktan daha zararlı oldu. Bu nedenle insanın doğasına göre yiyeceklerin de kitapların da kullanımını kısıtlamak gerekir. Biri için az olan diğeri için fazladır. Bilge kişi bolluğu değil, yetecek kadarını ister, çünkü biri her zaman zararlı, diğeri her zaman yararlıdır.

Doyum: Benim inanılmaz sayıda kitabım var.

Akıl: Biz inanılmazı ölçüsüz anlamında kullanırız. Ölçü olmadan, insani şeylerde uygun ve yakışır olanı nasıl bilebiliriz? En iyi olarak bilinen şeylerde bile ölçüyü kaçırmamak ve aklından Komik'in şu sözünü çıkartmamak gerekir: Hiçbir şey fazla olmasın!

Doyum: Sayılamayacak kadar çok kitabım var.

Akıl: Söylendiğine göre İskenderiye Kütüphanesi'nde 40 bin cildi olan Mısır kralı Prolemaios'dan daha mı fazla? Uzun yıllar boyunca çeşitli yerlerden özenle toplanan bu kitapların hepsi birlikte yandı. Titus Livius bu kütüphanenin kraliyetin eli açıklığı ve ince düşünceliliğinin güzel bir anıtı olduğunu söylemiş. Seneca ise kütüphaneyi kınar ve "kraliyetin eli açıklılığının ve ince düşünceliliğinin bir anıtı olarak değil, okumaya zaman ayırma lüksünün olduğunu, hatta bu lüksün özenle seçilmiş olaylarla bir gösterişe dönüştüğünü" söyler. Yine de Titus Livius'un söylediğinin ve Ptolemaios'un yaptığının, kraliyet zenginlikleri ve bu kralın uzun süreli olarak halkın yararını yararını öngördüğü düşünüldüğünde, bir özrü var. Bu prens, yalnızca yaralı değil bütün dünya için gerekli kutsal yazıları İbranice'den Yunanca'ya çevirtmek için, böylesine büyük bir işi üstlenecek insanlar seçmiş ve hiçbir maddi manevi özveriden kaçınmamış, bu kesinlikle övgüye değer. Peki, aynı şeyi yapmayan, ama kralların debdebesini aşan hayatlar süren insanlara ne demeli? Engin bir bilgiye ana daha da büyük uğraşa, birkaç dile ama çok daha fazla kitaba sahip Serenus Sammonicus'un 62 bin kitabı olduğunu ve ölürken hepsini, babası çok yakın dostu olan genç Gordianus'a bıraktığını okuyoruz. Çok sayıda insan beynine yetebilecek, önemli bir miras işte; ama bir beyni de karartmayacağı ne malum? Bunu soruyorum sana, çünkü Serenus bütün hayatı boyunca yalnızca bu işi yapmış, ne yazmaya, ne araştırmalar yapmaya, ne okumaya ve bunca ciltte bulunanların tek kelimesini anlamaya yeltenmemiş, kitapları tek tek tanımak, başlıklarını bilmek yeterince zaman alan bir uğraş değil mi? Bir düşünürü kitapçıya dönüştüren güzel bir sanat işte! İnan bana, bu beyni yazılarla beslemek değil tam aksine öldürmek ve zenginliklerin ağırlığı altında ezmek, ya da belki suların ortasındaki Tantalos gibi şaşkın, hiçbir şeyden zevk almayan ama her şeyde gözü olan ruhuna susuzlukla eziyet etmek.

Doyum: Sayısız kitabım var.

