28 Ağustos 2011 Pazar

Başka Bir Kendin


“Benim inancım herkesin mükemmel bir hafıza ile doğduğudur. Ancak kalemin ve kağıdın keşfine bağlı olarak 21 yaşından sonra ancak beşte birini kullanır oldular. Diğer beşte dördü ise kullanılmayan bir kas gibi uyuşukluğa kurban gitti.”  (Leslie Welch, The Memory Man /1907-1980)

...
“Galiba ben kendimi sevmiyorum.” 
 “Galiba ne be? Ya seviyorsundur, ya sevmiyorsundur. Ben birazcık hamileyim diyen kadın gördün mü?”
“Ne alakası var şimdi bununla?”
“Öyle bir şeyi ortaladın mı, harekete geçemiyorsun.”
“Sence insan kendini neden sevmez?”
“Belleği yüzünden.” 
“Her şeyi unutayım mı şimdi, bunu mu diyorsun. Her şeyi unutunca kendimi sevecek miyim?”
“Hıhı. Baktın olmuyor bırak git. Kendini sevemiyorsan kendini bırak git. Başka bir kendin sev. Sevecek başka bir kendin illa ki bulursun.” 
“Kolaydı öyle. Ben kendime bağımlı biriyim.”
“Kolay demedim ki.  İnsanın kendine bağlı olması iyi bir şeydir ama bağımlı olması epey masraflı olabilir. Kendine bağımlılığın için harcadıklarını biriktirseydin şimdiye denize sıfır, tripleks bir öz bilinç sahibi olabilirdin.” 
“Ne diyorsun sen be?”
“Kendine bağlılığına yatırım yap. Ayda bir çeyrek koy kenara. Altın altın çağını yaşıyor valla.”
“Gidiyorum ben, sıkıldım.”
“Başka bir kendine mi?”
“Hı hı. Sen ne yapacaksın?”
“Ben duracağım böyle. Kendime bağlılığımı göstereceğim.”
“Nasıl yapacaksın onu?”
“Saçımı başka renge boyasam diyorum, olur mu?”
...

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Haftalık Burcum

“Unutmanın üç cephesi: Birinci unutma biçiminin gerçekleştirmeye çalıştığı şey, şimdiki zamanı ve ondan farksız hale gelmeye başlayan yakın geçmişi unutarak, kaybolmuş bir geçmişi yeniden bulmak, böylece en eski geçmişle bir süreklilik sağlamaktır. İkinci unutma biçiminin gerçekleştirmeye çalıştığı şey şimdi’ yi yeniden bulmaktır. Bu amaçla şimdi’ yi bir süre için geçmiş’ ten ve gelecek’ ten uzaklaştırmaya, daha doğrusu geleceği geçmişin geri dönüşüyle özdeşleştiği ölçüde unutmaya çalışır. Üçüncü unutma biçimiyse yeniden başlamadır: geçmişi unutarak geleceği bulmak, olabilir bütün geleceklere hiçbirine ayrıcalık tanımaksızın yeni bir doğuşun koşullarını sağlamaktır."  (Marc Augé -Unutma Biçimleri)

26 Ağustos 2011 Cuma

Overtime - Oury Atlan, Thibault Berland, Damien Ferrié

video 

Kısa metrajlı filmler zaman kısıtlı yapıları gereği genelde seyirci için “ne” anlattığı “nasıl” anlattığından daha çok önem teşkil eden bir sinema mecrası. Ama söz konusu animasyon yapılı filmler olunca beğeni öncelikleri "ne" ve "nasıl"dan teknik yönteme geçiş yapıyor.

