28 Ekim 2011 Cuma

Resmi Tatil Mektubu

Değerli Hükümetim,

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenini iptal ettikleri için hükümetimizi çok takdir ettim. Çünkü resmigeçit törenleri çok eğlenceli kutlamalardır. Eğlenirsek çok ayıp olur. Mesela ben geçit törenlerinde çalan askeri bando marşlarını çok eğlenceli bulurum. Hep kasap havası çalıyormuşçasına şıkır şıkır oynarım. Kendimi tutamayıp oynasaydım, çok utanırdım. Bu yüzden sizlere teşekkür etmek istedim.

Bence hükümetimiz Kurban Bayramı’nı da iptal etmeli. Yeterince asker ve depremzede kurban verdiğimizi düşünüyorum. Bu sene kurban kesmemize gerek yok. Misafirlerimize baklava, şeker, çikolata gibi şeyler de ikram etmemeliyiz. Tatlı mutluluk hormonunun fazla salgılanmasına yol açabilir. Gülebiliriz. Dostlarımızla bir araya gelip eğlenebiliriz. Çok ayıp olur. Hepimiz evimizde oturup çok üzülmeliyiz.

Ben müzik de dinlemiyorum. Canım müzik isteyince sadece ‘Pepee, Pepee Çok Üzülüyor’ dinliyorum. 

Bayramda her birinizi ziyaret edip ellerinizden öpmek isterdim ama biz ailecek bayram kutlamamaya karar verdik. Sizler bana yine de harçlık göndermek isterseniz diye banka hesap numaramı yazıp zarfın içine koyuyorum. Harçlıklarımı Van’daki depremzedelere göndereceğim.

Ayrıca bence resmi tatilleri  kaldırmalısınız. Ben resmi tatilleri hiç sevmem. Herkes çalışsın. Çalışmak istemeyenler de spor salonuna gitsin.

Size doğum yapan yer fıstığı resmi gönderiyorum. Bence çok komik. Ama bayramdan sonra gülseniz iyi olur. Ayıp olmasın.

Saygılarımla,

Güvertesi, Ölmeyen Ölüler İçin


Söylemiş gibi yaparım.
Büyük harfler eskimesin diye sessizce yüzer,
Çapamı küçük şehirlerde atarım.
Harflere göre kitap olmadan,
Cümleleri önüme katarım.
Okunmamış sayfalardan katladığın gemiyim.
İçim salkım, içim ekşi, içim kan üzümü,
Kalemle toplanmış sandığın hayal mahsulü…
Önce kapat, sonra oku, anlamasan ne yazar.
Yırtılmasa bile erir zaten kâğıt gemiler,
Deniz umman, su mayi, şu mavi…

27 Ekim 2011 Perşembe

Öpücük Balığı / Atilla Atalay


İşe telefon açıp, “gelirken buğday al” dedi. “Naapıcan buğdayı kızım” diye sormadım.. Söylemezdi ki.. Dünyanın en sevimli delisiydi.. O öyle biriydi işte. Küçücük giz dolu oyunlar başlatırdı. Ne buğdayı, naapıcak acaba, nereden alıcam ben şimdi..

Merak etmeye başladığım anda kendimi çoktan oyunun içinde bulurdum.. Evet, oyun başlamıştı. Savaş’a “Buğday almam lazım, nerde satılır” diye sordum..

-Haa?
-Buğday
-Eee, nolucak buğday?
-Hiç.. Tavuk buldum da bi tane.. Buğday veriyim diyorum..
-Sittir lan..

Ciddi miyim diye gözlerime baktı.. ben de çok ciddi baktım..

