17 Ağustos 2012 Cuma

1999



1999 depreminde epeyce hasar görmüş bir mahallenin okulunun öğrencileriydik. O zamanki yaşımızın üstüne bir o kadar yıl daha eklendikten sonra bir araya gelebildik. Muş’ta sınıf öğretmeni olan ve çoğumuzun depremde öldüğünü sandığımız bir sınıf arkadaşımızın çabalarıyla üstelik. Uzun zaman süren gayretler sonucu otuz yedi kişinin depremde kaybettiğimiz üçü ve nerede olduklarını bulamadığımız dördü hariç hemen hepsine ulaşmayı başarmıştık.

Ortak felaketleri yaşayan insanların neden bu kadar kenetlenmiş olabildikleri hakkında söylenecek ne var bilmiyorum. Sonra çocukluk anılarının keskinliğine… Belki tanık olmuşsunuzdur. 

Enkaz altından çıkarılmış fotoğraflar, katlanmış, saklanmış, notlar, kimin elinde ne vardıysa masaya serildi o gün. 

Kimi şehri terk edip gitmişti, kimi gidememişti, evler, aileler, dostlar kaybedilmişti…  Bin bir özenle hiçbir konuşma o üç arkadaşımızdan öteye, o geceye götürülmedi. Böyle özenler göstermek benim için zor olmuyor. Hiçbir şey olmamış gibi yapabilirim.

Kaybettiğimiz arkadaşlarımızdan biri… Hayatta kalan iki kardeşinden ablasına en çok benzeyeni bize bir sürpriz yaptı. Ablasının sesinden dinlediğimiz türküyü kendi sesiyle söyleyip bize yolladı. 

Sesini dinlediğiniz, çiçeği burnunda müzik öğretmeni Ülküm Özge, enkazdan çıktığında küçücük bir çocuktu. Biz de pek büyük sayılmazdık. Şimdi buradan epeyce uzak bir şehirde ablasına dair tanıdığı herkese sahip çıkmaya çalışıyor. 

Ne yapmalıyız bilmiyorum, çoğu zaman söyleyebilecek bir şeyim olmuyor. Olsa bile en gereksiz olanları söylüyorum. Ya da bir şey söylemiyorum. Zihnimde netliğini koruyan pek az şey kaldı o günlere dair.

Niye o günü unutmaya çalışmak yerine inatla hatırlamaya uğraştığımızı anlamıyorum. Koca bir drama, onun dram olduğunu bilerek davranmanın anlamını pek kavrayamayacağım sanırım. Bu videodaki görüntüleri kayıtsız gözlerle izlememe bir açıklama bile aramadım.

Video’yu Muş’taki arkadaşımız Pınar yapmış. Son karedeki sınıf fotoğrafında görünen müzik öğretmenimiz de o akşam bizimleydi. Ülküm Özge’nin ablası Semanur’a bu türküyü koroda o söyletmişti. 

Sadece bu kalabalık, bu hatırlama çabası gözlerimi dolduruyor. Anılara böyle sarılmak… Böyle videolar yapacak kadar, ele yüze bulaştıracak kadar avuçta sıkmak bir şeyleri… Ülküm Özge’nin büyümesi, böyle gedikli sahiplenmeler ve bir şekilde yaşıyor olmak… Film şeritlerinin bu yerlerde kopmaları gerekiyor. Kopmadığında, kapının önüne gelen kedi yavrularını komşulara çaktırmadan besler gibi dram büyütmek…

Tamam, unutmadım, hiçbir şeyi unutmam ben. Anlamadığıma inanın, öyle inanın…

Kediler gelmesin.

4 Yorum:

cem dedi ki...

çok manalı olmuş gün. neden unutmaya çalışmıyoruz: acılar oldu ama yardımlaşmalar da oldu, komşuluklar vs. değişik bir birliktelik oldu insanlarla. o belki de inatla hatırlamaya çalıştığımız.

Karōshi dedi ki...

Bulunduğum yerden videoyu izleyemiyorum. Yazı bu şekilde de yeterli oldu benim için. Yeterli olmaz halbuki hiçbir şey anlatmaya.. hele ki bu kadar içinde yaşamışken.. O geceyi epey yakından yaşamış biri olarak.. ben de bir şey söylemek isterdim ama acıların en acı olanını yaşamış olanlar daha çok hak ediyor bir şey söylemeyi.

"Niye o günü unutmaya çalışmak yerine inatla hatırlamaya uğraştığımızı anlamıyorum." da kaldım ben. Çok tanıdığım bir soru bu..
Sevgiler..

Levent dedi ki...

Bugün 17 Ağustos depreminin yıl dönümü sahi,tümüyle unutmuşum.Oysa yaşadığım semt pek etkilenmese bile üzerimde bıraktığı tesir çok kuvvetli olmuştu.Tuhaf..gerçekten üzerine söylenecek öyle çok şey var ki;off..! videoda kötü etti beni yahu :(

Bendenbenkim dedi ki...

Sevgili Cem, Karoshi ve Levent, çok teşekkür ederim ilginiz için, söyleyecek başka bir şey bulamıyorum. Dilerim bir daha böylesi yaşanmaz.