Akıl: Ve kimi inançsızlardan, kimi de cahillerden kaynaklanan sayısız hatan. İnançsızlar dinin, dindarlığın ve kutsal yazıların düşmanıdır; cahiller ise doğanın, adaletin, geleneklerin, özgür bilimlerin, tarihin ve olayların gerekliliğinin düşmanı. Hepsi de gerçeğin düşmanıdır, hepsinde, ama en çok birincilerde, çok daha üstün şeyler vardır, gerçek sahteyle karışmıştır, ayırt etmek ise zor ve tehlikelidir. Yazarların hepsinin tamamen dürüst olduklarını kabul etsek de, cehalete ve her şeyin özünü bozan, her şeyi karıştıran yazıcıların ihmaline karşı kim çare olacak? Benim kanımca, birçok önemli beynin büyük eserler vermekten vazgeçmelerinin nedeni işte bu kaygı. Mutfak için büyük özen gösteren ama edebiyata kayıtsız, yazıcıları değil aşçıları denetleyen tembel çağımız için iyi bir ceza. Artık kim parşömen üzerine çizmeyi ve kalemini oynatmayı biliyorsa yazıcı kabul ediliyor, isterse bilgisiz, zekâ yoksunu ve mesleğinin cahili olsun. Uzun süredir yok olan yazımı istiyor ve özlüyor değilim. Dilerim ki, hangi yöntemle olursa olsun onlardan istenileni yazsınlar; yazıcının yeteneksizliği görülecektir, durumun özü gizlenemeyecektir. Şimdi gerçek ile kopya birbirine karışmış durumda. Yazıcılar bir şey yazmaya söz veriyorlar, başka bir şey yazıyorlar, öyle ki yazdığımız şeyi kendimiz tanıyamıyoruz. Eğer Cicero, Titus Livius ve eski çağın ünlü yazarı, özellikle de Plinius geri gelseler, okuduklarında kendi eserlerini tanırlar mıydı? Her adımda sendeleyerek, bir an başka birinin, bir başka an bir barbarın eserini okuduklarını sanmazlar mıydı? İnsanlar yaptığı bunca keşfin yıkıntısı içinde kutsal yazılar dimdik ayakta, çünkü ya insanlar bu yazıları giderek daha çok okuyor ya da bu yazıların yaratıcısı Tanrı kendi kutsal şiirlerini, kutsal tarihini, kutsal yasalarını koruyor ve kendi ölümsüzlüğünü onlara veriyor. Ortaya çıkarılmış başka eserlerin en soyluları ölüyor büyük bir kısmı çoktan öldü. Bu büyük kaybın ilacı yok, çünkü hiç hissedilmedi. Bunda şaşılacak bir şey yok. En ufak bir hasar büyük bir özenle ele alınırken, erdemlerin ve geleneklerin gördüğü zararın farkına varılmıyor. Edebiyatın kaybını en küçük kayıplardan görüyorsunuz. Bu kaybı avantaj gibi görenler de var. Geçenlerde, kırsal yerlerde ya da ormanda değil, inanmayacaksın ama çok büyük ve çiçeklerle donanmış bir İtalyan kentinde, çoban ya da işçi değil, hemşerilerine göre üst sınıftan soylu bir adam, topraklarına okumuş birinin girmemesi ve orada oturmaması için çok para vereceğine yemin etmiş. Bu nasıl taş kalptir Tanrım! Licinius'un da benzeri duygulara sahip olduğu söylenir. Edebiyat düşmanlarını kötü ve halka zararlı olarak nitelemiş. Ancak köy kökeni onun için bir özür olabilir. Çünkü unvanına kadar yükseldiyse de özünden kurtulamamıştır. Horatius'un şu sözü çok doğrudur: Servet karakteri değiştirmez! Peki, yalnızca edebiyatın ölümüne göz yummakla kalmayıp, böylelikle bütün dileklerini de yıkıma götüren soylulara ne demeli? En güzel şeye karşı bu küçümseme ve nefret yakında sizi cehaletin uçurumuna düşürecek. Bir de buna (konumdan hiç uzaklaşmamam için) hiçbir kurala tabi olmayan, hiç bir sınavdan ve elemeden geçirilmeyen yazıcıları katın. Böylesine bir yetki ne demir ustalarına, ne işçilere, ne dokuma işçilerine verilir, neredeyse hiçbir zanaatkâra verilmez. Üstelik bu mesleklerin ölümü çok önemli değildir, ama yazıcının ki önemlidir. Her şeyi yıkmak üzere maaş alınacağından emin, ne varsa karmakarışık yazıcılık mesleğine atılır. Bu insan doğası...

Doyum: Benim iyi bir kitap birikimim var.

Akıl: Ne önemi var, eğer beynin hepsini alamayacaksa? Seneca'daki, kölelerinin bilgisiyle övünen Sabinus'u hatırlıyor musun? Ondan biraz daha duyarsız olman dışında aranızda ne fark var ki? Aslında ikiniz de başkasının beyniyle övünüyorsunuz. Ancak Sabinus hiç değilse kölelerinin beyniyle övünüyordu, bu iyi bir şey; sense hiçbir biçimde sana ait olmayan kitaplarla övünüyorsun. Evlerinde ki kitaplarda yazan her şeyi bildiğini sanan insanlar vardır, bir konuşma olduğunda 'bu kitap benim kitaplığımda var,' derler. Sanki kitap kafalarının içindeymiş gibi, bunun yeterli olduğunu düşünür, kaşlarını kaldırır ve susarlar. Eğlenceli bir tür!

Doyum: Kitapların tepemden taşıyor.

Akıl: Tependen yetenek, belagat, bilgi, özellikle de masumiyet ve erdem taşsa ya! Ama bu tür şeyler kitaplar gibi satılmaz, satılsalardı eğer, korkarım kitap alıcıları kadar alıcı bulamazlardı. Kitaplar duvarları kaplıyor; şurada ki beyinler gözle görülmedikleri için insanlar tarafından ihmal edildiler. Eğer kitapların bolluğu bilginler ya da iyi insanlar ortaya çıkarsaydı, en zenginler herkesten daha bilgili ve iyilerin iyisi olurdu; oysa bunun tam tersini görüyoruz.

Doyum: Öğrenmeme yardımcı olan kitaplarım var.

Akıl: Dikkat et, engel teşkil etmesinler! Nasıl ki çok sayıda savaşçı oluşu birçok savaşı kazanmasını engellediyse, sayısız kitap oluşu da birçok insanın öğrenmesini engellemiştir ve bolluk, hep olduğu gibi, eksikliği doğurur. Eğer kitaplar "oku beni" diyorlarsa, onları atmamak, kenara koymamak gerekir. En iyilerinden yararlanmak ve günün birinde bize lazım olabileceklerin zamansız bir kullanımla zararlı hale gelmemelerine dikkat etmek gerekir.

Doyum: Kitaplarım çeşit açısından çok zengin.

Akıl: Gidebilecek yolların çokluğu yolcuyu şaşırtır çoğunlukla. Kendinden emin bir biçimde tek bir yolda ilerleyen kişi bir yol ayrımında tereddüt eder, sıkıntısı üç ve ya dört yola ayrılan noktada daha da artar. Tek kitabı verimli bir biçimde okuyan birinin, çoğunlukla gereksiz yere başka kitapları açıp karıştırması gibi. Öğrenenlere fazlası çok gelir, bilginlere azı yeter, aşırı olan her ikisine de çok gelir ama omuzları güçlü olan işin içinden daha kolay çıkar.