-Gültepe’de bir civcivci var ama.. Buğday satar mı bilmem.. Daha çok suni yem olur onlarda..
-Yok, suni yem olmaz, buğday lazım.. Yumurtanın sarısı doğal renginde olmuyo o suni şeylerle.. Pis bi rengi oluyo.. En iyisi buğday..
-Ha bi de yumurtluyo.. Harbi tavuk yani, ciddi bi tavuk kimliğine sahip.. Bir ara ben de besledim.. Spenç tavuğu diyorlar.. Tam yumurta tavuğuydu.. Bazıları et tavuğu oluyor ya, pek yumurtlamaz onlar.. Bak ne diycem, esas darı sever hayvan.. Çift sarı çıkarır.. Darı al sen ona..

Oyun böyle bir şeydi işte.. O başlatırdı.. Hayatınıza aniden buğday, darı, tavuk, yumurta ve size “yedi kafayı” diye bakan bir sürü insan girerdi.. Komik, sürükleyen, ama paylaşılan giz nedeniyle bir o kadar da heyecanlı bir oyun..

Büroda durduk yere başlattığım tavuk geyiğine daha fazla dayanamadığımdan, buğday bulmak üzere çıktım. Buğday.. Noolcak acaba.. Kuruyemişçilerde var mıdır?

-Keşkeklik mi? Aşureye falan mı katçaanız?
-Ne?
-Buğday sormadın mı?
-Ha evet, olabilir..
-Sonunu dün sattım..Yok..

Hıyar kuruyemişçi! Lan madem yok, niye aşure mi keşkek mi car car ediyorsun.. sana ne.. Bu millet de bi tuhaf ha.. Buğday var mı, var.. Ya da yok. Bitti, bu kadar.. Sana ne ne olacağından. Az kaldı özel hayatıma giriyordu herif.. Hem bir tarım ülkesinde buğday bulmak bu kadar zor mu olur kardeşim.. Sinirleniyorum ama.. Hani lan bu ülke bir tahıl ambarıydı.. Adam başı buğday olması lazım.. Kendi kendime gülüyorum.. Biliyorum, o da gülecek.. Gülücez.. Öpücem sonra.. Sonra, sonra.. Noolcaksa o buğdaylar..

Mısırçarşısı’na gidiyorum, oradaki baharatçılarda kesin vardır.. bu arada, kendimi gerçekten tavuk gibi hissetmeye başladım.. Buğday arayan acıkmış bir tavuk.. Bık bık bık. Bıdaaak.. Aslında içimde garip bir mutluluk var. Her şeyi birden unutup bir avuç buğday için İstanbul’u dolaşıyor olmak içten içe hoşuma gidiyor. Onu bu yüzden seviyorum galiba. Bana da sıçrayan bir tılsımı var.. Her şey bombok giderken, nooluyosa bir şey oluyor.. Onun yarattığı illüzyona dalıp oyun oynuyorum.. Çocukmuşuz biz.. O, mısır saçlı, habire sümüğünü çeken afacan bir kız, ben dizleri yara içinde haşarı bi velet.. Dünyanın zillerini çalıp, vınnn kaçıyoruz.

Şimdi ne kadar alıcam ki ben buğdaydan.. Bir kilo yeter mi acaba? Evde tarım yapıcak diil ya, yeter herhalde.. Anlarmış gibi buğdayları karıştırırken yakaladım kendimi, iyisini seçicem sanki.. Neyse, aldık işte.. Bir kilo buğdayımız oldu. Yanında bir tane de ufak rakı. Manyağım lan ben.. Bariz manyağım..

“Geldi mi buğday” diye sordu. Gözleri ışık ışık.. Meraktan çatlıyorum ama, belli etmeden “ıhı” diye torbayı uzattım. Cadı! Aldı torbayı masanın üstüne koydu. Ne olacak şimdi bu buğday? Sormayacağım ama.. ”Naaptın” dedi.. Elinin körü.. Saatlerdir buğday arıyoruz herhalde.. “Toprak mahsülleri ofisine gittim canım. Taban fiyattan destekleme alımı yaptım..” Gülüyor. Her şey o gülsün diye zaten.. Bence onun kadar güzel gülebilen yoktur. Ama bu gerçek yani. Çok gülen insan gördüm ben. İşim gereği. Hakkaten bakın, ben bu konuda otorite sayılırım. Ben sizinle geyik çevirirken o kayboldu. Birazdan, elinde bembeyaz bir güvercin. “Bak şimdi “dedi; “Bu senin dilek güvercinin.. Ona avucundan buğday yedireceksin, sonra gagasından öpeceksin ve bir dilek tutup gökyüzüne bırakacaksın.”

