31 Mayıs 2011 Salı

Madagascar, Carnet de Voyage - Bastien Dubois



Bastien Dubois henüz 28 yaşında çok genç bir yönetmen. Yönetmenin 83. Oscar Akademi Ödülleri’ne En İyi Kısa Animasyon Film dalında aday olan “Madagascar, Carnet de Voyage” isimli 11 dakikalık çalışması tekniği ve görselliği ile ödüle aday diğer filmlere açık ara fark atıyor. Filmin hikâye anlatmak gibi bir derdi yok. Muhtemelen bu yüzden filmin teknik başarısı bu yılın mesaj kaygılı kısa animasyonlarının gölgesinde kalıyor ve ödülü Avusturalya yapımı halefi “The Lost Thing’e kaptırıyor.

Adı üstündeki kısa filmde Madagaskar’a yapılmış bir seyahatin görüntülerini izliyoruz. Birçok tekniğin kullanıldığı film iki boyutlu suluboya ve karakalem çalışmalarını üç boyutlu görüntüye aktarmakta çok başarılı… İzleyiciye de çarpıcı bir hikâye değil ama harika müzikler eşliğinde güzel seyahat manzaraları bırakıyor.

Genç Fransız yönetmen Dubois’in kişisel web sitesinde (http://www.bastiendubois.com/) çalışmalarının örneklerini görmeniz mümkün. Madagascar, Carnet de Voyage yönetmenin gösterilmiş tek çalışması. Web sitesinin hemen açılışında karşılandığımız online artwork videosu yönetmenin her türlü animasyon tekniğinde çok başarılı örnekler verebileceğinin göstergesi olsa da henüz nasıl bir öykücü olacağının mesajlarını vermiyor.

İyi seyirler,

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Zugzwang

Bir geçen yılın son akşamının son saatleriydi. Ben karanlıkta ıslık çalıyor ve beni merhaba yeni yıl gürültüsünden kurtaracak olanları bekliyordum. Yeni bir yılı karanlıkta ıslık çalarak karşılamanın her yeni yıla bir ölüm sığdırdığına ikna olacak kadar beklemiştim. Sonra çizgili kırmızı pijamalar, sonra çalan ankesörlü telefonlar, yer yatağında uyunmuş geceler, kırmızı kaplı günlük defterleri, Björk sesli kadınlar, çift bilinmeyenli denklemler, karlı çam ağaçları, otel odaları, çatılar, üç, iki, sıfır, yedi ve iki…

“Birçok canlı gibi güvercinler de, düğmeye basmasıyla ödül kazanması arasında çabucak bir bağ kurar. Fakat zamanlayıcı her 20 saniyede bir otomatik olarak kapağı açmaya başlarsa güvercin şöyle der:  "Bunu hak edecek ne yaptım ben? " O sırada kanatlarını çırpıyorsa olanlar üzerinde belirleyici bir etkisi olduğuna ikna olana kadar kanatlarını çırpmaya devam edecek demektir. Biz buna 'Güvercin İtikadı' deriz.”

Su çeneme varana kadar denizin ortasına yürürüm ve öylece dururum orada. Yüzmeyi öğrendiğimden beri hiç yüzmedim. Tek istediğim beni boğabilecek derinlikteki suya sırt üstü uzanabilmek ve eğer bunu başaramazsam yüzerek kendimi batmaktan kurtarabilmekti. Suyun kaldırma kuvveti bilinen bir gerçekti ve kendini onun üstüne güvenle bırakabilen bir canlıyı yüzme bilmese dahi batırdığı henüz görülmemişti. Yine de kendimi öylece bırakabilecek kadar güvenmedim suya. Hiç… O kadar güvenmedim ki yüzmeme gerek kalmadı. Su çeneme varana kadar denizin ortasına yürürüm ve öylece dururum orada. Yüzmeyi öğrendiğimden beri hiç yüzmedim.

“Önceden, neler olacağını bilmediğinden seçim yapamıyordu. Şimdiyse neler olacağını bildiği için seçim yapması imkânsızlaştı. Satrançta yapılabilecek en iyi hamle hamle yapmamak olursa buna zugzwang denir.  Hiçbir seçim yapmadığınız sürece her şeyi mümkün kılarsınız.”

Tırnaklarımı maviye saçlarımı kırmızıya boyadım mor etti. Öyleyse yarın için bana şans dile sevgili dostum. I'm always your friend. In cold, in silence, maybe keeping the heat deep inside myself, far away from you but always with... In chess, it's called zugzwang, when the only viable move is not to move.