Doyum: Çok sayıda güzel kitap topladım.

Akıl: Kitap yönünden biraz önce sözünü ettiğim Mısır kralı kadar ünlü birisi yok bildiğim kadarıyla. Bu ünü kitaplarından çok, dillere destan çevirisine borçlu... Birçok beynin bir araya gelerek ortaya çıkardığı bu eser gerçekten harika; ancak daha sonra tek bir beynin ürünü olan bir eser var ki, o daha iyi. Kitaplarla ünlenmek için onlara sahip olmak değil, onları bilmek kitaplığa değil belleğine teslim etmek, raflara değil beynine yerleştirmek gerekir. Aksi halde bir kitapçıdan hatta bir kütüphaneciden daha ünlü kimse yoktur.

Doyum: Birçok güzel kitaba sahibim.

Akıl: Demir parmaklıkların arkasında birçok mahkûm saklıyorsun, eğer kaçabilseler ve konuşabilselerdi, onları kendi tekelinde tuttuğun için seni dava ederlerdi. Şimdi alçak sesle sızlanıyorlar, özellikle zengin ve cimri bir adamın okumak isteyen sayısız insanın elde edemediği bir şeyi nasıl ölü kıldığından şikâyet ediyorlar.

Mlle. Bonjour & M. Bonsoir


Ayarsız saatler gibi yürür,
Çocuk gibi heceler,
Kandan ağır, sesi sarı
Kadın…
Yorgunum, söyle!
Sen değil misin bu bilmecenin sırrı?

Benim, sevgilim.
Çünkü hep hızlı yürür en sevmediğim
Cumartesi sabahı;
 Yetişmezken beklediğim,
  Baharların salahı…

Bana sevgilim deme,
Sahiplenme öyle.
Senin kimsen değilim,
Kimsenin olmayan ney’im.

Sen değilsin sahiplendiğim.
Sana sev üfleyeyim.
Keşke do seslerini
Hiç saymasam sevgilim...

Öyleyse beni öyle çal.

Oysa bana böyle çal.

Ne bencilsin sen.
Bütün çiçekler gibi.
Bir damla yağmur için
Beyaz bulutları bile sıkarsın.

Ne güzel bulutsun, yağmaya yılgın.

Ben ılgın olsam da sen açmayacaksın…

Çünkü görmek için doğdum ben;
Vaktim yok bakılmak için.
Yarım biçimli canlar için
Seçilişim.

Sus! Kadınsın sen…

Duy! Kadı’nım senin…

Kendine atıfların en kötü bahanelerin!

Git o zaman!

Hiç gelmedim ki ben! Bırak yokluğumu!

O benim en sevdiğim.
Öyle muhteşem ki yokluğun,
Sen bile dolduramazsın.

Öyleyse günaydın bütün sözlerin...

Öyleyse iyi geceler güzel gözlerin...

24 Nisan 2011 Pazar

Dear Frankie / Sevgili Frankie

Mektup temalı kitaplar ve filmler merakıyla tesadüfen ilgimi cezbeden bir filmden bahsetmek istiyorum. (Bu arada merakıma hizmet eden çok güzel iki kitap hediyesi aldım. Biri Rimbaud’nun Mektupları diğeri de Renée Vivien’den Kerime’ye Mektuplar. Bu sayfalardan not alanlar varsa diye belirtiyorum. Bunları daha sonra filmler ve kitaplar başlığıyla listelemeyi düşünüyorum.)

Filmin internetten edinebileceğiniz kısa öyküsü şöyle: Lizzie, 9 yaşındaki oğlu Frankie'yi babasından ve onla ilgili gerçekten korumak için sürekli olarak taşınmaktadır. 

Kendini bildiğinden beri farklı yerlere taşınan Frankie sağırdır ve babasının Accra isimli bir gemiyle denizlerde seyahat ettiğini zannetmektedir. Oysa Lizzie, oğlunun babasıyla ilgili gerçeği öğrenmemesi için babasının ağzından mektuplar yazmakta, gittiği yerlerdeki maceralarını anlatmaktadır. 

Fakat bir gün gerçekten var olduğunu bilmediği Accra gemisinin yeni taşındıkları sahil kasabasına yanaşacağını öğrendiğinde işler Lizzie için karmaşık bir hal alır. Bir yabancı bulup bir günlüğüne Frankie'nin babası gibi davranmasını istemek zorunda kalacaktır... Kaynak: (http://www.sinemalar.com/)

İngiliz yönetmen Shona Auerbach’ın tek uzun metrajli filmi olan Sevgili Frankie 2004 yapımı başarılı ve naif bir dram. Uluslararası birçok festivalde ödül kazanan film öncelikle bir TV filmi havası ve böylesi ancak filmlerde olur hikâyesi nedeniyle gözlerden kaçsa da anlatı tekniğiyle ve duyarlılığıyla ön plana çıkıyor. Dolayısıyla inandırıcılığı ve naifliği filmi türdeşlerinin üst sıralarına taşıyor.