Dedim ya, tılsımı var onun. Aniden güvercin de çıkarır, tutup yaşamınızı bi saniyede masala çevirir.. Bitmesin istersiniz.. “Bitmesin” diye dilek tutup güvercini gagasından öptüm. Balkona çıktık sonra. Pıt pıt kanat sesi.. Pıt pıt iki çocuğun yüreği.. Balkona yıldız tozları mı yağdı? Çok mu güldük.. peki çok gülmek iyi midir gerçekten.. Ağlar mı sonra insan.. Babaannem Deli Fadime’nin dediği gibi “Dünyanın düz murâdı yok” mu.. “Çok muhabbet tez ayrılık“mı peki.. Noolur “öyle diilmiş” olsun. Noolur bitmesin.. Pıt pıt.. Yüreğim.. Gece.. Yemin ederim, yıldız tozu yağıyor..

Ertesi sabah Kadriye oldu.. Espiri olsun diye bahar temizliğine girişti. Kadriye.. Onun masal kahramanlarından biri. Söylediğim gibi, yaşam bir oyun onun için. Gerçekle dalga geçer hep, sevmez sanki.. İlk Kadriye olduğunda yeni tanışmıştık.. yine işe telefon edip yufka ve çökelek istemişti. Buğday gibi değil, onları daha kolay buldum ve eve gittim. Kapıyı çaldığımda yeri siliyordu. “Ayağını çıkar kocacım” dedi, “yeni sildim”. Çok güldüm. Yufkayla çökelekten “yanmaz tavada sana böreği” yaptı, yedik. Sonra eline bir tığ alıp dantel örüyormuş gibi yapmaya başladı. “Delirdi” diye baktım. Saçlarına bigudi tuttururken “Naapıyosun yaa” diye sordum. “Nooluyo kızım”.. Garfield gibi gözlerime baktı. “Yarın eltimgil gelecek” dedi. Sonra güldü. Nasıl güldüğünü biliyorsunuz. O gün bana “annesi gibi” olmuştu. Ya da benim annem gibi. Oynuyordu. Başka bir şey. Herkesin “gerçek” diye bildiği şey, onun için sonuna kadar sahte ve saçmaydı. Komikti ama, ürkütücüydü. Yani hep oynanamazdı ki.. Eninde sonunda hayat “bööle bişeydi” işte.Yoksa değil miydi.. O Kadriye olup “çekirdek aileyle” dalga geçmeye başlayınca ben de rolümü aldım. “Fehmi” diye bir herif oluyordum. Çizgili pijamamı ayağıma geçirdiğim gibi biraları içip televizyon karşısında pıt pıt zapping yapıyordum. Gülüyorduk sonra. Kadriye ve Fehmi çekirdek rolünden çıkıp biz oluyorduk. Pıt pıt, iki çocuk yüreği..

Onun masal kahramanları bir tane değildi ki.. Bazen Müge ile Furkan olurduk. Aslında onlar bizim arkadaşımızdı. Ama o, onların ilişkisini sahte ve anlamsız bulurdu. “Kola alır gibi işte, birbirlerini ve herşeyi tüketiyorlar.” Müge olduğu zaman “Eskeyp’e gidelim mi, Trafo’ya zıplayalım mı diye sorardı. Ama asla gitmezdik. Onun dünyasından çıkamazdım. Ben çıkmak ister miydim peki? O zamanlar bu soruyu kendime hiç sormadım. O, “dışarıdakiler”i öyle iyi biliyor ve anlatıyordu ki, ara sıra “dışarı kaçtığımda” bile onunla oyun oynuyormuşuz, o bana “gerçeğin masalını anlatıyormuş” gibi olurdum..

