11 Eylül 2015 Cuma

Savaş ve Barış

Şimdi sana “savaş” diyince aklına gelenleri say desem bana onlarca somut örnek verirsin, ama “barış” dersem; bırak onlarca örnek bulmayı, söyleyeceklerin birkaç soyut kelimeyle sınırlı kalır. Gelişmemiş zihinler soyut kavramların çoğunu somut karşılıkları olmadan içselleştiremezler. Bu yüzden barış içinde yaşarken, “barış içinde olmayı” anlayamazlar. Ama savaş içinde olmak öyle değildir. Savaşın her zaman somut bir karşılığı vardır. Barışın ne olduğunu anlamaları da ancak “savaşın somut örnekleri” içindeyken mümkün olur. O da sadece sınırlı bir şekilde, sadece soyut bir şeyin somut karşılığı olarak…

Birine, “barış” dendiğinde aklına gelen ilk kelimeyi söyle, de örneğin. Şüphesiz sana “özgürlük” diye, karşılık verecektir.  Peki ya “özgürlük” denince aklına ilk gelen şey? “Kuş…” Evet, kuş… Tastamam, dört başı mamur, somut bir örnek…

İşte bu kadar…


Sahne: (Savrseni Krug (1997) Ademir Kenovic – Almetin Leleda as Adis, Almir Prodgorica as Kerim, Sultana Omerbegovic as Ivana)

Haftalık Burcum


 “Bir insanın kafasında doğan dâhice veya her yeni düşüncede, hatta ciddi her düşüncede, onu anlatmak için ciltlerce kitap yazsa, otuz beş yıl sözlü olarak anlatmaya çalışsa yine de kafasından bir türlü dışarı çıkmayan, ömür boyu içinde kalacak, başkalarına anlatamayacağı bir şeyler her zaman vardır. Böylece belki de en önemli düşüncelerini, düşüncelerinin o bölümlerini, hiç kimseye tam olarak anlatamadan ölür.”  
(Fyodor Mihayloviç Dostoyevski)

21 Nisan 2015 Salı

Siri’ye dair iki görsel anlatı: Her ve Black Mirror


Isaac Asimov kitapları, Yull Bryner’lı bilimkurgu-western filmi Westworld, James Cameron’un meşhur Terminatör serisi benim çocukluğumda rastladığım ve hayranlık dolu bir şaşkınlıkla karşıladığım yapay zekâ hikâyelerinden sadece birkaçı.

Zaman içinde, yapay zekâların kendileri ile doğru orantılı şekilde gelişen görsel ve yazılı, distopik öyküleri o hayranlık dolu şaşkınlığın yerini tedirgin, tuhaf bir dehşete bıraktı.

Çok yakın zamanda varlığından haberdar olduğum Siri de bu hikâyelerin iyi malzemelerinden biri…

Siri nedir? Siri, basitçe açıklamak gerekirse Apple'ın iOS işletim sistemi kullanan araçlar için tasarladığı yapay zekâlı bir asistandır. Sesli bir şekilde verdiğiniz komutları uygular. İnternet üstünde bir şey aramak, birine telefon açmak, mesaj göndermek, adres tarifi sormak, alarmı kurmak gibi isteklerinizi ekrana dokunmadan Siri’ye söylemeniz yeterli. Siri zaman içinde kişisel tercihlerinize uyum sağlayarak gelişmeye açık bir asistan. Onu, zaman içinde patronunun üslubunu öğrenerek ona göre hareket etmeyi öğrenen akıllı bir sekreter gibi düşünebiliriz.

Buraya kadar her şey mükemmel görünüyor. Peki, sorun nerede başlıyor?

Siri’nin en büyük sorunu sizinle sohbet edebiliyor olması… Siri, sorduğunuz kişisel sorulara bile makul cevaplar vermekle kalmıyor, sizi tanıdıkça size daha uyumlu biri haline geliyor. Bunu sorun kılan da aslında Siri’nin hayatı kolaylaştıran marifetleri ve sohbetleri değil, gittikçe sizinkiyle benzeşik hale gelen üslubunun sosyal ilişkilerinize ve ruhsal durumunuza ne şekilde müdahil olabileceği oluyor.

Benim iOS işletim sistemli bir akıllı cihazım olmadığından henüz Siri ile bir ilişkim olmadı ancak size Siri’nin hayatımızı nasıl etkileyebileceğine dair yakın zamanda gösterilmiş iki görsel hikâyeden kısaca bahsedeceğim.