Filmin bir kadının elinden çıktığı hayli belli… Frankie’nin babasına ne oldu, neden sürekli taşınıyorlar, Frankie’nin babasını oynamaya gönüllü denizci aslında kim, gibi sorular aslında sadece ilgiyi tutmak adına dikkatli izleyicinin çok da önemsemediği meseleler haline geliyor.  Auerbach film boyunca izleyicisinin karakterler arasındaki iletişime ve duygusal yakınlığa odaklanmasını istiyor. Uzun sessizlikler, portre çekimleri ve yağmurlu manzaralarla bu dileğinin altını da sıklıkla çiziyor. Altında ciddi bir dram barındırmasına rağmen hikâyeyi bir şekilde duygu sömürüsü yapmaktan çok başarılı bir şekilde uzaklaştırıyor. Nitekim sağır ve dilsiz olmasına rağmen özgüveni yüksek ve mutlu bir çocuk, içe kapanık, gösterişsiz, sıkıntılı, güvensiz karakterine rağmen çocuğuyla ve etrafıyla pozitif ilişki kurmakta becerikli bir anne, olgun, güçlü, korumacı fakat çılgın ve çocuksu bir anneanne karakteri görüyoruz. 

Filmin başrollerini Emily Mortimer, Gerard Butler, Marry Riggans, küçük oyuncu Jack McElhone, İskoçya’nın yağmurlu liman kasabası Greenock ve Accra isimli gemi paylaşıyorlar. Özellikle Lizze karakterini canlandıran Emily Mortimer çok başarılı bir performans sergiliyor. Filmin karakter seçimindeki tek sorun Gerard Butler gibi görünüyor. Çünkü Butler kendi için çizilen nispeten basit bir karakteri gayet gerektiği şekilde canlandırmasına rağmen böyle bir film için çok gösterişli ve dikkat dağıtan bir oyuncu oluyor. Önceleri gelmişi geçmişi belirsiz, sıradan ve fazlasıyla sessiz bir denizci imajı çizen yabancının içinden çıkan müthiş duyarlı baba Butler’ın muhteşem karizmasını da üstüne alınca kadın izleyicinin bütün odağını değiştiriyor. Kendi adıma Butler’ın baba karakterinden daha çok etkilendiğimi ve kendisinin cisminden büyülenmeyi çabucak bırakıp böyle de bir baba istiyorum arzusuna kapıldığımı söyleyebilirim.

Sonuç olarak böylesine basit ve gerçekten uzaklaşması mümkün bir öyküyü bu kadar ince bir duyarlılıkla, sıkmadan, asıl meselesinden uzaklaştırmadan, abartılı tek bir ifade kullanmadan anlatabilmek Auerbach’ın başarısını ön plana çıkarıyor. Ancak yönetmenin Sevgili Frankie’den sonra yapılmış hiçbir çalışmasını görmemek üzücü. 

Özellikle şu yağmurlu gelmez bahar günlerinde evde sinema keyfi yapmak isteyenler için Sevgili Frankie çok iyi bir seçim olacaktır.

İyi Seyirler,

(Not: Buradan filmin detaylı bilgisine ve öyküsüne ulaşabilirsiniz ancak ciddi anlamda spoiler içermektedir. Dolayısıyla pek önermiyorum ama tercih sizin.)

23 Nisan 2011 Cumartesi

Karada / Şeref Bilsel

Bu yağmurdur
usul, ince, arada
boynum, belim, ayağım
bu yağmurdur
yalan söyler, doğru susar
ben sudayım, anam babam karada
bu yağmurdur
akıl alır yürek verir
ince hesap aşk düşürür darada
bu yağmurdur
köy batırır, sehpa taşır
ayrılanı gülümsetir yarada
bu yağmurdur
ince kurşun, nice hesap
görmüş vermiş
gökyüzü var gökyüzü var
arada

Şeref Bilsel/Karada (Magmada Kış Mevsimi - 2003)

22 Nisan 2011 Cuma

Masamın Üstünde


Açılmış mı bloglar?

Hey, siz arkadakiler? Neye susuyorsunuz? Susulacak bir şey varsa söylemeyin de hep birlikte susalım.

Öğrendim ki benim e-posta adresim, e-postalarımın büyük çoğunluğunu sabote etmekte ve göndermemekte imiş. Ben ki, her derdini e-posta ile anlatan ben… Her derdimi sabote eden, gmail sen…  Şimdi ben bana cevap vermeyen kaç insanın günahını aldım söyle… 

Şimdi bir çift lafı esirgemeyi bana reva gören sen mi, bu lanetli e-posta adresi mi suçlu? Mektup dediğin bitirmezsen uzuyor, demişler. Mektup dediğin bitirmezsen uzuyor Sayın Livaneli… Ne güzel soy adının tınısı...