Ha bir de, en önemlisi “öpücük balığı” vardı.. Onun en yalın ve samimi hali. “Ben öpücük balığıymışım” deyip yanağıma bin tane masum öpücük konduruyor, dakikalarca pıt pıt pıt öpüyordu. Öpücük balığı, öpücük balığı, pıt pıt pıt..

Masallar biter mi, biter işte. Arasına reklam girecektir, güzellik maskesi takılacaktır, savaş vardır, birileri öldürülecektir, birini kör bırakacaksınızdır, birinin yüreğini söküp atacaksınızdır.. Zehirlenecek denizler, ağlatılacak çocuklar.. İşiniz vardır yani, öyle önemli, öyle vazgeçilmezdir ki..

Bir gün bana “gitme” dedi.. Ama hep öyle derdi.. “Yelkovan dokuzun üstüne gelinceye dek.. Bu şarkıdan iki şarkı sonra..” Hiçbir keresinde bırakmazdı beni. İyi, tamam, oynadık, bitti. Dönüşte yine oynarız.. Dinlemezdi.. ”Bak şimdi bu çerez tabağını dökücez; leblebiler saatmiş, üzümler dakika, fındıklar günmüş ama.. Sayalım, o kadar sonra git..” Pazarlık ederdim. “Fındık gün diilmiş, leblebi saat.. ona tamam.” “Peki” derdi. Sonra aniden nereden bulduğunu bilmediğim tek şamfıstığını çıkarıp “peki bu yılmış, yıl olsun“ derdi. “Yüzyılmış tamam mı, ölüm gelinceye kadarmış..”

Üzümleri, leblebileri falan sayardık sonra. Tek şamfıstık, o yüzyıldı.. O ölümün geldiği zamandı. Onu pek tartışmazdık. Onu açar, yarısını yer, yarısını bana yedirirdi. Sonra, sonra o öpücük balığı ve ayrılık..

“Ben gidiyim” dedim.. Sesi boğuktu.. ”Gitme” dedi.. Ama söyledim. Hep öyle derdi.. Giderdim sonra. Döndüğümde oradaydı, bilirdim. Yine “gitme” derdi..

“Gitme” dedi.. Gözlerinde yaş tomurcukları, birazdan duracak dünyalar, sanki hepimiz ölücez. “Bu kez gitme”..

Gitmesem olur sanki.. “Ama bunun sonu yok ki” dedim.. “Yok işte salak “dedi.. ”Hep sonunu istiyorsun. Sonu, bittiği yer, tükendiğim zaman.. Yerine yenisini tüketmeye başlayacağın zaman.. Bu kez gitme işte.. Gitme..”

Karşısında bir çocuk gibi duruyorum.. İçimden bir çocuk o duvarı tırmanıp aşmaya çalışıyor ama olmuyor.. Birileri yıllarca ördü o duvarı.. Annem koydu bir tuğla, sonra babam.. Dayım, öğretmenim, komutanım, patronum, radyom, televizyonum.. Gidicem ben, işim var işim.. Çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem, yalan söyliycem, rakı içicem.. Hasan’a borcum var.. Tarık’la sözleştik, kaçıcaz hafta sonu, karı bulmuş.. İlknur iş arıyo sonra.. Resmen iş istiyo işte, aramıştır.. Onun yeri ayrı ama İlknur da fena değil şimdi.. İşim var.. İşim..