Overtime da özellikle teknik anlamda çok başarılı bir animasyon. 3D ve 2D yöntemiyle hazırlanan 2005 tarihli film üç genç Fransız yönetmenin mezuniyet çalışması. Kuklaların babası olarak anılan Jim Henson’un anısına ithaf edilen filmin başrolünde, Jim Henson’un yarattığı en ünlü Muppet Show karakterlerinden olan kurbağa "Kermit"ler oynuyor. Yaratıcılarını yitiren Kermitlerin yaratıcılarının ölümünü kabullenme ve dönüşüm hikâyesi çarpıcı olmasa, rol değişkenliği üstüne kurulu gibi görünen filmden zorlamayla dikkate değer bir alt metin çıkarmak mümkün. Müzik seçimi ve kullanımına ise çarpıcılık önceliği veriyorum. 

Bir Jim Henson için de Stephen Lynch'tan geliyor: Jim Henson's Dead

Düşlerimde Kayboldum ve Pusulasızım / Ahmet Söylemez


Blog yazmaya başlamak sigaraya başlamak gibi… İnsan neden başladığını, nasıl başladığını illa ki hatırlar. Bir zamandan sonra bir yerinden tutulamayacak bir başkaldırının köşesinden elinize tutuştururlar, yakarsınız. Sonrası malum. Çok pazartesiler bırakmaya yeltendiğiniz olur… 

Blog yazmaya yeni başladığım zamanlar, sigarayı kuytu köşelerde içmeye başladığım ilk zamanlar gibi. Biri “neden” diye sorsa, püsküreceğim sanıyorum… 

İşte o ilk zamanlar,

Senin bu yazının akşam o iç karartan haber kuşaklarından ne farklılığı var, söyler misin bana? Bir kaç kişi sana hak verip şak şak yapınca egon kumpiri daha mı çok sevecek?

Biri bana böyle demişti. Benim karamsarlığım kimi nereye götürür? Söyleyebilir misiniz, diye yanıt verirken sigarayı ağzımda çiğneyerek söndürmeye çalıştığımı sanmıştım. Bir araba da laf ettim, bilmem hatırlar mı?

O ise: Apolitik bir çukurum bile yok, anlıyor musun, demişti sonunda bana. 

Bunu anlamayı öğrenmem “anlıyor musun” diye,  sormasıyla başlar… Bak bakalım;  diyip kapısını sonuna kadar açan değerli ağabeyim; öyle hakikatliymişsin, apolitik bir çukurun bile yokmuş sahi. Oysa yüreğinin dibini hiç göremiyoruz…

Bakın bakalım, siz görebilecek misiniz?

Burası Ahmet Abi’nin kapısı: http://ahmetsoylemez1967.blogspot.com/


Kitabın uğurlu olsun, yepyeni pencerelerin olsun abi,

18 Ağustos 2011 Perşembe

Şık Eylem'ci


Doğrudan kendisini alakadar eden bir konuyu protesto etmiyorsak, sosyal medyanın internet mecrası üstünden yapılan bütün eylemlere katılıyorum. 800.000 kişiyi monitör başına toplayıp senkronize şekilde ekrana kafa atarız, yetmedi slogan atarız diye düşünüyorum. Böylece bütün kötü adamlar kaçarlar veya ölürler.

Örgütleme kabiliyetimizi 800.000 kişiyi sokağa dökmek için harcamayı gereksiz buluyorum. Kimsenin gözlerinin biber gazından yanmasını istemem. Zaten o oy veren iki kişiden biri olup olmadığım konusunda da pek emin değilim. Herkes onun kendisi olmadığını söylüyor. Sanırım o benim. Ayrıca bunun konumuzla ilgisi ne, onu da bilmiyorum. Neyse burayı geçtim.

Siyah kurdele profil fotoğrafında çok hüzünlü duruyor. Hem siyah renk terörü zayıf gösterir.

Afrikalı çocukların açlığını bir ay boyunca akşama kadar aç durarak anlayabildiğimizi düşünüyorum. Bu mantık doğrultusunda öldürmeyi öldürerek, ölmeyi de ölerek anlayabiliriz sanıyorum. Ama bunu nasıl yapabileceğimi bilmiyorum. Bir kere öleceğimi sanmıştım.