İş yerimdeki masamın üstünde bir vazo var. Her hafta başka insanlara vermekle yükümlü olduğumuz karanfillerin bir kısmını o vazoya koyarım. Rengi kırmızı olanlar illa ki en önce solar, oysa ben bir onlar solmasın isterim.  Kesme şeker atarım sularına, üşümesinler diye soğuk suyu ılıtırım. Ama kırmızı karanfiller illa ki en önce solar. Bu hafta bir demet frezya vardı. Her gün solan parçaları budamaktan vazgeçmeyince hafta sonuna ancak birkaç dal kalabildiler. Çok özenirsem solarlar, solanları koparırsam çıplak kalırlar. En çok da başka insanlara vermekten yükümlü olduklarım…  

Zaten, Yet each man kills the thing he loves, by each let this be heard… (Oscar Wilde) And a song  from Gavin Friday & The Man Seezer…

İş yerimdeki masamın üstünde baloncuk yapan oyuncaklardan var. Balonlar bitince içine deterjanlı su koyarım. Ne zaman içim daralsa balonlar yaparım. Bazen de lateks eldivenleri şişirir balon yaparım. Başparmağı burun yapar üstüne göz çizerim. Geri kalan dört parmak saç olursa lateks eldivenlerden yapılmış bütün adamlara Mehmet, saç tokası olursa bütün kadınlara Fatma deriz. Çocuklar eldivenden yapılmış insanları çok severler. Çocuklar insanları severler. Çocukken onlara lateks eldivenlerden oyuncak insan yapanları severler. Ben çocukları çok severim ama dokunamam onlara. Çocuklara dokunursam bozulurlar sanırım, ben de onlara eldivenlerden oyuncaklar yaparım.

"Çocukları iyi yapmanın en iyi yolu onları sevindirmektir.” (Oscar Wilde)

Gün doğarken her sabah, bir kız geçer kapımdan. Ve köşeyi dönüp kaybolur üstelik başı önde, üstelik yorgunca. Sanıyorum ki Ölü Bir Ozanın Sevgili Karısını Görmeye Gitmek’tedir. Yorgundur işte… Zaten kelimelere ancak istenilen bir şey yok olduğunda ihtiyaç duyuyordur ve eğer etrafındaki dünya 'gereken' her şey ile donatılmış olsa kelimelere gerek duymayacaktır. Kayıp olmayan yerde dil var olamaz zaten.” (Jacques Lacan)

Çocuklar ve çocukluklar özlemiştir. Bir ses ve çiçekler… Hiç… Özlenir…

20 Nisan 2011 Çarşamba

İnsan kendini yemek isteyebilen bir şeydir.


Bizim okulda dedesini nasıl yiyebileceğinden bahseden bir kız var. Umarım bunun üstüne çok düşünmedin, dedim. Düşündüm tabi, dedi. Dedemin mezarının üstüne bir meyve ağacı diker, ağacın meyvelerini yerim, böylece dedemi yemiş olurum, dedi. 

İnsan ki bir sevdiğini yiyebilmek istesin. İnsan ki böyle şeyler de ister.

Bazı insanlar sevdiklerini yemek isterler. Bazı insanlar kendilerini öyle çok severler ki, yemek isterler. Kendilerini çok seven insanlar kendilerini yiyebilseler nasıl olur? Bütün çok benciller kendi kendilerini imha ederler böylece diğerleri de kendilerini daha az bencil hissederler. Öyle olur mu?  Bizim iş yerinde doğum gününü kendi fotoğrafını yiyerek kutlayan bir kız var. Kendinden, çok kremalı ve şekerden güllü ödünler bile verdi üstelik. Bize de ikram etmiş gibi yaptı kendinden. Bana burnu ve dudakları denk geldi. Yiyemedim. Az daha zabıtalara götürecekti burnunu ve dudaklarını.  Bari saçlarından götür, dedim.

Bazı insanlar sevdiklerini yerler ama kendilerine kıyamazlar.  Ancak kendi yansımalarını yiyebilirler, pastanın üstüne koyar, kendilerini yemiş gibi yaparlar. İnsan yenen bir şeyse ki biri onu yemezse, kendini de yemezse ki o, çürür öylesine. Kendini yiyen karpuzlar var mesela. Karpuzlar yenebilir, örnek teşkil edebilir.

Şimdi şu fotoğraftaki ağacın şöyle bir denmişliği varmış. Ancak kaynak gösteremediğim affola çünkü bu haber kaynağı bulunamayacak kadar çok yerde denmiş.

Baobab ağaçları Afrika’nın simgesidir adeta. Daha çok tropikal ülkelerde rastlanan, çınar ağacına benzeyen asırlık ağaçlardır. Dalları ağaç köküne benzeyen, gölgesinin dahi olmadığı bu ağaçlar, katman katman olduğundan ağaç sanayisi için de uygun değildir. Afrika’da kutsal olduğuna inanıldığı için, dokunulmayan bu ağaçların ilginç bir hikayesi var.

Kara kıta Afrika’nın batısında bulunan Senegal’de, ülkenin yüzde 1’ini oluşturan ve animist kültürünü devam ettiren Serer kabilesinin mensupları, bir zamanlar halk ozanlarını heybetli Baobab ağaçlarına gömmüşler. 

Senegal’in Bandia köyünde bulunan, Baobab ağaçlarının gövdesinde, insanı adeta ürküten kafatası ve kemikler görenleri hayrette bırakır. 1960 yılına kadar devam eden bu adetin hikayesi de bir hayli ilginç.

Gelecek nesillere sözlü kültürü anlatan halk ozanları yani ‘Giriyotlar’, tarım ile uğraşmadıkları için cesetlerinin toprağı hak etmediği düşünülür ve kabile mensupları tarafından Baobab ağacının koğuklarına gömülür. 1960 yılına kadar resmi olarak ağaç koğuklarına gömme adeti yasaklanmasa da, o tarihten sonra ise yavaş yavaş terk edilir. Senegal’de eski âdeti gelecek nesillere göstermek için de birkaç ağaç mezar muhafaza edilmişti. Bugün ise Senegal’e gelen turistlerin uğrak yeri konumunda...