“Gidiyim ben” dedim.. Bu kez gözleriyle “Gitme” dedi.. Ben de ona “gözlerim sana mı kaldı” gibisinden baktım.. Tek mi sana kısmet olacak sanıyorsun benim “çivileyen bakışlarım”.. İşi var gözlerimin. Kritik pozisyonlara bakıcam, topa konsantre olucam, Top Secret’ı izliycem, günlük kuru yakından takip edicem.. İlknur’un kalçalarına bakıcam.. MTV’nin klipleri, savaşlar, siyah-beyaz yerli filmler.. İşi var gözlerimin..

Sonra yıldırımlar çaktı.. Hiç susmadım.. “Hayat masal mıydı yani?.. Dışarıda millet birbirinin gözünü oyarken, biz burada yanak yanağa.. Noolcaktı yani.. Leblebiden saat olur mu.. “Vakit” denen nanenin ne demeye geldiğini herkes biliyor artık.. İyi.. Pıt pıt pıt öpüşelim, sen beni seviyormuşsun, ben seni çok.. Ee, Anangil “Oturma odası takımını erkek tarafı alsın” dediğinde ne bok yiyecez peki? Öpücük balığını mı satacağız..” Nefes nefese sustum..

“Dışarıdakiler” dedi.. “Dışarıdakiler, bunu beceremez işte.. Öpücük balığını kimse alıp satamaz.. Sen bile.. Diyelim ki öyküsünü yazdın, beş para etmez..”

***

Bir varmıştı, şimdi bir yokmuş..

Nevizade Sokağı’ndayız, yol boyu meyhane.. Masanın altından İlknur’un elini tutuyorum.. Dördüncü kadehten sonra sayamaz oldum rakıları. Bir çingene, yanındaki masaya keman çalıp haykırıyor “Dönülmeyyz akşamıyyn ufuğuğun daiiz, vakiyyt çook geyç artık..” Elini darbukaya röntgen filminde her patlattığında gözümün önünde bi dudağı gökte bi dudağı yerde masal devleri görüyorum.. Gümm! Dev.. Güm! Lamba cini.. Güm! Haramiler..

Kocaman bir davulun üstünde küçük bir şey kırıntıları dökmüşler gibi, belki öpücük balığının yemleri onlar.. Hani onun en yalın ve sevimli hali gibi.. Gümm!.. Zıplıyor hepsi, gümm zıplıyor her şey.. İlknur’un göğüsleri kliplerdeki gibi havalanıp zıplıyor.. Uçuşup tekrar yerine düşüyor, tabaklar, yıldızlar, sigaram.. Canım yanıyor.. Sonra pıt pıt pıt.. darbukaya üç parmak darbesi vuruyor çingene.. Masalların sonunda gökten teklifsizce düşen üç elma bunlar.. Ben görüyorum, İlknur görmüyor, kimse görmüyor..

Müzik bitti.. İlknur bir şeye gülüyor.. Masanın yanı başında, tuhaf, simsiyah gözlüklü, başı sımsıkı bağlı bir kadın var.. O hep var Nevizade sokağında.. Elinde kocaman bir çerez kavanozu, sormadan, avucundaki çay bardağını kavanoza daldırıp, bardak dolusu kuruyemişi masamıza boşaltıyor.. cebimden para bulup kadına uzatıyorum.. Aklımda zamanın en acı tadı.. ”Peki kaç leblebi var bunun içinde teyze” diye soruyorum.. Kadının suratını yıllar bıçaklamış, sesinde hırıl hırıl alaycı bir öfke; “Manyak mısın sen koçum?” diyor.. İlknur gülüyor, benim gözüme üç elma kaçtı, masalların kötü kalpli cadısı avucumdaki parayı yolarcasına kapıp yan masaya seğirtiyor..

Az önce bir masal bitti, kimse bilmiyor.. Öpücük balığı bir iskelede, güneş altında çırpınıyor.. İlknur’un gözlerinin işi var, benim yüreğim kovulmayı çoktan hak etmiş, boşta gezer.. Uzaklarda bir çocuk, uyuyakalmış ninesini sarsıp “Bana masal anlat” diye ağlıyor..