Bence sosyal ağlarda örgütlenerek küfür etmeliyiz, böylece de“sosyal” bir “millet” olma bilinci edinebiliriz.

Son olarak, eylemci demesine karşı olduğumu söylemek isterim. Eylem güzel bir isim ama Avrupa’daki gibi Protestan dersek daha şık durur.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

03:02




Bazı günlerin kabukları var, ömürlerin çabukları, gönlümün çubukları…
Küçük şehirlere her şey büyük geliyor.
Gözlerim dönüp dönüp en çocuk yerime bakıyor. 
Boş.
Oysa bugün benim çocukken öldüğüm son gün 12. yaşına basıyor.
Benim aklım senin çocuk gidişini hiç almıyor.  
Bugün o boş yerim "hiç" kanıyor.

16 Ağustos 2011 Salı

Nouvelle Vague - Dance With Me

Korku / Raymond Carver

 

Bir polis aracının caddede durduğunu görme korkusu.
Gece uykuya dalma korkusu.
Uykuya dalamama korkusu.
Geçmişin ayaklanması korkusu.
Şimdinin kaçacak olması korkusu.
Gecenin ölüsünde telefonun çalma korkusu.
Elektrikli fırtınalar korkusu.
Yanağı benekli temizlikçi kadından korku.
Beni ısırmayacakları söylenmiş köpeklerden korku.
Yersiz kaygıdan korku!
Ölmüş bir arkadaşın bedenini teşhis etmekten korku.
Parasız kalma korkusu.
İnsanlar buna inanmasa da, aşırı sahip olma korkusu,
Psikolojik profillerden korku.
Geç kalma korkusu ve herkeslerden önce varma korkusu.
Çocuklarımın zarfların üstündeki el yazısından korku.
Benden önce ölecekleri ve kendimi suçlu hissedeceğim korkusu.
Yaşlandığında ve yaşlandığımda annemle birlikte yaşayacağım korkusu.
Kafa karışıklığı korkusu.
Bahtsız bir belirtiyle bugünün bitmesinden korku.
Uyanınca gittiğini görme korkusu.
Sevmeme korkusu ve yeterince sevmeme korkusu.
Sevdiğim şeylerin sevdiklerimi öldürecek olması korkusu.
Ölüm korkusu.
Aşırı uzun yaşama korkusu.
Ölüm korkusu.

Bunu söylemiştim.

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy 

9 Ağustos 2011 Salı

Giovanni Sollima - Sogno ad Occhi Aperti

Doğrul benimle.

Kimse istemezdi benim kadar, 
bütün dünyayı benim için kapatacak gözlerini 
barındıran yastıkta kalmayı.

(Pablo Neruda)


İzin verdim berbere 
kessin diye gözlerden arta kalan ne varsa.

(Gunnar Ekelöf)


8 Ağustos 2011 Pazartesi

Anlatmak


İlk şiirimi yazdığımda Körfez Savaşı vardı. O zaman Terminatör de vardı. Saddam Hüseyin’in cıva adam T-1000 gibi olduğunu sanıyordum. Red-Kid çizgi romanları ve Fatih Kısaparmak’ın Kilim kasedi en değerli hazinemdi. Ninja Turtles’daki favorim maskeli Shredder’dı. Red-Kid’in evlenmesi ve çocukları olması için dua ediyordum. Shredder’ı hiç olmazsa birinin sevmesini istiyordum. Fatih Kısaparmak’ın sevdiğine sözünü kilime nasıl dokuduğunu merak ediyordum. Babaannem ve halalarım kilim dokurlardı ve ben kilimlerin üstüne bir şey yazdıklarını görmediğim için onların kimseyi sevmediklerini düşünürdüm. Şarkılar o zaman da önemliydi, kötü adamlar çok yalnızdılar, onları birileri severse belki kötü adam olmazlardı. 