Not: İtalik alıntılar Mr. Nobody’e aittir.

Bendenbenkim Fon Müzikleri

Sık sık fonda çalan müziğin kime ait olduğuyla ilgili sorular alıyorum. Hatırı sayılır çoklukta ziyaretçinin de sadece müzik dinlemek için burada olduğunu biliyorum. Bundan hoşlanmadığım anlamı çıkmasın. Müzikler en az yazdıklarım kadar değerlidir çünkü çoklukla yazmamın sebebidir. Zaman zaman fonda müzik çalmasından haklıca rahatsız olanlar da çıkıyor. Ancak bunların sayısı daha az olduğundan onlara blogun en altındaki müzik panelinden müziği kapatabileceklerini söyleyebilirim. Fonda çalan müziğin ismi, bestecisi ve soundtrack ise hangi albüme ait olduğu sayfanın en altındaki müzik panelinin hemen üstünde yazıyor. İlgililer sayfanın sonuna kadar inerlerse görebilirler, hatta bana e-posta gönderebilirler, şarkıyı isteyebilirler. Ancak pek faydası olmayacağını bilsem de bu tarz soruların ve isteklerin yorum paneline iletilmemesini tekrar rica ediyorum. Bana ulaşılabilinecek e-posta adresi profil bilgilerimde mevcuttur. Müzik zevkimi paylaşan herkese çok teşekkür ederim. Fon müzikleri top on bir listemi sırasıyla youtube linkleriyle birlikte paylaşıyorum. Üstlerine tıklayarak videoları açabilirsiniz. İyi dinlemeler. (Not: Önerilere şiddetle açığım.)






 
 
 

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Adele - Rolling In The Deep

Yalan yiyip doyan yoktur, zehirlenip ölen çoktur. Gürültü çıkarmadan yalan yemeği yapmayı iyi bilseniz de yemeğinizi aynı sessizlikle yiyemezsiniz. Tabaklara çarpan kaşık seslerini sever misiniz? Siz çorba içerken hep böyle höpürder misiniz? Tilki ile Leylek hikâyesini de bilirsiniz, aba altından kepçe de gösterirsiniz. Hakkımda söylediğiniz yalanları yediririm-mi dediler size? Eh, afiyet olsun. You're gonna wish you never had met me, diyorsak nikotin sesli kadınların en güzellerinden biriyle, siz biliyor musunuz ki rolling in the deep, hep sessizce? Evet dediğin gibi; iftira, itirafın anagramıydı ve soğuk yenirdi bazı yemekler. Bilgisayarının parolasını hala 'trustno1' yapanlar mı var?