Şimdi biri dese ki bu yazdığın benimdir. Ben de ona inanırım ve derim ki onundur.

Bir inanca sarılmak nasıl bir şey? Bir inanç insana sarılmalı önce ve kollarını ilk çözen insan olmamalı. Öyle olur mu?

İnsan dedesini yemek isterse bir şiir okusun. İnsan kendini yemek isterse bir şarkı dinlesin. Çelişmesin, çelinmesin, sussun, otursun.

Şu şarkı çok firar-ı inceliktir. Bu şiir de hem de nasıl, öyleliktir…

(Bir insan yaşanmamışlığı bulunca
Onu artık hiç kimse anlatamaz
Kalır sonsuz gücünün buyruğunda
Ve bütün kesinliklerin üstünde, yalnız
Dolaşır bir ateşböceği gibi kendi aydınlığında).
 

Edip Cansever/ Tragedyalar IV

İnsan kendini yemek isteyebilen bir şeydir. Öyle olur mu?

17 Nisan 2011 Pazar

Sevgili Günlük,

Bu sevgili günlük işi hoşuma gitti. Zamanında ben de günlüklerini sobada yakan çocuklardan idim. Ben annesinin günlüklerini okumadığı çocuklardan da idim. Ben ki günlüğünü ortada bırakıp hiç okunmayan idim, oysa benden başka birinin defterimin kapağını açtığını anlamaya dair neler bilirdim. 

Yeni bir eve taşındığında kapı pervazına, yer döşemesinin altına, oraya buraya bir şekilde bırakılmış bir günlük bulmanın hayalini ne kurdum bilir misin? Rudiger gelsin, benim camımda da otursun diye ne umdum bilir misin? Ama biz hep yepyeni evlerde oturduk, bizim evlerimizin hiç bizden önceki yaşanmışlıkları olmadı, sonrası da olmadı. Bizim evlerimizin altına günlük saklanacak yer döşemeleri olmadı, bizim evlerimizin duvarlarına çizdiğim küçük kapılar sihirlenip açılmadı, Rudiger hiç gelmedi, hiç mor gazoz içmedim, uslu bir çocuktum ama Şirinler’i de görmedim. Kimse de beni görmedi. 

Gargamel sana hiç kızmadım. Neden Şirinler’i yemek istiyorsun Gargamel? Gargamel çok mu yalnızsın? Şirinler’i yersen daha yalnız kalırsın. Onları yemezsen seninle her gün mikado oynarım, sana çikolata da veririm. Ben bu dünyayı yemek istiyorum Gargamel ama benim dişlerim çürük, hem ben bu dünyayı yersem daha yalnız kalırım… I'm a poor lonesome cowboy, çalarken ben hep ağlarım. Ben bu dünyayı yemek istemezsem, benimle mikado oynar mısın?

Bugün cumartesi ve senin de defalarca bildiğin gibi ben cumartesi günlerini hiç sevmem. Ve cumartesi günleri şikâyet edecek çok şey bulurum. Çünkü bütün kötü şeyler hafta sonları olur ve ben hafta sonları çok mutsuz olurum. Şu ana kadar nefret ettiklerimin içindeki en cumartesiyi sürdürüyorum biliyor musun? İnsan ki nefret edebiliyorsa ve kötülüğün nasıl bir şey olduğunu biliyorsa o insan hiç de beyaz olmaz, iyi de olmaz. O insan iyi biri olmaz. O insan ki kendi kusuruna da bakmasın.

Hani itiraf şimdi beni tanıyanların çoğu bu blogu okumazlar, okusalar dahi ben yazıyorum desem inanmazlar. Ben de ben yazıyorum demem artık, önceden derdim.  Bendenbenkim yazıyor derim. Kimdir o derler, bir arkadaş derim. Ama arkadaşlar iyidir, derler. Öyledir, derim. İçimden dostlar en iyisidir, derim.  Dostlar su gibidir, derim… Ben de sana yalan söylerim günlük, üç yalanı bul. Bir tane de dosdoğruyu bul ama bana söyleme. Çünkü ben içimden söyledim. Fısıltıya benzeyen bişey...

Ben bütün sitemleri buradan ederim. Hadi bu kadarını iyi beceririm. Bir mucize olsun ve üstlerine alınsınlar diye umduklarım da olur, onlar hiç alınmazlar. Ama bir harfle dokunmaktan imtina ettiğim kim varsa ortasından kırılır. Bir gün bir kadına sitemler yazdım, kaldı ki açtım okudum gözünün önünde, kaldı ki artık dayanamadım, bana mısın demedi. Şimdi sevgili günlük sen biliyor musun ki yerine ulaşmayan mesaj mesaj değildir. Ben yine mi söyleyemeyeceğimdir? Bir harfle dokunsam bin harf olur diye sevgili... Ben o harfleri öyle severim ki...

En sevdiğim çizgi filmler Lucky Luke ve Anne of the Green Gables imiş. Benim bir lahana bebeğim varmış günlük, gardıropta yaşarmış, şu çocuğa benzermiş. Ah ben kimlere benziyorum günlük? Kimlere benziyorum ki, bu yüz her geçen gün itiyor beni bir aynanın eşiğinden…  

Şimdi söyle; neden böyle? Bu kadar çok... Sanki ölecek... Say ki ölecek...