Diyelim ki öyküsünü yazdım, beş para etmiyor..

18 Ekim 2011 Salı

Bakış Temennisi


Bana bak 
Dil ol bak
Kendine söyler gibi 
Selinden şaşakalmış 
Yağmur gibi bak
Bakma seninim gibi
Sen gibi bak

14 Ekim 2011 Cuma

Weightless / Erika Janunger

Merak

Sevgili Merak,

Kısacık kesilmiş saçlar gibi değilsin. Saçların kısacık kesilmesi gibisin. 

Amaçları araçlar, araçları amaçlardan sayalım bazen.

Saçlarını kısacık kestiren kadınların günlerce aynalara nasıl kaçamak bakışlar attıklarını biliyor musun?

Şaşırmak için mi merak ediyorum, diye düşünürdüm eskiden. Öyle çok merak biriktirdim ki, şaşırmıyorum. Sonuçta meşguliyet yaratan bir şeyin diğer her şeyi engellemesine mani olunamıyor. 

Merak galiba ben artık sorumsuz biriyim. Bahanemi sevdin mi?

Tezer Özlü gibi otel odalarında varoluşçu edebi metinler döktürmenin hayaliyle yaşayıp durduğum her şehir dışı ziyaretinde tek yaptığım kalemleri ve kâğıtları toplamak oldu. Otellerdeki şampuanları, sabunları, ayakkabı çekeceklerini evine götürmeyi adet edinmiş bir neslin ferdi olarak ben de bunu yaptım.

Üstlerinde otel ismi yazan kalemler, kâğıtlar ve zarflar biriktiriyorum. 

Otellerden nefret etmekle öyle meşguldüm ki sonuçlara mani olamadım. Fotoğrafta gördüğün üzere kendimi külah yaptım, içime çekirdek çitledim.

Dünyanın en zavallı oteli yazlık bir mekânın, beş yıldızlı amacına ulaşamayan otelidir. Sevmenin değil acımanın resmine bak.  İnsanların denize, havuza girebilmeyi umdukları bir saatte yarılan gökyüzünün altında yalnız başına kalmış yaz oteline acımanın hatırına ilk defa bir şeyler yazmayı denedim. Öyle de bir insanım.

Acıyınca sevdim sanma ülserlileri için sürekli acılı yemekler servis edildi. Tabaklarını içindekileri bitirmemek üzere doldurdular.

Öyle olsun diye değil, olur olmazlığıyla sevdikleri de olsun.

Bu insanlar niye çorba içmezler merak?

Aradaki 7 farkı yağmur eşliğinde bul. Malezyalı kadınları kolla:

This Immortal Coil - Tattooed Man vs. Coil - Tattooed Man

4 Ekim 2011 Salı

Hırsız

Özlediklerini ararsa daha çok özler diye kaçan hayırsızlara karıştım ben. Buralardan gitmelere durdum ben. Paranı sehpanın üstündeki gazetenin altına koyarsın. Hırsız çekmecelere bakar. Yemin billâh etsen paspasın altında anahtar aramaz. Doğru konuştum inanmadı, kaldım ben. Yine de bulamadı parayı. Ben Bayburt’a şiir gönderiyorum sayın hırsız. Baktın olmuyor, hüma kuşu vururuz istersen.

“Ben yalan arayan zekânın gözlere verdiği ağır hareketi bilirim. Çok az yanılmışımdır. Bakış evvelâ sağa ve sola doğru kayar. Arama başlamıştır. Sonra gözbebeği yukarıya doğru bir kavis çizip aksi istikamete iner. Sonra da tam karşı tarafa bakar. Donuktur. Bulamamıştır. İki üç defa kırpılır. Korku çırpınışı. Yalan aradığının sezilmesi ve aranan yalanın bulunmaması korkusu. Nihayet bütün yüzde, gergin çizgileri gevşeten bir kurtuluş hareketi… Yalan bulunmuştur. Gizlenen sevinç, dudakların ucunda belli belirsiz bir gülümseyiştir.” (Peyami Safa / Yalnızız)

video
 (Güneşin Oğlu (2008) Onur Ünlü – Haluk Bilginer as Alper Canan)

Konuşma / Ülkü Tamer

Aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
Üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
Ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

İyi nişan alırdı kendini asan zenci,
Bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
Sizden iyi olmasın, boşanmada birinci...
Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.

