14 Eylül 2011 Çarşamba

Ben Var Ölmek / Ülkü Tamer


Ben var ölmek
İstemek bir boyalı tebeşir
Karalamak ölümü
Ondan sonra gidilir

Bir uzansam çatıya
Kuş uçursam ilmikten
Ağzında cam kırığı
Keser ipimi birden

Dokusam kadehimi ince bir arsenikle
Kandırır tezgahımı, dostluk kurar mekikle
Suda görsem kendimi bakarım ayna olmuş
Ne kemik tarağı var, saçımdaysa üç yüz kuş

Ben var ölmek
İstemek, vişne renkli bir balta
Tırnaklarımı kesmek
Sonra atlamak, ata

4 Eylül 2011 Pazar

Hep



"Koca bir tatilin vardı ama bloguna bir şey yazmadın." 

Aslında yazacak pek bir şeyim yok. 

Tumturaklı filmler izlemedim, kallavi şeyler de okumadım. En sevdiğim film, en sevdiğim kitap, en sevdiğim müzisyen vs. gibi konularla ilgili sorulara artık hiç cevap veremiyorum. İhtiyaç halinde kullanmak üzere birkaç tanesini tutuyorum. Sıklıkla haftanın filmi, haftanın kitabı hedesi yapmayı planlıyorum, olmuyor. Etrafında dolandığım şeyleri sor, söyleyim. Bir cümle, bir ses, bir resim, bir yüz, bir burun, saçlar, eksik harfler, tamamlanmamış sayılar; hepsi muhteşem şeyler…

Annem hiç birilerinin geri dönmesini, ya da birilerinin yetişmesini saymadı… Kimseyle yan yana aynı hizada yürüyemedik. Koluna girdiğim herkesi sola doğru ittiğimi varsayarsak aksi yönde çekiştirilmediğim sürece gitmemiz gereken yere hep geç kaldık. İstemeden oldu. Ya geride kalıyorsun, ya önden gidiyorsun, ne meraklısın tek başına…

Ağaçlara çarptım; çarptığım bütün ağaçları sevmek istedim. 

Aylardır göle maya çalınca, istifa ettim. Halbuki ben ‘ya tutarsa’lara inanmayı çok ister de inanamazdım. Bozuk şeyleri düzeltmenin, düzeltmek için bozma mahiyetine inandım.
 
Anlamadığım her şeyi sorduğumda daha çok anlamadım. Sonra anlama ihtiyacı duymadığım bir şeyi istesem de anlayamayacağıma kanaat getirdim. Ağacı çağırdım, geldi, çarpıştık; ihtiyaç edindim, anladım. İyi tanıdığım birine iyi tanıdığım bir diğerini ne kadar tanıdığımı anlatmanın iyi bir fikir olmadığını anladığımda pek de küçük değildim. Bazen anlamak niye işime gelmez, diye her sorduğumda ey heybetli ağaçlar…

Ağaçlara küfür etmedim. İnsan olmanın çıkmaz döngüsüne ettim.

"Yüzme bilmeyen birinin onu kurtarmaya çalışan kişiyi istemeden suya batırması gibi seviyorlar. Öyle değil mi anne? Anne sen bu çiçekleri nasıl seviyorsun böyle?"

"Seviyorum işte. Sen balığını nasıl seviyorsan öyle…"

"Ben senin gibi sevmiyorum."

"Sana ihtiyaçları var. Sen onları seviyorsun, su veriyorsun. Onlar da sana karşılık veriyorlar. Sevgine cevap veriyorlar. Çiçek açıyorlar. Evimizi güzelleştiriyorlar. Mesela şu bizi hiç bırakmadı. Yıllardır duruyor."

"Hıı…" 

"Pek istediğin cevap olmadı bu galiba. Ben bir seveyim şimdi sen bak."

 "Hadi o zaman ben şimdi senin fikrinin ince gülü olayım."

"Bence seviyorsun da bilmiyorsun."

Bugünkü programımızı Diyarbakır yöresinden güzide bir türkümüzle kapatıyoruz. Güftesi Celal Güzelses’e, derlemesi Muzaffer Sarısözen’e ait türkümüzü halk müziğinin güçlü sesi Sevcan Orhan yorumluyor: Bahçede Yeşil Çınar

Not: Türkünün aslının sahibi Celal Güzelses tarafından 'Bahçede Yeşil Hıyar' olarak yorumlandığı ancak 'hıyar'ın birtakım komplekslere maruz bırakılarak zaman içinde 'çınar'a dönüştürüldüğü öğrenilmiştir. 

               

2 Eylül 2011 Cuma

Blue Period

 Femme aux Bras Crosies – Pablo Picasso (1902)

“İyi de önceden nerede yaşıyordunuz siz?”
“Şu gönül kıyısında bir pansiyonda... Sezon bitince kapattılar.”

Bkz: Picasso'nun mavi dönemi ve hüzünlü resimleri. 
Bkz 2: Guernica / Vancouver Film School (VFS)