16 Nisan 2011 Cumartesi

Bu Masalar

 
Ah şimdi ne eksik, hiç bilemiyorum.
Şimdi çay saati değil mi?
Şimdi bir yorgunluk kahvesi içilmez mi?
 Vakti değil mi soğuk bir biranın?
Şu deniz kıyısında, şu güzel vakit,
Niye boş bu masalar?

Bak, gel benimle…
Bak işte, gördün mü?
Buraya oturanların
Şu teneke kutularda yalanları köpürdü,
Önce onları içtiler.
Bu tabaklarda tüttü pişmanlıkları.
Yemek için soğumasını beklediler.
Şunlar vesveseci çay kaşıkları,
Hesapsız kırgınlıkları ıslanmış şekerler,
Titreyen elleri marifet buyurdu,
Önemsemediler.
Bu kurumuş simitler prensip meselesi.
Aç değillerdi ki, yemediler.
Günahlarını  tostlarından çıkarıp
Elleriyle sırnaşık kedilere verdiler.
Orada oturan kadın simidinin yarısını martılara attı.
Yanında oturan ise ciddi bir kahkaha… 
Tabi ki gelmeyecekler bir daha…

Sus! Tamam sus! Dayanamıyorum!

Susmayacağım.
Bu masalar boş çünkü sanıyorlar ki
Onlar susunca sen anlamıyorsun.
Oysa biliyorlar ki
Onlar susunca sen ölemiyorsun.
Örtüler ser riyalarına,
Beyaz örtüler...
Çünkü çıplak bu masalarda
Tüm öyküler...

15 Nisan 2011 Cuma

Sevgili Günlük,


Say ki bir proje kapsamında gidip görmen gereken Lyon için, kendini beğenmiş, sevimsiz, ön yargılı her şeyden önce ırkçı bir Fransız’dan davet talep etmen gerekiyor. Mümkün olduğunca sevimli bir şekilde kırıtarak yazdığın davet talebine gelen cevap başından aşağı dökülen ayrımcılık kokulu bir kaynar suya dönüşürse ne yaparsın?

Sayın Bağyan dedi sana üstelik, üstelik ismini de… Her neyse, ne diyordum?

A-) Uluslararası iletişim dili, resmiyet vs. dinlemeden o Fransız’a Fransız dilinde bildiğin hakaret içerikli ne kadar cümle varsa saydırırsın. 

B-) Hala sinirlenmediğini iddia ederek kızgın dumanlar çıkarırken beş senelik üniversite hayatına sırf onun yüzünden küfürler eder, sonra kendini kınar bir Fransız için bütün Fransızları yakmanın âlemi olmadığını düşünürsün. Mazi mazide kaldı dersin, boşver dersin, bir kahve yapar, bir sigara yakar kendini sakinleştirirsin. O pis Fransız’a de ki, diyenlerin gazına gelmemek için kulaklarını tıkarsın.  Ben öyle olmayacağım der, sağ yanağına yediğin şamara sol yanağını çevirerek karşılık verir, hala “nezaketle” inceden giydirmekten, duyarlılıkla anlamasını ummaktan, üstelik bunu ne onun ne de senin ana dilinde yapamayacağın halde, kendini; thanks for your kind… 

Cevap B. Sonra ne olur? Gecenin tam üçündesin, dertlerin en gücündesin, sana ne diyecek diye merak eylersin, belki, belki, belki diye insaniyet namına umutlanır… Ve o da sana herkes gibi hiçbir şey söylemeden karşılık verir en sonunda, ta o gecenin… Tamam, vermez yani.

Nezaket gereksiz bir şey değil sevgili günlük, vazgeçtim. Nezaketin gereksiz olduğunu savunanlar, nezaket karşısında gerçekten söyleyecek bir şey bulmaya çalışmayacak kadar bişey olanların uydurmasıdır. Gereksiz nezaketi, nezaketin gereksizliğine devşirip başka bir yerinden anlamış olanların savunması bu. Demek ki o zaman bu devşirme benim de işime gelmiş. Ah insan, ah insan sevgili…

Tamam, gereksiz. Evet, zaten karşılığında bir "hiç" alıyorsan iyice gereksiz. Fransız erkekleri için söylediğim ne varsa unut yine de bugünlük. Sonra hatırlarsın. Tamam, bu mevzuyu da unutalım gitsin.

Ben ne iş yapıyorum biliyor musun? Ben arzuhalciyim.


Bu metinde yazılan her şey büsbütün doğrudur ama siz yine de külliyen üç yalanı bulun. Doğru derlerse yalan, yalan derlerse doğru diyebilmek adına kaynak belirtin, referans verin işini bahşedersen bir kâtibeye nolur biliyor musun? Bu olur. Resmiyet içermekten kendi arzuhalini bile… 

Ah sen biliyor musun ki ben sana yazmayı ne çok özlüyorum ve her geçen gün, sana yazmadıkça her geçen gün bir makam arabasına dönüşüyorum. Ehliyetim yok, almayacağım, arabaları da sevmem. Ama galiba ben bir makam arabası olacağım. 

Moleskine ve Arwey defterleri bilir misin? Ben senin için doldurma niyetiyle bir Arwey aldım kendime.  Sonra bir sayfa için dört sayfa yırttım. Ben defterleri çok severim. Yazamam, ne zaman yazsam beğenmem, beğenmediğim yeri yırtarım, onu yırtarken başka bir yeri de yırtarım, güzelim defteri yıpratırım. O artık güzelim bir defter olmaz ama o hep benim güzel defterim olur. Ama o kendinin artık yıpratılmış bir defter olduğunu bildikten sonra, hey gidinin… Yırtmayın defterleri…

Çocukken en sevdiğim bilmeceydi bu, kimse de cevabını bilemezdi.