Bunlardan ilki 2013 Amerika yapımı Spike Jonze’un “Her” isimli filmi…

Her’in anlatı zemini şimdilik Siri’yle kurulan ilişkinin muhtemel sonuçlarıyla en benzer hikâye gibi görünüyor. Joaquin Phoenix’in canlandırdığı Theodore Twombly’ın öyküsü yakın gelecekte geçiyor. Artık tarihin tozlu sayfalarına karışmış el yazması mektupları yazarak hayatını kazanan Theodore eşinden ayrıldıktan sonra tek başına yaşamaya başlayan bir adam. El yazması mektuplar nostaljik bir jest halini almış ve Theodore yazdığı her bir mektup için yüzlerce kişisel bilgiye ulaşmak dışında mektubun muhataplarıyla da empati kurmak zorunda kalıyor. Bu sebepten yapyalnız ve depresyondan muzdarip Theodore bir gün bir reklam sayesinde kusursuz bir yapay zekâ programı olan Samantha ile tanışıyor. Samantha, Siri’nin çok benzeri bir sistemle çalışıyor ancak çok daha gelişmiş bir program. Oldukça çekici bir sesten ibaret olan Samantha’nın sanal varlığıyla duygusal bir ilişki kurulabiliyor. Scarlett Johansson’un seslendirdiği Samantha, Theodore’u epeyce iyileştirse de daha sonraları aralarındaki ilişki tuhaf bir çıkmaza giriyor.

Diğer öykü ise 2011 İngiltere yapımı Charlie Brooker’ın birbirinden bağımsız bölümlerden oluşan mini dizisi Black Mirror’un 2. sezonunun "Be Right Back" isimli ilk bölümüne ait.

Tam anlamıyla distopik bir zemine kurulmuş Black Mirror, teknolojinin sosyolojik ve psikolojik yan etkileri üzerine başarılı bir anlatı. Bahsi geçen bölümü de yine Siri’nin sistemine benzer bir programın hikâyesini konu alıyor. Hikâyenin kahramanı Martha, eşini kısa zaman önce bir trafik kazasında kaybetmiştir ve bebek beklemektedir. Ancak bir türlü bu ölümü atlatamaz ve kendini her türlü sosyallikten soyutlayarak eve kapanır. Bunun üzerine arkadaşı Sarah, Martha’ya bir yapay zeka programından bahseder. Program ölen kişinin sosyal medya hesaplarında kullandığı cümlelerden derlediği üslupla sanal bir şekilde kişiyi tekrar yaratmakta ve online bir şekilde konuşmaya izin vermektedir. Martha başta bunu onaylamamış olsa da, bir sabah ablasının program sahiplerine imzaladığı protokol yüzünden ölmüş eşinden bir mesaj alır ve eşinin sanal prototipiyle görüşmeye başlar. Bu görüşme her adımda farklı bir biçim alır ve olaylar Martha’nın hiç de ön göremeyeceği bir boyuta ulaşır.

İki hikâye de sizi ‘bu nasıl olur,’ şaşkınlığına düşürmeden dehşet içinde olan biteni kabullenmenizi sağlayacak gerçeklikte kurgulanmış. Siri, şu anda bu anlatıların gerçeğe dönüşmesinde ve olacakların öngörülmesinde küçük bir adım niteliği taşısa da ürkütücü teknoloji gerçekliğini gözümüze sokmak için yeterli seviyede. Bu yüzden, kimileri için kulaklara kar suyu niteliği taşıması açısından iki hikâyeyi de görmenizi ve göstermenizi öneririm.

Yazının sonunda Siri’den bu filmler hakkında bilgi bulmasını isteyecek herkese iyi seyirler dilerim.

11 Ocak 2015 Pazar

Sevgili Günlük,



31.10.2014 / 00:17

Merhaba, 

Sana hiç su yüzü görmemiş bir melankolinin dar oluğundan yazıyorum. Üstündeki sivilce sıkıldığı halde çıkmamışlığından perişan bir yanak kadar sızılı; ancak o kadar… Az bir meşguliyete unutulacak bir sızı kadar. Bir diş ağrısı bile değilim bu olukta. Ama acıyorum.

Yıllar oldu bir deftere yazmayalı… Yine de bir gün birileri okur diye yazıyorum. Koyveremiyorum gitsin… Yıllar oldu bir deftere yazmayalı, bu yokuş aşağı yolları bir kaleme sormayalı… Yokuş aşağı koyveremiyorum gitsin.