27 Mayıs 2011 Cuma

Ser-best Çağrı-şı'm

İnsanın bir şey söyleyemediği zamanlar çoğalıyorsa bu ne demektir? Hiç. Benim canım kimseye bir şey söylemek istemiyor. Benim canım, ben, ben şöyleyim, böyleyim de, ben şöyle bir insanım, derseniz döverim. Kendime dersem kendime bile söverim. İğrenç insanlar onlar, biliyorum, pislikler, biliyorum, ahlaksız, biliyorum, aşağılık, evet, napıcaksın, haklısın, ne olacak, evet, ne diyorum ben, haklısın, sana diyorum, evet, sana diyorum! Hı bana mı? Sana ya, ne biliyorsun? Bir bok bilmiyorum, affedersin de deyim mi? Affet, kadınlar bok demez. Bir şey başlarsa her şey başlar, bir şey biterse her şey biter. Bitecek de bir gün bitecek. Ne yapalım sizi? Canınız ne istiyorsa onu yapın. Ama benim canım, ben, ben şöyleyim, böyleyim de, ben şöyle bir insanım, derseniz döverim.  Kendime dersem kendime bile söverim. Kafanız güzel mi sizin? Büyük de biraz.  Hıhı, nikotin sesli beş kadın için için yazacaktım bu yazıyı Zaten öolmadı.!oölmuyoröolmüyor! Dinledim, bağladım, dağladım, sağladım, onmadı. Yüreğime bir daha kuş konmadı, penceremde donmadı, şu saksıdaki çiçekler bile hiç solmadı. Artık size ihtiyacımız kalmadı. Evet, haklısınız, biliyorum. Bana kimsenin ihtiyacı olmaz zaten. İyi de bunca zaman ihtiyacınız var mıydı? Yoktu, boktu, koktu di mi? Manyak mısınız? Manyaklardan korkmayınız. Siz aklı başında insanlardan korkun. Ağlayan palyaçoları hala ironik mi buluyorsunuz? Çok saçma, palyaço palyaçodur.  Sizin kendinize ihtiyacınız var, kendinize gelin, ya da gidin kendinizden, başkası gelsin. Sanane be. Napayım, gideyim mi, kovuyor musun beni? Çıkışınızı alın. Buradan mı? Burası dediğiniz neresi? Göstereyim mi? Büyük kafalı olduğunuz kadar, terbiyesizsiniz de… Ağlarsınız da siz şimdi.  Size nasıl güveneceğiz? Güvenmeyeceksiniz bana. Güvenmeyin. Bir de güvey var, bir de güve var, güv olsa bir de ama güv yok. Canınız mı sıkkın sizin? Ne münasebet, pardon, bok gibiyim, yok gibiyim. Anlatsanıza… Öyle yoktu, şimdi çok, yine yok, ne yapacağım, olmadı. Biliyorum, evet, haklısın, yorgunum, ongunum, ölecek miyiz, dönecek miyiz şu köşeden, sövecek miyiz? Kadınlara sövmek yakışmaz, kadınlar bok demesin. Başka da bir şeyim yok, iyiyim ben. Gideyim mi? Ama herkesin yalan söylediğini biliyorum. Senin söylediğini de… Öyle çok yalan biliyorum ki, demek ki, ben de bir yalancıyım. Bazıları ne oldu diye sormadan hüküm verirler, sonra da kapris yaparlar. Onlara hiçbir şey söylemeyesim gelir. Öyle kapris yapsınlar ki çekmeyesim gelir. Kaprisleriyle kalsınlar ortada iyi mi? Bana ne oldu diye sormazsan söylemem, bak söyledim mi? Cibelle Tom Waits söylesin de biz dinleyelim mi? Yanıyorsun söndürelim mi? Sus be kadın! Ya, sonra böyle di mi? Gidiyorum ben. Ama burada duracağım, tam da burada, öyle var ki yok, senin hiç haberin olmayacak. Yine deprem oluyor. Şuraya saklanalım. Nereye? Kapa gözlerini, bizi kimse göremez artık. Senin adın Rodney ben de ben değilim... Yağmur gök gibi yağınca, yaramıza bulut basıyorlar. Mikrop kapıyor sevdiğimiz her yerimiz. Hiç vazgeçme yazmaktan. Hiç bırakma, gösterme kimseye,  kendine bile. Sorma, kendine bile. Sorma bütün harflerin ağzını öp, sana kusacak hal bulamasınlar. Kime söylüyorsun? Ben sana soruyor muyum kime susuyorsun? Artık uyumazsan rüya göreceksin. Çünkü uyursak gerçek hepsi... Au revoir! bonnerevemabellevie

17 Mayıs 2011 Salı

Sınır


İnsanlar ancak nereye kadar gidebileceklerini anladıklarında sınırları zorlamayı severler çünkü aklı başında biri karşı kıyıyı göremediği bir denizi yüzerek aşmaya cesaret edemez. Sınırlarınızı birinin gözüne sokmadan önce iyi düşünün. Bulanıklaşın ve bir ufuk çizgisinde gözden kaybolun. Sınırlarını kestiremediğiniz birinin ise sınırlarınıza girmesine ve size yaklaşıp belirginleşmesine izin vermekten başka şansınız yok. Tabi sınırın ne olduğunu biliyorsa, bilmiyorsa ya yoksa ve kendindeki varlığının kırılmaz ve görülmez camdan olduğundan haberdar değilse ve gümbenbugünbunuöğrendim her şey değişir.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Sevgili Günlük,

Bu hafta sonu defalar defalarca şu şarkıyı dinledim. Öyle dinledim ki bu şarkının zehirli olduğuna kanaat getirdim. Bu zehri keşfetmekte bu kadar geç kaldığıma yangınım. Dibine kadar dinlemezsen mideni yıkarlar, kurtulmak ister misin? İnsanın midesinde hortum olması fil yutmak gibidir. Öyleyse sen şunu da pek tabi bilirsin:


Elbette ki bir şeyler keşfedilir bahsinden, bir takım incelikler dâhilinde Eurovision izlenir, Politik zemin hesaba katılmaz. Nitekim illa ki bir incelik çalınır insanın kulağına konu müzik olunca. Bu senenin kazanan ülkesi Azerbaycan, şarkı İsveç kökenli İngiliz, Nigar’ın bacakları Amerikalı, Eldar’ın bakışları Norveçli keman yayı Rybak. Nigar eline makyaj mendili verseler de aynı hararetle sallayacak kadar kendinden geçmiş. Şarkı çocukluğuma dair, boyband modası. Böyle yaranmalı Avrupai ince hesaba Türki sevinçler yaşıyorsak dalkavukluğuyla sevinen çok kişi biliyoruz demektir günlük. Çarpık kentleşme…

Üç seçim irtibat bürosunun ortasında tam da şehrin göbeğinde oturuyorsan evinde meclis havası vardır. Geliyor Kılıçdar, Kılıçdaroğlu atfına sürekli resmi bir makamın evin içinde yer almasına sanıyorum ki Onur Akın aslında Kel yiyor Kılıçdar, Kılıçdaroğlu der. Öyle ki zaten Devlet Bahçeli’nin püskevit dediği rivayet edilmiştir. Politikacılar manipülatördür; bisküvi komikçileri spekülatör bile demişsindir. Her daim hazır kahve tutarsın evde, pijamalarınla salınmazsın, çok ciddiyim. Meclis sever misin? Bütün seçim şarkılarını ezbere söyleyebilir, beynimi yıkamayı başaran en iyi seçim şarkısı sahibine oy vereceğimi buradan bildiririm. Karanfil tutuşturma elime, bana seçim seçim seçeyim şarkısı söyle…

İnternet yasası çıkarsa diye Google’da Anne Sexton şiiri aramaktan kaygı duyma ihtimalinden kaygı duyan kaç kişiyiz? Kaç kişinin dediğini kıçından tutarlar? Her öküzün altında buzağı var biliyorum, aramaktan bıkmış olsam da ölü insanlar görüyorum.

Bir Cuma akşamıydı, kayıtsız bir kederle ettiğim hesapsız gevezelikleri kaldırmıştım. Bazı insan ki bir şey hatırlamaya görsün, her şeyleri döker önüne.  Bir erken ölüm daha her erken ölüm gibiyse insan ki gevezeler değil mi? Hele ki bildiğin çok sevilmekten, hem sevmekten mutsuz bir kadının kanser otuyla sarılmasına rastlıyorsa insan kederlerden heder seçer değil mi? Şöyle değil mi?

(kadınlar öyle bir şeyler ki kendi başlarına bile dert olurlar olmayacak yalnızlığı harf harf bir ay kadınına saydım saçları güzel bir adam vardı saçlar kadınlara yaraşırdı onu hiç sevmedim saydığının yoktu suçu ona benzeyen herşeyin vardı kanardı ikna olmak istedim hiç de ikna etmek değil neden hep öyle değilmiş gibi bir günde iki yalan bir sürpriz bir ölüm karşıladım bir kapıyı yüzüne çarptım sen bana mektup yazdın ben öyle hayalini kurmuştum ki bir mektup almanın şimdi ne yapacağım o mektupla mektubun öyle ki yastığımın altında kimse olmasın kimsenin yeni bir hikâyesi kimse yeni biri olmasın herkes en sevdiği bir filmi baştan sil baştan hep baştan sonuna varmadan izlesin kimse yeni yepyeni yunmuş yıkanmış yıkılmış olmasın olmasın bugünler yeni şeyler için değil bir ağlamak hediye edilseydi)

Bu satırları okumayan kimseler benim kimsem değildir, böyle biline. Beni işten kovması muhtemel adam da benim kimsem değildir. Benim kimsem olmasan onumda bunumda değilsin, benim kimsem değilsen değilsin. Yalan söylemekten öleceksin. Bu şarkıyı mutsuz ölmüş bütün kadınlar için… Zaten Irene Jacob en güzel kadınıydı.

Geçtim kendilerini, çocuklarının fotoğraflarını internette deşifre edenler, kiminle nerede olduğunu söyüm sövüm söyleyenler için de kaygılanıyorum günlük. Sebebini söylemeyeceğim, çok ideolojik bir manası var, zaten hepimiz öküzlerin altında buzağı olduğunu ve ölü insanlar gördüğümüzü biliyoruz.