Her şey onun altından geçer. Bu nedir?
Cevap: Kalem

Bir kalem bir defteri unutur da hadi, bir defter bir kalemi unutur mu hiç…

13 Nisan 2011 Çarşamba

Persona


(Persona (1966) Ingmar Bergman – Bibi Andersson as Alma and Liv Ullmann as Elizabeth Vogler)

Say ki bu yolların yeni ayakları oldu
Yine yürümediler
Bil ki bu sözlerin yeni dilleri oldu
Yine söylemediler
.

Buna göre, bilinç ile bilinçdışı arasında sürekli bir yer değiştirme söz konusudur ve aralarında belirgin bir ayrım yoktur. Ne düşüneceğimizi önceden tahmin edemeyiz, bilinçli isteklerimizden bütünüyle farklı bir yönde beklemedik düşünceler oluşabilir. Ayrıca, bugün bilinçli olan şey, yarın unutulabilir veya bastırılabilir. Bir adamı çalıştığı iş yerinde gözlemleyen biri, onun güler yüzlü, ileri görüşlü, samimi biri olduğu sonucuna varabilir. Ama aynı adam, başka bir ortamda, örneğin evinde, işyerindekinin tam tersi bir halde olabilir. "Öyleyse hangisi asıl karakterdir, gerçek kişiliktir?" diye sorar Jung. "... Normal bir kişilikte bile, karakter bölünmesi imkânsız değildir." (http://tr.wikipedia.org/wiki/Persona)

"Kalkış noktamın, zihinle ya da simgecilikle çalışmak gibi bir şeyi yok; düş ve izlenimlerle, umut ve arzuyla, ihtirasla işim var." (Ingmar Bergman)

"Hem kendi söylediğimden hem de başkalarının bana söylediğinden hep kuşku duydum. Her zaman eksik kalmış bir şeyi duydum." (Ingmar Bergman)

"Sözcükleri, konuşmalara, hareketlere çeviriyor, ete kemiğe büründürüyorum. Seyirciyle, başka insanlarla iletişim kurmaya, çok ciddi bir gereksinim var. Benim için sözcükler tatmin edici değildir." (Ingmar Bergman)


Nokta

11 Nisan 2011 Pazartesi

Avrupa Sinemasında Akımlar Listesi

Şimdi şöyle ki ben bu listeyi sevgili piktobet için bu dönem aldığım Avrupa Sineması dersinin ders programından çıkarmıştım. Ama sonra düşündüm ki başka meraklı sinema izleyicileri açısından da ilgi çeken bir liste olabilir. Bu yüzden paylaşmak istedim. Akımların temsilcilerine örnek olarak izlemekten yükümlü olduğumuz sinema filmlerinin haftalık seçkileri bu şekilde. Tabi örneklerin çoğaltılması öğrencilerin inisiyatifine bırakılmış durumda. Bizim zorunlu seçmelilerimiz şimdilik bunlar. Kendi adıma favorim de “Yeni Dalga Akımı”.  Bu listeyi takip eder şekilde bir izleme düzeni tutturursanız, kendinize de ufak bir Avrupa sinemasında akımlar tarihi festivali yapmış olursunuz. İyi seyirler...

      Savaş ve Savaş Sonrası Sinema, Yeni Gerçekçilik Akımı
- Ossessione (Luchino Visconti, 1943)
- Germany Year Zero (Roberto Rosselini, 1948)
- Mon Oncle (Jacques Tati, 1958)

Yeni Dalga Akımı
- Les Quatre Cents Coups (François Truffaut, 1959)
- A Bout de Souffle (Jean-Luc Godard, 1959)
- Hiroshima Mon Amour (Alain Resnais, 1959)

İngiltere Yeni Sineması ve Özgür Sinema Akımı
- Saturday Night, Sunday Morning (Karel Reisz, 1960)

İkinci İtalyan Sinema Rönesansı ve Avrupa Rönesansı
- Dolce Vita (Federico Fellini, 1959)
- La Notte (Michelangelo Antonioni, 1961)

Norveç ve İskandinav Sineması
- Persona (Ingmar Bergman, 1965)

İspanya Sineması
- Belle de Jour (Luis Bunuel, 1967)

Yeni Alman Sineması
- Im Lauf Der Zeit (Wim Wenders, 1967)
- Die Ehe der Maria Braun (Rainer Werner Fassbinder, 1979)

Dogma Akımı
- Idioterne (Lars Von Trier, 1998)
- Festen (Thomas Vinterberg, 1998)

Yeni İngiliz Sineması
- The Pillow Book (Peter Greenway, 1996)

Finlandiya Sineması
- Leningrad Cowboys Go America (Aki Kaurusmaki, 1989)
- Underground (Emir Kusturica, 1995)

Avusturya Sineması, Doğu Avrupa Sineması ve Polonya Sineması
- Benny’s Video (Michael Haneke, 1992)
- Daisies (Vera Chytilova, 1966)
- The Knife in the Water ( Roman Polanski, 1962)
- The Double Life of Veronique (Krzysztof Kieslowski, 1991)