18 Mart 2013 Pazartesi

Güney Kore Ekranı




2000’li yılların başlarından beri ülkemizde ve dünyada gittikçe büyüyen Güney Kore menşeli ekran yapımları furyası, Özcan Deniz’in yönetmenliğindeki uyarlama sinema filmi “Evim Sensin”le tekrar dikkat çekiyor. Güney Kore’nin Yeşilçam melodramlarını andıran naif yapımlarına ekran sektörünün perde arkasında görülen intiharlar ise gölge düşürüyor. 

Sinema ve televizyon sektörünün kralı Amerika’nın özellikle konu sıkıntısına düştüğü anda Asya ülkelerinin yapımlarından faydalandıkları bilinen bir gerçek... Amerikalı ünlü yönetmen Martin Scorsese’ye 2007 yılında en iyi yönetmen Oscar’ını kucaklatan “Köstebek” (The Departed), Uzak Doğu’nun God Father’ı olarak nitelendirilen bir üçleme; Çin yapımı “Kirli İşler”den (Mou Gaan Dou) uyarlama… 2002 yılında korku filmleri türünde tarzıyla yeni bir çığır açan “Halka” (The Ring) önemli bir Japon Edebiyatı ve Sineması adaptasyonu. 2008 yılının gişe rekortmeni, romantik komedi “Hırçın Sevgilim” (My Sassy Girl) yine Amerikalıların Güney Kore sinemasından uyarladıkları başka bir başarılı örnek. Ancak 2000’li yıllardan itibaren yapılan uyarlamalarla Güney Kore’nin bu konuda diğer Asyalı rakiplerine fark attığı görülüyor.

Uzakdoğu Sineması’nı uyarlama açısından verimli bulan tek ülke Amerika değil. Özcan Deniz; senaristliğini, yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği, 2 Kasım 2012’de gösterime giren filmi “Evim Sensin”i, 2004 yapımı bir Güney Kore filmi olan “Hatırlanacak Bir Anı”dan (A Moment to Remember) uyarladığını ifade ediyor.

Ülkemizde Güney Kore yapımı sinema filmlerini ve televizyon dizilerini Amerikalı halefleriyle yarıştıracak kadar hatırı sayılır bir takipçi kitlesi var. 

90’lı yıllarda baş gösteren Brezilya dizileri furyasını yerini Kore dizilerine bırakmış durumda. Hâlâ TRT’de gösterilmekte olan tarihi temalı Güney Kore yapımı dizi filmlerin ülkemizde çekilen değme dizilere reyting açısından epey fark attığı gözlemleniyor. 4 yıldır TRT’de, “Saraydaki Mücevher, Denizler İmparatoru, Düşlerimin Prensi, Sarayın Rüzgârı, Muhteşem Kraliçe” gibi isimlerle yayınlanan saray temalı, tarihi Güney Kore dizilerinin tekrarları bile defalarca izleniyor. 

Geçtiğimiz Haziran ayında TRT’yi ziyaret eden Güney Kore’nin kamu televizyonu KBS’nin yetkilileri, yapımlarının Türkiye’de gördüğü ilgiden hoşnut olduklarını dile getiriyorlar.  TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, TRT’nin Güney Kore dizilerini satın almasında başlıca etkenin, Güney Kore’nin Türkiye ile benzerlik gösteren kültür özellikleri olduğunu söylüyor. Türkiye’nin Güney Kore’yle tarihten gelen kardeşlik bağına vurgu yapan Şahin,  televizyon dizilerinin kültürel temasta önem taşıdığının altını çiziyor.

Güney Kore’nin dizi yapımlarına gösterdiğimiz ilgi son yıllarda aynı şekilde karşılık buluyor. Güney Korelilerin bu yıl 7.sini düzenledikleri “Uluslararası Seul Drama Ödülleri”nde ilk defa bir Türk yapımı dizi film de yer aldı. Başrollerini Kenan İmirzalıoğlu, Cansu Dere, Barış Falay, Tuncel Kurtiz, Haluk Bilginer ve Yiğit Özşener, gibi isimlerin paylaştığı “Ezel” En İyi Yabancı Drama Ödülü’ne layık görüldü. Beren Saat “Fatmagül'ün Suçu Ne?” isimli dizideki rolüyle yarışmada En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne aday olurken Kenan İmirzalıoğlu’da “Ezel”deki rolüyle En İyi Erkek Oyuncu kategorisine aday oldu.

Türkiye’de, televizyonda gösterilmeyen Güney Kore dizilerinin ve sinema filmlerinin takibi için açılmış yüzlerce internet sitesi ve Güney Koreli oyuncular için kurulan bir o kadar da hayran kulübüne ulaşmak mümkün. Elbette ki bu dizilerin bu kadar hayran kitlesi edinmesinde tek etken Güney Kore’yle kurduğumuz tarihsel gönül bağı değil. Peki, bu yapımlar neden bu kadar çok seviliyor?

