20 Ağustos 2014 Çarşamba

Mamur Karpuz



Keşke sen bir şey söylemeyince
Bu, yalan söylemedin demek olsa…
Ama öyle olmuyor.
Ama böyle ölmüyor işte içimin sebatsız karpuz filizi.
İç güzelliği en önemli bir şeydir.
Değil mi ki karpuz dediğin sen, ben gibi
Kendi içini yiyen şeydir.
Önce içine, sonra dışına kıymet biçilmiş pek az şey var, karpuz gibi…
Annem evren boşluk sevmez dediğinden kelli
İçimde dört başı mamur bir karpuz büyütüyorum;
Benimki köşeli olsun diye,
Mukavva bir kutuda oturuyorum.
Herkese gösteriyorum manyetik rezonans görüntülerini.
Şahit olun; köşeleri sivrilsin diye ne ön yargılar yuttum ben.
Hem ben küçükken,
Kervanını karpuzun içinde kaybeden devecinin öyküsünü okumuştum.
İçimde büyüttüğüm her şeyi kocaman dünya sandığımdan;
Ondan, içim manav gibi Doktor Hanım, deyişim.
Sen bana zirai ilaç yazıyorsun, bense Doktor Hanım;
İçimdeki karpuza GDO bilmeyen kabzımal arıyorum.
Karpuzun bile köşelisini yaptılar, yemin ederim.
Ben hâlâ GDO soruyorum.

15 Temmuz 2014 Salı

Metropol Duası




Yeryüzündeki varlığımın 30. yılına mum dikmeme yaklaşık bir hafta kaldı. Bu koca ellere orta parmağın ucundan bilek mesafesi yürüyerek kat edilebilen küçücük bir avuçtan geleli bir yıl oldu. En az liseyi bitiren bir genç irisininki kadar ergenliğimi ağzıma büyük gelen lafları geviş getirmek suretiyle bir büyükbaş gibi tamamlayalı da çok değil…

Kimse hakkını savunurken gitmesi zaruri yollar yüzünden insanlığını sorgulamak zorunda kalmasın. Kimse yalnızlığından kurtulmak için kendi gösterişinin kurbanı olmasın. Kimse kimseyi oturttuğu yerden kaldırmak mecburunda bulunmasın. Kimse de dönüp ardına, kaldırıldığı o koltuğa bakmasın… 

Çünkü her insan kıymeti kendinden menkul bir apartman sahibidir. Gider o apartmanın sahibinden bir yer istersin. Mülk sahibi sana gönlüne göre değer biçtiği yeri gösterir. Sen o daireyi istesen de bulduğun gibi bırakmayacağından, deniz manzaralı daire umarken bodruma kalacağından, o gönülden edindiğin yerin kirasına her yıl biçilecek zamdan, hiç senin olmamış duvarlara senden sinecek gamdan; her gönül eskir zaten, zamanla tadilat tutmaz olur. Hem her gönül sahibinin gönlü rahat değil ki kiracısı onsun. Herkes ne kadar mülk sahibiyse o kadar kiracı… Herkes umduğundan fazlasını bulmaya mükellef, zira herkes vergi mükellefi; vergisinin hesabını keyfinin kâhyasıyla sorduracak kadar bencil ve tembel…
Kimin gönlünden yer istediysen, dilerim bulduğun en gönlüne göresi olsun.
Her yeni yaşın, en güzel yaşın… Hep söylerim…
Doğum günün kutlu olsun işte. Kiracıların çıkarken evi düzgün bıraksın.
Gözlerinden öperim.

5 Haziran 2014 Perşembe

Yaş İşler Ustası




Yaş işler ustasıyım; tevekkeli değil, acına basıyorum.
En iyi bildiğimin kabak tadı olduğu da doğrudur, üstelik
Sözler dilime değmeden yalan olurlar.
Hem insan yok ki yiyemediğini diline meze yapmasın;
Her körükle gelene öyle böyle yanmasın.
Susunca doğmayan, konuşunca ölen o şeylerin cisimleri
En içerinde dururlar, örtülmeden bırakılmış tüm çekmecelerin.
Bilirim; tevekkeli değil,
Gönlünü şuradan alıp, buraya asıyorum.
Her bıçakta bilenip,
Acına basıyorum.