Günlük ben bu ayın 25’ine kadar olmamalıyım buralarda. Sürünmezsem ölürüm. Sosyal mesaj kaygısı taşımama sarı ve yeşil elbiseler giydirenler var, hiç de sevmem ne sarı, ne yeşil esenkal. Ben yokken üç kere Pietra Montecorvino, dört kere Zbignier Preisner, bir dakika otuz saniye sonra ölmeye başlamamışsan zaten dönme.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Selam'ın Ölümü


Hani ben rüyamda Selam diye birini görüştüm.
Selam diye biri her selamda yaşıyormuş.
Her selam bir rüyanın içinde
Bir kuyuya kanıyormuş.
Söyleyecek bir şeyimiz olmamış gibi;
Olmuş gibi hiç de yalnız değilmişiz.
Hepimizden birer birer bir başka yerde,
Hepimiz bir aynadan bir başka bizi silermişiz.
Pesten çalınan en tiz seslerimizi,
Pesten bütün pespayeliklerimizi,
Dudaklarımızın en acımış renkleriyle bölermişiz.
Sustuk sanırmışız sırlarımızı aynaları öperken;
Selam utanmazmış dudaklarımızdan.
Biz onu boyarken en kirli kanımızdan,
Kusarken yalnızlığımızla kuyularımızdan,
Bakışlara seza ya, kendini esirgemezmiş.

Selam,
Hep göğsümde oturuyor bir kedi;
Pençelerini daldırırken göğsümden içeri,
Ben seni gördüm uykumun bir seferi.
Madem öyle söyle şimdi kuyuların neferi.

Sana,
Çünkü kedi bıyıkları onun gözleri,
Koparırsak bakışlarını ölür.
Kapatırsan gözlerini ölürsün.
Hatırla, olur son sözün.

Selam,
Banane kedilerin huyundan, dökül kuyumdan.

Sana,
Söyledim işte kedileri, kapat gözlerini.
İlk defa sakladım pençelerini, son kere öp beni.

Şu aynanın üstünde duruyor işte Selam’ı öldürdüğüm iz.
Söyleyecek bir şeyimiz olmamış gibi biz,
Olmuş gibi hiç de yalnız değiliz.
 
Selam,

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Ülkenin Paranoyası

- Paranoya eğlenceli değil mi?

- Hayır, değil. 

- Bence eğlenceli.

- Bence paranoyayı değil, paranoyakları eğlenceli buluyorsun.

- Hayır paranoyayı eğlenceli buluyorum. Bu ülkede paranoyak gibi davranmak sosyal prestij sağlamaktadır önermesini yapmak için paranoyayı eğlenceli bulduğumu söylüyorum. Telefonunun dinlenebilmesinden endişe etmen bir paranoya… Dinlenebilme ihtimalinden endişe ettiğini dile getirmen de seni önemli biriymiş gibi göstermeye yarar. 

- En azından bu ülkede paranoyak gibi davranmanın sosyal prestij sağlayabilmesini eğlenceli bulduğunu söyle. Birinin telefonunun dinlendiğinden endişe etmesi gerçek bir paranoyaysa eğlenceli değil. Bundan endişe ettiğini dile getirmesi sosyal bir prestij sağlamak içinse bu dile getirdiği şey de gerçek bir paranoya değil. Dolayısıyla eğlenceli bulduğun şey bir paranoya değil.

- Paranoyak da değil. 

- Evet değil. 

- Paranoyak gibi davranılmasını eğlenceli buluyorum. Ama bence paranoyaklar da eğlenceli olabilir. 

- Paranoyalarının mevzusu sensen nasıl olur?

- Paranoyak kişi bir milletvekili adayıysa ve ben de telekulak istihbaratçısıysam eğlenceli olur.

- Paranoyak olan sensen nasıl olur?

- Mağdur olurum, oy toplarım.

- Şakacı, ödevim var benim. Üstelik mevzuyu farklı yerlerden tutuyoruz.

- Telefonumu dinliyorlar sanırım.

- ...

10 Mayıs 2011 Salı

Neyin var?


Anlatsana…

Liseden sonra okumuş saymıyorum kendimi. Lisenin ‘bulmaya’ yönelik beklentileriyle her gittiğim okulda yeni bir şey bulacağımı sanmamla okula gitmeye dair bir kısır döngüye girişim… Her defasında yeni bir şey bulmam gerektiğini anlayıp yeni bir şey bulmaya dair diğerine benzer bir yola çıkmama dair bir kısır döngüye girişim… 

İnsanın ‘bulmaya’ dair seçebileceği pek az yol vardır. İnançtan doğru bir yolla gidişi, hazdan doğru bir yolla gidişi ve öğrenmekten doğru bir yolla gidişi… İnsan olmanın zorunlu seçmeli gidişi… Öğretilenin kapısından çıkıp gidişi… Her zaman en iyi bildiği yoldan gittiğini sanır oysa mutlaka ki alıştığı yoldan gidiyordur.

