11 Ocak 2015 Pazar

Sevgili Günlük,



31.10.2014 / 00:17

Merhaba, 

Sana hiç su yüzü görmemiş bir melankolinin dar oluğundan yazıyorum. Üstündeki sivilce sıkıldığı halde çıkmamışlığından perişan bir yanak kadar sızılı; ancak o kadar… Az bir meşguliyete unutulacak bir sızı kadar. Bir diş ağrısı bile değilim bu olukta. Ama acıyorum.

Yıllar oldu bir deftere yazmayalı… Yine de bir gün birileri okur diye yazıyorum. Koyveremiyorum gitsin… Yıllar oldu bir deftere yazmayalı, bu yokuş aşağı yolları bir kaleme sormayalı… Yokuş aşağı koyveremiyorum gitsin.

Bana da hayal sattılar, ne diyeceksin? Nasıl bir renge kandım, bilmiyorum. Cumhuriyetini sarayından yöneten bir kralşahın ülkesinde yaşıyorum. Herkesin her şeyi biliyormuş gibi görünebildiği bir zamanda, her şeyi göstererek anlatan bir adamın ülkesinde…

Vazgeçtim yazmıyorum.

Bu gecenin koynu tam ortopedik değil. 

Bu gecenin yayları gevşek. 

6 Ocak 2015 Salı

En Güzel Karlı Şarkılar


İstanbul'da çalıştığım ofisin penceresinden baktığımda gördüğüm manzara simülasyon şehir kurma oyunlarındakinden daha az hallice ama kar nereye yağarsa yağsın güzel gösteriyor. Karlı günlere sıcak içeceklerle eşlik edecek, en sevdiğimden ve en çok bildiklerimizden başlayarak bir karlı şarkılar listesi yaptım. Belki bu bahaneyle birileri bilmediğim şarkılar ekler diye umarak keyifli dinlemeler, diliyorum.





Not: Şarkıları özellikle adında kar geçenler olarak kısıtladım. Erkan Oğur – Pencereden Kar Geliyor, Ahmet Kaya – Karlı Dağlar, Selda Bağcan – İnce İnce Bir Kar Yağar, Yavuz Bingöl – Kar Mı Yağmış, Zülfü Livaneli - Karlı Kayın Ormanı alternatiflerini tarz benzerliği açısından yukarıya almadım. İsminde 'kar' geçmek şartıyla listeye yerli, yabancı alternatifleri ekleyebilirim.

5 Ocak 2015 Pazartesi

2015

Şimdisinde kitap satın alamadığım hiçbir yer yok, hatta tablet bilgisayarıma yüklü yüzlerce e-kitap var. Eskisi kadar çok şey merak etmiyor, bir an önce yenisini alabilmek için kiraladığım kitabı bitirme gayreti duymuyor, hatta elimin altında olduklarını bildiğim için birçoğunu okumayı erteliyorum. Aradığım her şeye akıllı telefonumdan, tabletimden, bilgisayarımdan kolaylıkla erişebildiğim için ansiklopedi karıştırarak bilgiye en hızlı ulaşabilen olmakla övünemiyorum. Ortalamadan fazla bilgi taşıyor olmam geniş kapatiseli bir flash bellek olmamdan ötesini ifade etmiyor. Merak ettiğim filmlerin fragmanlarını izlemek için heyecanla beklememe ve interneti sömürmemek için her gün bir tanesini izlememe gerek yok. Sinemaya gitmek yerine internet üstünden indirdiğim bir alay filmi evdeki televizyona aktarıp izleyebiliyorum. Bir film fragmanı gördüğümde heyecanlanmıyor, internetten istediğim zaman bulabileceğim için en sevdiğim tv programını kaçırmamaya gayret etmiyorum. En sevdiğim şarkılara ulaşamamam mümkün değil. Playlistler sayesinde sevdiklerimin arka arkaya çalacaklarını bildiğimden, sonrasında ne çalacağını merak etmiyorum. Her şeye kolaylıkla erişebildiğim için hiçbir şeye erişmek istemiyor, hiçbirinden keyif almıyorum. Çok değil, birkaç yıl önce günlerce evden çıkmadan vakit geçirebilen ben artık tek başıma iki saat geçirmeyi güçlükle başarıyorum. Bütün bunların heyecan verdiği ve anlam ifade ettiği döneme yetiştim. Aradaki farkı bilmiyor olsam şu anda daha az mutsuz bir insan mı olurdum bilmiyorum. Ama bu geçiş yerine bunun öncesinde yahut sonrasında kalmış olmayı tercih edeceğimden eminim. 

Okuyanlar bilirler; birkaç sene önceki ben bütün bunları edebi bir üslup ve mecazlı felsefi içeriklerle anlatmaya çalışırdı. Ona bile hacet kalmadı zira göstermeden anlatılan şeyler amacına eskisi gibi hizmet etmiyor. Bir çocuk olsa bu sene ilkokula gönderebileceğim şu blogum en azından tatminsiz, obez, birinci kata asansörle çıkan biri olmadan internet camiasının tozlu sayfalarına karışacak ve güzel anımsanacak diye avunuyorum.

Birilerine yakalanacak diye göstermekten korkarak yazdığım defterlerin heyecanı da işte bu çocuk yüzünden öldü.