GÜLLER
Ne güzeldir güller
Dans ediyor sanki
Benim gülüm pembedir
Ne hoş değil mi
Sarı, kırmızı, pembe, beyaz, mavidir benim güllerim
Güller

Okullu olduğum ilk baharda yazdığım ilk şiirdi.

İlkokul öğretmenim bir şiir defteri tutmam gerektiğini söylemişti. Babamdan bana bir şiir defteri almasını istedim. Babam bana siyah deri ciltli, sarı çizgisiz kâğıtları olan, kırmızı şirazeli bir defter getirdi. Defterin cildinde altın yaldızlı boyayla işlenmiş bir hokka ve divit resmi vardı. Öğretmenim defterimi ilkokul birinci sınıfa giden bir kız çocuğu için fazla ciddi bulmuştu. Bana göreyse pembe kokulu kağıtları olan Sindy ve Barbie’li defterler daha büyük ciddiyet taşıyordu. Çünkü Sindy ve Barbie’ler memeli, yetişkin kadınlardı ve yetişkin kadınlar için olmalıydılar. Sindy ve Barbie’lerden çocukları olan yaşıtlarımla anlaşamayacağıma dair bir ön yargı taşıdığımdan hiç kız arkadaşım yoktu. Sadece lahana bebekleri evlat edinen kızlardan hoşlanıyordum.

Şiir defterime kendinden taşmış çocuk ciddiyetiyle her biri bir yıla mahsus olmak üzere, öğretmenimin hediye ettiği ciddi dolma kalemle dört şiir yazdım. İlkokul dördüncü sınıfta “hepimiz kardeşiz” temalı son şiirimi yazdıktan sonra şiir yazmakla kardeş sahibi olamayacağımı anladım. İstediğim her şeyi layıkıyla anlatamadığıma karar verip öykü yazmaya giriştim. İlk öyküm balerin olmak isteyen bir kız hakkındaydı. Kız bunu babasına söylemek istiyordu ama babasını bir türlü göremiyordu. Çünkü babası işten döndüğünde o uyumuş oluyordu, o uyandığında ise babası çoktan işe gitmiş…

Annem bu öyküye güldüğünde ben ağlamıştım. Çünkü bence bu hüzünlü bir öyküydü. Ve ben hüzünlü bir şeye gülünmesini istemiyordum. Hüzünlü bir şeyi hüzünlü yazamadığıma kanaat getirmem için annemin her şeye gülmediğini bilmem yeterliydi. Böylece resim yapmanın daha iyi bir fikir olduğunu düşündüm. Sonra iyi bir ressam olamayacağımı anlayıncaya kadar resim yaptım. İyi bir ressam olamayacağımı -kendi kendime- anlamasaydım, anlatmak istediğim her şeyi anlatabiliyordum. O zaman sadece anlatmak istiyordum. "Kimse anlatmadan" anlamak bütün dengeleri bozuyordu.

Konuşmanın daha iyi bir fikir olduğunu anladığımda ise liseye gidiyordum. Ama lise hayatımı ne söylediği anlaşılmayan biri olarak geçirdim. Çünkü konuşurken anlatmak istediğim şeyi kurgulayacak kadar vaktim olmuyordu. Hemen bir şey söylemem gerektiğinde doğru şeyi söyleyemiyordum. Oysa yazarak ve çizerek söylemek için hep vaktim vardı.

Üniversiteye başladığımda boş boş bakmanın her şeyi doğru anlattığına karar verdim. Boşluğu her şeyle doldurmak mümkündü. Böylece herkese kendi anlamak istediğini anlatabilirdim. 

Şimdi ise bir şey anlatmanın en iyi yolunun hiçbir şey söylememek olduğunu düşünüyorum. Kimse “bir şey” anlamak zorunda olmadığından “her şeyi” anlatmış olmanın ümidi var.

Şu kilimin dilinden ancak anlayanın okumasını ezbere bilmem var. Şarkı söylemeye "kendiliğinden bir anlamaktan" ötürü girişemedim.

Anlıyor musun?