Aramaktan kelli de bir gayesi yoktur, olmamalıdır. Bulduğu zaman zaten ölesidir o insan. O yüzden mor gazozun renginden ziyadesine inanmıyorum.

Pişman olduğum şeyleri tekrar tekrar yapmaya meyilliyim, meyilliyiz.  Bu da bir tür ego tatmini olsa gerek. Aradığının vardığın yolda olmadığını göstermek, gösteriş budalalığından başkası değil oysa. Ama bu gösteriş aramaya olan hazdan yönelik inanca doğru insanı pekiştirir ölmesin diye… Gösteriş sesli de sessiz de izinli de izinsiz de olsa gereklidir. Zorunlu seçmeli gereklilik… Göstermemenin, gösterinin ve gösterişin kaçarı yoktur, gizlisi yoktur, gereksizi çoktur ama yoktur.

Aramaya olan inancı aramayı aramak da bir tür pekiştirici olmalı. İnsan bunu da bilmemeli.

Bazen bir felakete katlanmak insanın kendisine katlanmasından daha kolaydır.

Günlerdir neyin var senin diye soruşunuzdan… Vallahi de billahi de tallahi de bir şeyim yok. Öyle bir şeyim yok ki, bir vazgeçişin daha zorunlu seçmesinin hayal kırıklığını nasıl anlatayım. Öyle bir şey değildir ki bu, o yüzden benim hiçbir şeyim yoktur. 

Püskeviti komik bulmayanlar faşisttir, diyen ‘bazıları’, asıl püskeviti komik bularak örgütlenen ‘siz bazılarının’ yaratmaya çalıştığı sosyal ağ ırkı faşistlik gösterisidir. Sosyal mesaj kaygısından ironinin dibine vurdum o oldu, yapılacak bir şey yok. Komik bulunmasına bir şey demiyorum, demiyorum oldu, o oldu, bu oldu. 

İlk defa bir şeyi çok isteyip istediği şeyin istediği şey olmadığını yeni tecrübe edenim. İstemediği bir şeyin içinde iken istediği şeye ulaşma hayalinde olan insandan daha az mutsuz değilim. Yapılacak bir şey yok. Memnuniyetsizim, alınganım, imaj kaygılıyım. Her dediğini götünden tutturan, her dediği götünden tutulan… Hayırlı uğurlu olsun.

Ne Kolombiyalı kahve çekirdekleri, ne kırmızı balonlar, ne Kieslowski filmleri…

Hiçbir şey ironinin gösterişli çıkmazı kadar değil… 

Kamuoyu yoklamalarımı deşifre etmemek amacıyla bunca zaman yalancı sessizliğimden mütevellit öğrenin: Tırnakları pembenin en iğrenç tonuna boyalı beyaz gömlekli kadın ben bizzat kendimdim ve gayet de üstüme gidildi, gidilirdi. Hoşuma gitti ama öfkelenmek değil…

Mütevellit demeyi de çok severim.

Günün tamamını “Emmenez-moi!” dinleyerek geçirdim. Bir şeyi parçalarına ayrıştırmama ve uçlarını bulmama tanıklık ederek geçirdim. Bir daha günü geçirmemeli… 

İnsan siyaha boyadıysa eğer güne tırnaklarını geçirmeli.

Yaşamasın ölsün, varolmanın dayanılmaz hafifliği…

Düşündüğümü söyleyemiyorum, demek ki düşünmüyorum… Yedibuçuk yedi ve buçuk olunca üçe bölemiyorum. Ama parçalara ayrıştırmadan duramıyorum.

Kendiyleençelişenkendimiçinben için Bendenbenkim’den geliyor. Her daim gülümsemem isteniyor, sırıtmaktan hiç vazgeçmiyorum.