Beyazperde her yerde aynı kaderi paylaşsa da TV için yapılan dizi filmlerin nasip seyri her ülkenin yayın politikasına göre farklılık gösteriyor. Örneğin Güney Koreli yapımcılar TV dizilerini reyting canavarına karşı mağdur etmiyorlar. Bir dizi film her biri birer saatlik, ortalama 16-24 bölüm uzunluğunda çekiliyor. Yapımcılar istisnalar dışında diziyi uzatmıyor ya da ikinci bir sezonu çekmeye kalkışmıyorlar. Haliyle seyirci reyting kaygıları uğruna son bulan ya da uzadıkça yılan hikâyesine dönen TV dizilerine maruz kalmıyor.

Güney Koreli yapımların tür kategorilerine sadakati de ayrı bir özellik.  Her biri türünün gerekliliklerini sonuna kadar karşılıyor.  Melodramlar, saray entrikaları, su katılmamış aksiyonlar, romantik komediler konu çerçevelerinin dışına çıkmamaya özen gösteriyorlar. Güney Koreli yapımcılar tek bir seyirlikte her türlü alternatifi sunmamaya dikkat ederek seyirciye tercih hakkı bırakmayı önemsiyorlar. 

Türk geleneklerine benzer bir kültür taşıyan Güney Korelilerin yapımlarında aşk ilişkileri muhafazakâr bir çerçeve içinde yansıtılıyor. Masalsı aşklar, iyilerin çok iyi, kötülerin çok kötü olduğu ve her halükarda kötülerin mağlup geldiği öyküler kültürümüze hitabetini Yeşilçam öykülerine benzerliğindeki naifliğinden alıyor.

Genelde mutlu hikâyelere, melodramlara ev sahipliği yapan ve bize çekici yaşam manzaraları sunan Güney Kore’de vaziyet ne yazık ki ekran önündeki gibi değil. İntihar oranlarının en yüksek olduğu ülkelerden biri de Güney Kore. Özellikle dizi ve sinema camiasının ünlülerinde intihar vakalarına çok sık rastlanıyor.

Sektörün tüm dünyada adını iyice duyurduğu 2000’li yıllarda, Güney Kore’nin intihar vakaları ile gündeme gelen genç oyuncularının sayısındaki artış kafaları karıştırıyor.

2007 yılında, 33 yaşındayken kendini boğarak öldüren aktör Park Yong Ha, yine aynı yılda evinde ölü bulunan 27 yaşındaki aktris Jung Da Bin ve geçtiğimiz Haziran ayında 25 yaşındayken hayatını kaybeden aktris Jung Ah Yool’un intiharlarının ardında televizyon camiasının yarattığı depresyonlar gösteriliyor. 2009 yılında, 26 yaşında intihar eden Jang-Ja Yeon’un yedi sayfalık veda mektubu da bunu doğrular nitelikte bulunmuştu. Genç aktris mektubunda; menajerinin kendisini seks kölesi olarak kullandığını, dizilerde rol alabilmesi için medya yöneticileri ve iş adamlarıyla birlikte olmaya zorladığını, iddia etmişti.  Genç yaşta intihar etmeyi seçen birçok Güney Koreli oyuncunun yakınları gösteri camiasının onları ittiği bunalımı doğrular nitelikte açıklamalar yapmayı sürdürüyorlar.

Yeşilçam’ın masum naifliği bizim için ilgi bağlamında geçerliliğini koruyan ancak dünyadaki birçok seyirci için nostaljik bir ekran kültürü.  Bu yüzden Güney Kore’nin TV ve beyazperde çalışmalarının nostaljiyi özleyen dünyada olduğu kadar, ülkemizde de gittikçe artan bir ilgiyle karşılanacağı açık; çünkü artık seyirci saflığı kitleler için kurgulanan hayal ürünlerinde arıyor. Güney Kore’nin sinema ve TV sektörü kendi içinde aynı saflığı taşıyamasa da ekran ürünlerinde bu ihtiyacı başarıyla karşılamaya devam edecek gibi görünüyor.

2 Yorum:

kayıkçı dedi ki...

hong kong'a hollywood ya da bollywood gibi bir yakıştırma yapmak mümkün mü? wong kar wai çinli de kim ki duk güney koreli mi? chan wook park da güney koreli ise. uzakdoğu sineması diye toplu bir sınıflandırma yapmak ne derece doğru olur.

soru formatında olduğuna bakma, görüşlerini bekliyorum.

İrem Nas dedi ki...

Nitelik açısından değil ama üretim ve tüketim açısından “ticari” bir sınıflama yapacaksak mümkün. Japonya, Çin ve Güney Kore’nin ekran ve beyazperde ürünleri hem teknik açıdan hem de öykü anlatımı bakımından büyük benzerlik taşırlar.(Bahsini ettiğin bağımsız sanat sineması yönetmenlerinin çalışmaları değil elbette.) Bu anlamda bana kalırsa bu ürünleri “Uzak Doğu” başlığına sokmak da mümkün. Ama sadece bu kadarı mümkün…