Patricia Kaas - Les Hommes Qui Passent

2 Ekim 2011 Pazar

Farklı Olmak


“Çevrendeki insanlar senin çok farklı biri olduğunu söylüyorlar.”

“Evet söylerler.”

“Ama sen normal ve sıradan biri olduğunu söylüyorsun.”

“Evet öyleyim.”

“Peki, öyleyse sence neden böyle söylüyorlar?”

“YÖK sınavlarının sorularını düşün. Bazı soruların yanıtları alabildiğine basittir. Ama sınava katılanlar sorunun yanıtının bu kadar basit olabileceğine inanmak istemezler.”

“Yani?”

“Sonuç olarak ya yanıtın kolaylığını göz ardı ederek soruyu yanlış yanıtlarlar. Ya da boş bırakıp geçerler.”

“Peki, konuyu şu sınav hikâyesinden çıkarabilir misin mümkünse?”

“Çok farklı biri olman gerektirdiğine kendi içlerinde öyle atıflarda bulunmuşlardır ki, sıradan biri olduğunu anlayınca hayal kırıklığına uğrayıp uzaklaşırlar. Ya da sadece nasıl biri olduğunu merak ederek uzaklaşırlar. Sonuç olarak uzaklaşırlar.”

“Uzaklaşmalarının nedeninin konumuzla ilgisi ne?”

“Benimle ilgili bir sorun işte. Nasıl biri olduğumu merak etmiyor muydun?”

“Peki, devam et.”

“Bazen de senin yaptığını yaparlar. Nasıl biri olduğumu başkalarına sorarlar. Sorunun yanıtını başkalarına sorarak olası bir yanlışın sorumluluğundan kaçınırlar. Ya da basit ve acı olanla yüzleşmekle.”

“Yani senin farklı olduğunu düşünerek başkalarına sormaları kendileri ile yüzleşememeleri ve sorumluluk almak istememeleri ile mi ilgili?”

“Kimse sıradan biri olduğuna inanmak istemez. Farklı olduğuna kanaat getirdiği birisinin de öyle.”

“Bu yüzden de uzaklaşırlar öyle mi?”

“Hayattaki her türlü şey için bu böyle.” 

“Şu anda senden bahsediyoruz.”

“Evet, öyle yapıyoruz.”

“Konuyu senden uzaklaştırıyorsun.”

“Başlıycam şimdi konuna. Dosdoğru konuş canımı ye. Seninle yatabilir miyim, yatamaz mıyım diye anlamaya çalışıyorum desene şuna. Bir araba laf ettirdin bana.”

“Evet, anladım. Gideyim mi ben?”

“Aferin akıllı bıdık... Git, canımı ye.”

Fotoğrafta görünen Dolores Ibárruri’nin kayıtta bahsi geçen gerçek ve tüzel kişiliklerle bir ilgisi yoktur. Gerçek ve tüzel kişilik diye bir şey de yoktur. Yoktur.

13 Yıl Sonra

Hiçbir şeyin ve hiç kimsenin sonsuza kadar var olmayacağını gerçekten anladığımda yaşım on üçtü.

Buharlaşıp kaybolma isteğimin iyice yükseldiği o yaşımda kendimi kucağına attığım güvenilir evimin, yürüdüğüm sokakların, oyun aralarında su içmek için kapıları çalınan komşu teyzelerin, bayramlarda harçlık veren bastonlu dedelerin, okula birlikte gidilen arkadaşların, en önemlisi ilk dostların…

Depremden sonra kendisinden haber alınamayan ya da öldükleri bildirilen öğretmen ve öğrencilerin isimlerini duyuran listelerde tanıdıklar bulmayı da kanıksamıştım.