20 Mayıs 2014 Salı

Jagten / The Hunt / Onur Savaşı



Oscar, Bafta, Golden Globe, Cannes gibi sinema dünyasının en dikkate tabi müsabakalarından birçok adaylık ve ödülle dönen Onur Savaşı geçtiğimiz yılın en çok konuşulan filmlerinden biriydi. Son dönemlerde vukuatlardan çok duygu durumlarına yönelik filmlere prim veren sinema ödülleri camiası için Onur Savaşı dört başı mamur bir çalışma olmasının yanı sıra bıçak sırtı bir konuyu iç kanırtan bir biçimde biliyor.

Onur Savaşı ‘nın iyi bir ses ve tonlama ile okunmuş sıradan bir hikâye gibiliğinden yola çıkarsak kusursuz bir film olduğunu söylemek zor ama muazzam bir Mads Mikkelsen gösterisi olduğu kesin. 

Az nüfuslu bir kasabadaki anaokulunda yardımcı öğretmenlik yapan Lucas, en iyi arkadaşının küçük kızı tarafından ilgisine karşılık bulamadığı için taciz imalı bir yalanla suçlanır. Küçük bir çocuğun küçük bir yalanı küçük bir kasabayı kitle histerisine boğar ve şüphe herkesin içine bir virüs gibi yayılır. O dakikadan sonra Lucas kasabalı için bir cüzamlı bir “av” halini alır.

Çocuk istismarı filmin asıl meselesi gibi dursa da hikâyeyi ayakta tutmakla yükümlü bir direkten öte nitelik taşımıyor. Ancak Türkiye’deki sinema izleyicisi için gözlemlediğim kadarıyla meseleyi buradan uzaklaştırmak biraz zor.  İzleyici Lucas’ın kendini savunmak adına verdiği tepkileri yetersiz buluyor ve taraf tutuyor. Hâlbuki film duygudaşlık kurma konusunda çok sert bir yerden baskı yapıyor, kimseyi yargılamamız için zorluyor ve Lucas’a karşı ekilen şüphe tohumlarını izleyicinin içine de serpmekten geri durmuyor. Bizim ülkemizde inanç daha kuvvetli bir olgu olduğundan seyirciyi Lucas’ın tarafından çekmek biraz zorlaşıyor. 

Bu noktada Mads Mikkelsen’in oyunculuğunun başarısı su götürmez. Hatta bana kalırsa kendisi sinema için bir lütuf. Aktörün Hanibal Lecter(Hannibal), Le Chiffre(Casino Royal), Nigel (The Necessary Death of Charlie Countryman)  gibi nevrozlu karakterlere, ya da Tristan (King Arthur), Draco (Clash of the Titans) epik kahraman hikâyelerine çok yakışan, tekinsiz bir duruşu olsa da sessiz atın tekmesi pek olur naifliğindeki karakterler Mikkelsen’in oyunculuğunu çok daha ön plana çıkarıyor. Görünen o ki Mikkelsen’in de tercihleri bağımsız yapımlardan yana ağır basıyor. Bu anlamda aktörü Jagten’de, Prag’da ve Efter Brylluppet’de hayranlıkla izlediğimi söyleyebilirim. Mikkelsen ayrıca anadili olan Danca’nın yanı sıra İsveççe ve İngilizceyi de akıcı bir şekilde konuşabiliyor. Coco Chanel & Igor Stravinsky’de Fransızcayı, Akif Pirinçci’nin fantastik bilimkurgu türündeki romanından uyarlanan Die Tür’de Almancayı ise bilmeden konuştuğuna inanmak neredeyse imkânsız.  

Küçük aktrist Annika Wedderkopp’un performansı da muhteşem. Ancak bu kadar küçük yaştaki oyuncuların başarısının kendi yeteneklerinden çok yönetmenin çocuk oyuncu yönetimindeki kabiliyetinden kaynaklandığını düşünüyorum. Bu durumda Thomas Vinterberg’in iyi bir oyuncu yönetmeni olduğunu da belirtmek gerek. 

Son olarak kötü bir çeviri kurbanı ismiyle Onur Savaşı yağmur sıkıntısı taşıyan bir hava gibi ağır, rahatsız bir film… Gerilim-aksiyon atmosferi üzerine kurulmuş sert bir dram. Her bir karesi, her bir göndermesi tekinsizliğini, şüpheciliğini destekler nitelikte ve ayrı ayrı birer inceleme konusu. En önemlisi Onur Savaşı izleyici yorumlarını en çok okuduğum filmlerden biri oldu. Bu anlamda yorumlar üstünden bile sosyolojik bir analiz çıkarmak ve çok şaşırmak mümkün. Her şey bir yana, sadece bunun için bile izlenmesi gerektiğini düşünüyorum.

İyi seyirler,