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Şükrü-ye



Canım, tutacak mıydınız onu da? Abide bacaklarınızla dikilerek boş kalelere sıçrattığınız toplar için bir top toplayıcıya ihtiyacınız var. O ben olacağım. 

İnandığım her şeyin kusurlarına diri diri gömdünüz beni. Önce kendimden başladınız. Şimdi kusurlarınızdan çiçekler bitirecek birine ihtiyacınız var. O ben olacağım. 

Teşekkür ederim bütün kusurların lanetine. Hepsini saf dışı edecek kadar “kendiniz gibi” göründüğünüz için. Reprodüksiyon tablolar gibisiniz. Gözlerini üstünüzden almayacak “o” ben olacağım.

Tanrısını yıl boyunca sadece bir aylığına ipleyen ramazan puluna mahsus, hem böylesine aşağılayıp hem bu kadar yavşadığı şeyden “senin” korkup korkmadığını sorgulamak. O da ben olacağım.

“Ama tatlım biz kendi kusurlarımızı yaratanı böyle onurlandırıyoruz. Açlığımızı yalanla başlatıp, yalanla bitirerek bizi kusurlu yaratan tanrıya şeref sunuyoruz. On bir ay kendimize tapıyoruz. Yılda bir ay da ona, kendimize nasıl taptığımızı gösteriyoruz ki bildiğin üzere yine ondan ötürü…”

“Aferin, böyle de, canımı ye. Pislik seni. Al su iç.”

“Sen olacak mısın?”

“İçimden attınız ya beni.”

“Bu sen değilsin.”

“Şükürler olsun beni hiç tanımadınız.”

“Küfür etme kadın, hiç yakışmıyor.”

“Teşekkür ederim. Ben Şükran Şükrü-ye.”

5 Ağustos 2011 Cuma

Gördüm


Dünyanın bütün sabahlarını şuradan götürmüşler, ben gördüm.

Gittikçe yükselen haller içindeydik bugün. Bir kadın ağlamaya başladı. Aşağı inelim mi, diye sordum. Yok, dedi. Ağlamaya devam etti. Ağlayan kadınlar çok acayip bir şeydir sonra. Tırnaklarını ağaç kabuklarına sürten kediler gibi bir şeydir, ben gördüm.

Annem bana hep ağlayınca çirkin olduğumu söyle(r)di. Ama annem ağlayınca hep güzel olur. Çok renkli olur. Gördüm. 

Yakıcam burayı, bir daha söylüyorum. Ayaklarınızla tepinerek söndürmeye gelir misiniz? Tepinerek söndürdüğünüz pek güzel şeyler vardı. Gördüm.

Ama sen ayaklarınla söndürme öyle. İçim sönüyor, ayak izlerin kalıyor. Sonra sönmüş içim ağrıyor. Sen itfaiye çağır. 


Hayat bazen tatlıdır, sevenler Bağdatlıdır.
"birinin arkasından gidiyorum
yetişemem
yetiştiğimi sandım baktım durmuş
bunun için rüzgar esti
orda" 

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Deli




“Doğaüstü bir gücün olsa, nasıl bir gücün olsun isterdin?”