Yine işe yarım gün geç kalıyorum.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Tanrının Antonius'u Bırakmasıdır / Constantino Kavafis


Birdenbire duyarsan geceyarısı
görünmeyen bir alayın geçtiğini
eşsiz ezgilerle, seslerle-
artık boyun eğen yazgına başarısız
yapıtlarına, tasarladığın işlere
hepsi aldanışlarla biten-
ağlamayasın boş yere.
Çoktan hazırmış gibi bir yiğit gibi
hoşçakal de ona, giden İskenderiye'ye.
Hele kendini aldatmayasın demeyesin:
bu bir düştü, kulaklarım iyi duymadı;
böyle boş umutlara eğilmeyesin.
Çoktan hazırmış gibi bir yiğit gibi
böyle bir kente erişmiş sana yaraşırcasına,
kesin adımlarla yaklaş pencereye,
dinle duygulanarak, ama
yanıp yıkılmalarıyla değil korkakların-
son bir kez, dinle doya doya ezgileri,
o gizli alayın eşsiz çalgılarını,
hoşçakal de ona, yitirdiğin İskenderiye'ye.

Çeviri : Ionna Kuçuradi & A.Turan Oflazoğlu

8 Mayıs 2011 Pazar

Haykıran Ben Değilim / Attila József


Haykıran ben değilim, yer gümbürdüyor,
Dikkat et, dikkat, çünkü çıldırdı şeytan,
Uzan kaynakların duru dibine,
Yapış pencere camına,
Gizlen elmasların ışıltısı ardına,
Taşlar altında böcekler arasına,
Gizle kendini sıcak ekmek içinde,
Sen yoksul, sen.
Yeni sağanaklarla süzül toprağa -
Boşuna yıkanıyorsun kendi içinde,
Yalnız başka suda yıkayabilirsin yüzünü,
Bir çim yapracığında minik bir uç ol
Daha büyük olacaksın bu dünya ekseninden.
Hey, makineler, kuşlar, yapraklar, yıldızlar!
Kısır anamız çocuk için yakarıyor.
Dostum, değerli, sevgili dostum,
İster korkunç, ister olağanüstü,
Haykıran ben değilim, yer gümbürdüyor.

 Çeviren : Vural Yıldırım

Sevgili Günlük,

"Bir sözcükten ötekine
kaybolur söylediğim.
Biliyorum yaşadığımı
iki parantez arasında”  

(Octavio Paz)

 
Dario Moreno ve Tanju Okan seviyorum, rakı sevmiyorum.

Cumartesiyi sevmiyorsam, Pazar’ı da sevmiyorum.

Hiç sarhoş olmadım. Bir şişe karadut şarabı içip bayılmıştım. Sonra sarhoşken konuşmayan insanlardan olduğuma kanaat getirdim. Sarhoş şarkıları kulağıma daha güzel gelmeye başladı. Banyo fayanslarından her akşam votka, rakı ve şarap sesleri yükseliyordu. Sesler köşeliydi, si ve fa sesleri kırmızı derz dolgusuyla doldurulmuştu. Kahkahalar yükseliyordu fayanslardan, koy koy koy… 

‘Sâki’ demeyi çok severim. Kulağıma sütliman bir insan sıfatı gibi gelir. Kulağım bir kabuklu hayvan olsa boynunu kaşıyarak sever gibi gelir. Başını çıkarsın diye kabuğunu dürtmez, bir sigara uzatır gibi gelir. Bir de ‘sabun’ demeyi severim. Tozlu bir havası var sabun demenin. Unlu kete gibi, leblebi tozu gibi… 

Bir kayıkçı vardı, sahi nerede o? Her şeyi kürekle yazardı. Balıklar oltasına takılmaz, kayığına sıçrardı. Bir akşam fincan böreği yiyecektik, olmadı. Say ki ben kayıklara sıçrayan denizatıyım. Tırıs gelirim, vız giderim. En çok küp şekeri severim. Giderken hep ıslık çalar, ıslak çalar, şu şarkıyı söylerim: Salut, c'est encore moi. Salut, comment tu vas? Fış fış eder yüreğim sonra; çok sallanmış gazoz şişesi gibi, ağlarım:“Le temps m'a paru très long.”

Dario Moreno ve Tanju Okan seviyorum günlük, rakı sevmiyorum.
 
Şiirler senin olmazsa, seni de sevmiyorum.

“Perdelerini açıyor varlığının
Bir başka çıplaklıkla giydiriyor seni
Gövdelerini soyuyor gövdenin” 

(Octavio Paz)

Neyi sevip neyi sevmediğini söylemek bir sıkıntıdır günlük. Bir şeyi büsbütün sevmenin veya sevmemenin olasılığı nedir sence? Bir sözcükteki 'b' harflerini sevebilir mi biri? Bir şarkının sadece 'mi' seslerini… Kedilerin sadece bıyıklarını seven bir kadın tanıyorum. Limonların sadece kabuklarını seviyorum. Bir şeyi sevmelere ayrıştırmak suçtur. Bana en sevdiğim bir şeyi sormasınlar günlük. Aşkına en sevdiğim bir şey bahsi etmiyoruz. Arzu edersen bir 'şey' bahsi edebiliriz.