Bana da hayal sattılar, ne diyeceksin? Nasıl bir renge kandım, bilmiyorum. Cumhuriyetini sarayından yöneten bir kralşahın ülkesinde yaşıyorum. Herkesin her şeyi biliyormuş gibi görünebildiği bir zamanda, her şeyi göstererek anlatan bir adamın ülkesinde…

Vazgeçtim yazmıyorum.

Bu gecenin koynu tam ortopedik değil. 

Bu gecenin yayları gevşek. 

6 Ocak 2015 Salı

En Güzel Karlı Şarkılar


İstanbul'da çalıştığım ofisin penceresinden baktığımda gördüğüm manzara simülasyon şehir kurma oyunlarındakinden daha az hallice ama kar nereye yağarsa yağsın güzel gösteriyor. Karlı günlere sıcak içeceklerle eşlik edecek, en sevdiğimden ve en çok bildiklerimizden başlayarak bir karlı şarkılar listesi yaptım. Belki bu bahaneyle birileri bilmediğim şarkılar ekler diye umarak keyifli dinlemeler, diliyorum.





Not: Şarkıları özellikle adında kar geçenler olarak kısıtladım. Erkan Oğur – Pencereden Kar Geliyor, Ahmet Kaya – Karlı Dağlar, Selda Bağcan – İnce İnce Bir Kar Yağar, Yavuz Bingöl – Kar Mı Yağmış, Zülfü Livaneli - Karlı Kayın Ormanı alternatiflerini tarz benzerliği açısından yukarıya almadım. İsminde 'kar' geçmek şartıyla listeye yerli, yabancı alternatifleri ekleyebilirim.

5 Ocak 2015 Pazartesi

2015

Şimdisinde kitap satın alamadığım hiçbir yer yok, hatta tablet bilgisayarıma yüklü yüzlerce e-kitap var. Eskisi kadar çok şey merak etmiyor, bir an önce yenisini alabilmek için kiraladığım kitabı bitirme gayreti duymuyor, hatta elimin altında olduklarını bildiğim için birçoğunu okumayı erteliyorum. Aradığım her şeye akıllı telefonumdan, tabletimden, bilgisayarımdan kolaylıkla erişebildiğim için ansiklopedi karıştırarak bilgiye en hızlı ulaşabilen olmakla övünemiyorum. Ortalamadan fazla bilgi taşıyor olmam geniş kapatiseli bir flash bellek olmamdan ötesini ifade etmiyor. Merak ettiğim filmlerin fragmanlarını izlemek için heyecanla beklememe ve interneti sömürmemek için her gün bir tanesini izlememe gerek yok. Sinemaya gitmek yerine internet üstünden indirdiğim bir alay filmi evdeki televizyona aktarıp izleyebiliyorum. Bir film fragmanı gördüğümde heyecanlanmıyor, internetten istediğim zaman bulabileceğim için en sevdiğim tv programını kaçırmamaya gayret etmiyorum. En sevdiğim şarkılara ulaşamamam mümkün değil. Playlistler sayesinde sevdiklerimin arka arkaya çalacaklarını bildiğimden, sonrasında ne çalacağını merak etmiyorum. Her şeye kolaylıkla erişebildiğim için hiçbir şeye erişmek istemiyor, hiçbirinden keyif almıyorum. Çok değil, birkaç yıl önce günlerce evden çıkmadan vakit geçirebilen ben artık tek başıma iki saat geçirmeyi güçlükle başarıyorum. Bütün bunların heyecan verdiği ve anlam ifade ettiği döneme yetiştim. Aradaki farkı bilmiyor olsam şu anda daha az mutsuz bir insan mı olurdum bilmiyorum. Ama bu geçiş yerine bunun öncesinde yahut sonrasında kalmış olmayı tercih edeceğimden eminim. 

Okuyanlar bilirler; birkaç sene önceki ben bütün bunları edebi bir üslup ve mecazlı felsefi içeriklerle anlatmaya çalışırdı. Ona bile hacet kalmadı zira göstermeden anlatılan şeyler amacına eskisi gibi hizmet etmiyor. Bir çocuk olsa bu sene ilkokula gönderebileceğim şu blogum en azından tatminsiz, obez, birinci kata asansörle çıkan biri olmadan internet camiasının tozlu sayfalarına karışacak ve güzel anımsanacak diye avunuyorum.

Birilerine yakalanacak diye göstermekten korkarak yazdığım defterlerin heyecanı da işte bu çocuk yüzünden öldü.