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Basma



Bu hafta sonunun kayda değer filmi “Wilbur Wants to Kill Himself” tir. Bir önceki hafta sonunun kayda değer filmi ise “Grbavica” idi. Cumartesi kadar sevilmemiş bir zamanların isimleri de Temmuz ve Ağustos’a aitti. Bir Temmuzda doğdum, her Ağustosta büyüdüm. En çok Ağustosları hatırlarım, çok sıcak olur. Çokluk yazacak bir şeyim yoktur. Bazı adamlar bazı kadınları sadece sarhoş olduklarında ararlar. Adamların kendilerinin sarhoş olduklarında bazı kadınları aramalarını bir türlü anlatım bozukluğu yapılmamış bir cümleye sığdıramadım. Anlatım bozukluğu yapmamın sebebinin kafamın içine yapışmış başka bir şeyle mutlaka bir ilgisi vardır. Çünkü ben bütün anlatım bozukluklarını kasıtlı yaparım. Her neyse… Sonra o kadınların bir tür delikli duvar olması var. O kadınların fısıltıyla kanırtılmak için olması var. Bazı kadınlar bu yüzden var.  Bazı kadınların duvarlarında oğul otları var. Bazı kadınların çok güzel de saçları var. Pişmaniye gibi… Birbirine hiç benzemeyen iki adamın el yazısını gördüm. El yazılarının birbirlerine benzemesinin onları birbirlerine benzetmeyeceğini anlatmaya çalıştım. İnsanların birbirlerine şu veya bu açıdan benzemekten hoşnut olup olmayacaklarının üzerinde durulması gerek. El yazılarına bakmak güzeldir. İnci gibi dizilimli el yazılarına bakmaktan imtina etmek lazım… Sahiplerinden kaçmak da... Bazı yanakların kızarmadan dallarından koparılması var. Sonra kızarmayı unutabilirler. “Senin söylemediğin bir şey var,” cümlesini “Her şeyi söyleme,”cümlesiyle aynı yerde defalarca duymak tezadının etkileyici bir tarafı yok. Çünkü hiçbir şey söylememekle her şeyi söylemek arasında etki anlamında hiçbir fark yok. Sonra bir zamanın şair babaları eskiden titremiş harflerini kızlarına göstermekten utanabilirler. O babalar gidebilirler de… Parasetamol içerikli ilaçların kafein ihtiva etmesine karşın baş ağrısı çekenlerin kurtarıcı olması başka, çok kafeinin baş ağrısı demek olması başka. Bazı insanların göründükleri gibi olmadıklarının farkında olmamaya çalışmaları zahmetli bir çaba… Sonra “bazı insanlar” demek hoş bir şey değil. Bazı kadınların çok güzel saçları var demiş miydim? Tam sayılarda kalmamış rakamların canımı sıkması bir yana bir gün lazım olur diye müsveddelik kâğıt biriktirmek kâğıtlara külliyen hakaret.  Her gün ülkenin nereye gittiğini düşünmekle, kendinin nereye gideceğini düşünmek paralel bir yamuk gibi… Cripple and The Starfish çok hüzünlü bir şarkı. Her şey ne garip, diye düşünmek monotondan boğulmuşların işi. Birilerinin öleceğini düşünmek, ölmenin kendisinden daha korkunç… Öldüm biliyorum. Önyargıdan ölmek var… Unutmamayı ölesiye istemek büsbütün unutmanın en iyi yolu… Susmalıyım bunu. Beni şunu dinlerken kuru temizleyin. 
--
Öpüşen Guramilerle ilgili bir film yapsalar
Onu da mutlaka hatırlardım.
İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?
Hem sonra ben hatırlamaya alışkınım
Bir "eşya toplayıcısıyım" bayım.
--                                             

Tahammül



“Senin gerçekten tahammül edemediğin bir şey var mı?”
“O nasıl soru öyle?”
“Çok sabırlı görünüyorsun da…”
“Ben mi? Ben çok tahammülsüz biriyim. O yüzden çok sabırlı görünüyorum.”
“Nasıl yani?”
“Tahammülsüzlüğümün sınırlarını öngöremiyorum.”
“Nasıl yani?”
“Nasıl yani, nasıl yani… Ben anlatmayı beceremiyorum, sen anlayıver.”
“Evet beceremiyorsun. Ben ne yapayım şimdi?”
“Sorunu geri al.”
“Niye?”
“Ne bileyim, napıcaz ki bununla?”
“Evet, ver."

Yanık İzleri Taburu


Ne zaman çıkarmaya dur beni içinden;
Soğuk sulara bas, ateşlere as…
Yürüt tuzunda…
Kuru temizlesinler; götür beni.
Burası is lekesi,
Şurası yanık izleri taburu…