Evlerini kaybedenlerin sığındığı çadır kentlerden birinde O’nunla karşılaştığım anı defalarca tekrarlayarak ezberledim. Çünkü ölüm haberi almaya alıştığın bir anda karşına öldüğünü sandığın birinin çıkması, 13 yaşındaki biri için ölü olan herkesin geri dönebilme ihtimaline edilebilecek mucize bir dua gibidir. 

Kayıplarıyla yaşamaya alışmak istemeyenler gibi bu şehirden gideceklerini biliyordum. Beni hatırlasın diye O’na en sevdiğim iki kitabımı verdim. Ve sonraki 13 yıl boyunca O’nu hiç görmedim; O'ndan hiç haber almadım.

Ama ezberlediğim duayı defalarca tekrarladım. 

O, tam 13 yıl sonra bu şehirden kilometrelerce uzaktaki bir şehirden sadece hatırladıkları için birkaç saatliğine çıktı ve geldi. Herkesin ve her şeyin 13 yıl içinde değişmesine zerrece ihtimal vermemesiyle zerrece değişmemiş biri olarak karşıma dikildi. 

Kaybettiği, kaybetme ihtimali duyduğu her şeyi cesurca bulup karelemeyi, kayıpları anımsanabilen en güzel biçimleriyle sahiplenmesini, hatırlayamam sandığım güzel yüzünde -bakışlarımı kaçırarak- şaşkınca izleyip durdum.

Ölen arkadaşlarımızın ailelerine ulaşmış, onlara çocukça anılarımızı anlatmış, kayıp acılarının yerlerini okşayarak sızlatmış, artık yerinde yabani otlardan başkası olmayan evine  bakmış, mezarlarla konuşmuş ve her şeyi geometrik anımsama biçimleriyle biriktirmiş halde karşıma dikilmesine gözlerimi kapatmak isteyişimin acizliğiyle bakakaldım. 

Ben senin mezarını görmeye cesaret edemedim, ailenin benimle görüşme çabalarını defalarca reddettim, zorla elime tutuşturdukları yıkıntı izli tek fotoğrafına bakmadım, bana yazdığın yeni yıl kartını ve ders çalıştığımız kâğıtları görmeyeceğim yerlere sakladım, sana yazdıklarımı yaktım, birlikte sevdiğimiz şarkıları bir daha hiç dinlemedim, ayva tatlısı yemedim… Artık olmayan evinin artık çalmayan telefon numarasını defalarca ve yıllarca çevirip durdum. 

Senden bahsetmedim.

Ölenlerin başkalarında ve anılarda yaşadıklarına öylesine inanmıştı. Bense bir gün geri döneceğine…

Seni ve diğerlerini anımsadığı her defa ağlamıştı. Bense ağladığım yerlerden hep kovmuştum seni anımsamaları…

O, benim hatırlamadıklarımı hatırlıyordu. Bense O'nun unuttuklarını…

Her dakikasını fotoğraf kareleri yaratarak geçiriyordu. Ben kendimi hiçbir yerde istemezken O beni de orada istiyordu. Hepimizi böyle yaşatıyordu işte. Bense bir gün döneceğine inanarak tekrar tekrar öldürüyordum seni.

Bütün bu anımsamalardan O ve benim ortakça anladığımız tek bir şey vardı: Kaybetme ihtimalimiz olan hiçbir şeye bağlanmamalıydık. Onlar geometrik biçimli anımsamalar olmadıkları sürece... Kendimizi kaybedene kadar...

Bugün en çok senindi...

Ve O'nun güzel yüzünden bugün, 13 yıl sonra sadece benim anladığım tek bir şey vardı:

Sen O'nun gibi dönmeyecektin.