"Parmaklar gibi değerli olabilir sözcükler
Ve kaya gibi güvenilirdir sözcükler
Kıçınıza sokarsınız onları.
Ama hem papatyalar hem de bereler gibi olabilirler."

(Anne Sexton)

Hem “-mış” gibi yapmak da suç olsun ki beni caydır. “-mış” gibi yapmanın suçu ömür boyu “-mış” gibi yapmaya mahkûm edilmek olsun. Söz veriyorum o zaman daha az tembel olacağım.

“Ben’in sürdürebileceği savaşların en zorlu olan, ben’i an be an başkası olmaya zorlayan bu dünyada, kendinden başka ben olmamak için savaşmaktır ve bu savaş hiç bitmez.” (E.E.Cummings)

Senin gibi Cumartesi’nin gecesinin gözlerinden öperim. Eski şarkılara iyi davran.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Çünkü herkes herkesi önce kendi gibi sanır.


Boşluk bakışlarıma yürüyor, boşluk bakışlarımda ürüyor. Cümlelerim bir türlü düşmüyor boşluğuna.  Boşluk cümlelerimi hep yok sayıyor. Çünkü herkes herkesi önce kendi gibi sanır. Cümlelerim boşlukta boğulsunlar istedim bazen, kendimi öldürmeyi hiç istemedim.

“İnsanın sözü
ölümün kızı.
Konuşuruz çünkü
ölümlüyüz: Sözler
im değildir, yıldır.
Söylediklerini söyleyerek
söylediğimiz sözler
zamanı söyler: Bizi adlandırırlar.
Biz zamanın adlarıyız.”

(Octavio Paz)

Ben sana hiç kızmadım, ben kimseye kızmadım. Ben kendime öyle kızdım ki, herkes kendine kızdığımı sandı. Başkalarına öfkelenmek iyidir. İnsan kendine öfkelendiğini unutur çokça. Çünkü herkes herkesi önce kendi gibi sanır. Başkalarına öfkelenmeyi istedim bazen, kendimi öldürmeyi hiç istemedim.

“Say bademleri,
say acı olanı, uyanık tutanı say,
beni de onlara kat:”

(Paul Celan)

Ben şiirleri hâlâ hiç sevmiyorum. Hiç sevmediğim şeylerin sevgisiyle eğitiyorum kendimi. Hiç sevmediğin şeylerin sevgisiyle eğitiyorsun kendini. Çünkü herkes herkesi önce kendi gibi sanır. Şiirleri sevmemeyi sevmek istedim bazen, kendimi öldürmeyi hiç istemedim.

“Şiir, boğazın orta yerindeki bu ülser.
Şiir, kafatasını temizleyen bu akbaba.
Şiir, aklını yitirdiğin bu poker.
Şiir, gerçeklikten bu kaçma ödevi.
Şiir, sözcüklerin birbirini öldürdükleri sessizliğin.
Şiir, bu çığırtkan ve etobur çiçek.
Şiir, derinin altında yatan bu kızkardeş.
Şiir, en tatlı şeylere edilen bu küfür.
Şiir, sevecenliğin dibindeki bu isyan.
Şiir, görünür krallığı reddedişin.
Şiir, sana kuşku şırıngalayan bu zehir.
Şiir, ağaçları deli bu bahçe.
Şiir, artık hiçbir şey öğrenmemek için aldığın ders.
Şiir, doğduğun okyanusa dönüşün.
Şiir, senden başkası olma mutluluğun.”

(Alain Bousquet)

Ve ben, yine ben… Ben’den başka söyleyecek hiçbir şeyim yok. Her şey öyle bende ki, bencilliğimin tarifi yok. Çünkü herkes herkesi önce kendi gibi sanır. Kendim içinliğimi öyle bilmemek istedim bazen, kendimi öldürmeyi hiç istemedim

“Her şeyi benden al ki, benim olsun onlar
fakat o muhteşem duyarlılığımı esirgeme benden
sevinç duyabileceğim ve söz verebileceğim
bir başka duyarsız geçip giderken!”

(Verner Von Heidenstam)

Günde defa: Peer Raben/Sysiphos at Work