29 Ekim 2016 Cumartesi

Parfüm


Vazgeçtiğin için gidilmez her zaman, vazgeçmemek için de gidilir demişim de bir zaman...

Yarı bencillik, yarı özveri, güya özveri… 

İnsan bencilliğini çokça özveri sanır.

Sprey kapağı bozulmuş parfüm şişesine bakadurmak gibi bir şey olur gidişin… Şişeyi kırmazsan kalan parfümü hiç kullanamayacaksın ama bitmeyecek… Kırarsan her yer kokacak ama parfümden geriye bir anda hiçbir şey kalmayacak...

Hani parfüm ya o; şişesinin sprey kapağı hiç bozulmasa ne olacak?

Yavaş yavaş, sıka sıka illa ki tükenecek.

Her türlü, kokusu bir hatıra, iyi kötü ince bir sızı...

19 Eylül 2016 Pazartesi

Yastık



Kafam hiç rahat değil… Şu yastıklar var ya… Ölü kuşların tüyleriyle yapılmış yastıklar… Bir ara canlı kazları yolarak doldurduklarını bilmeden kaz tüyü bir mont almıştım. Belki canlı değillerdir, ciğersiz insanlar ciğerlerini yemek için onları önce öldürüp, sonra tüylerini yolmuşlardır, diye düşünerek kendimi avuttum. Olsa belki ben de yerdim gerçi. Şu hayatta yemem diyeceğim bir yiyecek yoktur, buna kendim de dâhil… Ciğerlerime de pek iyi davrandığım söylenemez.

Neye, yastıklar diyordum… Yaşayan koyunların yünlerini kırparak yaptıkları yastıklar var bir de… Sanırım onlar da koyunların kininden taş gibi oluyorlar. Bir de ortopedik visko yastıklar var… Onlar çok talepkâr. Hemence bozulup aynı hızla eski şekillerini alsalar bile kendilerini sana uydurmayıp senin onlara uymanı bekliyorlar. Su görünce kendinden geçen, makyajını silmemiş kadınların rimellerini özümsemekten zevk alan elyaf yastıkları hiç saymıyorum bile. 

Kafam bazen kolumun üstünde rahat ama bu sefer de kolum rahat etmiyor. İkisini de kırmak istemediğimden çok arada kalıyorum. Beni taşıyabilecek bir insan istiyorum diye çok ibretlik, ne fantastik bir beyan vardır hani. Çünkü en önemli husus insanın kendi kafasını tek başına taşıyan biri olabilmesi… İşe bu hususta sıkıntı yaşadığını bilmeyen gariban insanların bu beyanla kastı "kafayı" taşıtmak. Kafayı büsbütün “onu taşıyabilecek” kişiye vermekten bahsettiklerini bilmiyorlar bile. Kafanı vereceksin, o da senin yerine senin kafanla yapman gereken bütün eylemleri yapacak. Kafa vermek, almak, taşımak, taşıtmak şu dünyada en ehemmiyetli meseleler...

Aslında beni taşıyabilecek birini istiyorum kızlarına, insanın kafasının rahat edeceği tek yer bir gönlün üstüdür, gibi aşırı romantik bir laf etmeyi istemiştim. (Böyle şeyli kitaplar yazmam gerek, yine neyse…) Gönlün kalple mütevellit ilişkisi onun 12 çift insan kemiğinden yapılmış bir kafesin içinde olduğunu hatırlamama yol açtı. Bu yüzden insan gönlü yastık olarak rahat bir şey olamaz. Birtakım insanların kalbine, dolayıyla gönlüne ulaştığı ifade edilen yoldaki hanın mide olduğunu varsayarsak karın yastık olmak için daha meziyetli bir insan yeridir. İnsanın kalbinin sesini dinlemesi kafesteki bir kuşu duyabilmek için kulağını kafesin tellerine yapıştırması gibisiyle gerçekleşir. Sesini duymaya çalıştığın şeyi oradan çıkaramayacak olmayı bilmek gerçekten içli iş... 

Çok içli iş… Halbuki bir karın öyle mi?

Baktın olmuyor kusarsın, hatta gider mideni bile yıkatırsın ama bir gönül öyle mi?


Babama, baba dediğin göbekli olur, senin niye yok, diye soruşum taa küçücükken bu ehemmiyetli meseleyi ne doğru biçimde kavradığımı gösteriyormuş.

24 Ağustos 2016 Çarşamba

Gayriihtiyari



Geçenlerde anlamsız bir talepte bulunan ecnebi bir arkadaşa gayriihtiyari “senin kafan güzel mi,” diye sordum kendi dilimde. Kafasının şeklini gerçekten güzel bulduğumu sandı; hatta ona iltifat ettiğimden o kadar emindi ki, en az benimki kadar çirkin bir kafatası olduğunu düşündüğümü, düşündüğüm bütün diğer şeyler gibi, söylemedim. Gayriihtiyari çok kullandığım bir kelimedir. Herkesin birçok şeyi gayriihtiyari yaptığını düşünürüm. Çünkü nasılsa birileri ölmek istemediği kadar ihtiyar da olmak istemez gayriihtiyari.  

Şu hayatta görüntümle ilgili en muzdarip olduğum konu kafatasımla onu üstünde taşıyan boynumun çenece orantısızlığıdır. Bu yüzden gayrihtiyari ağzımdan çıkan cümleler sol çene kemiğime takılıp kulağıma bir türlü ulaşamazken sağ çenemin bariyersizliği yüzünden her şey sağ kulağıma tıkılıverir. İşte bu yüzden hep ağzımdan çıkanı kulağımın duyması konusunda bir çıkmaz sokak trafiği yaşarım. Taşraya kurulmuş bir metropolün çıkmaz sokağı olmak nasıl bir şeydir, bilebilirsin belki. Şimdi sana bunu bir görselle anlatmak için solda göreceğin resmi çizdim. Hiç fark etmemiştin eminim. Çünkü sen benim gibi kendine değil bana bakıyordun. (Bu arada caddenin ortasındaki bir ağaca 99 TL fiyatlı, altın varaklı bir ayna asan çeyizci onu oradan kaldırıp yerine bir yatak koymuş. Halbuki ben her sabah oradan geçerken yeni bir şey sandığım kendime selam veriyordum. 3 yıldır her sabah bir aynaya bakarken şimdisinde tek kişilik, ucuz bir yatağa bakmak insana kendini nasıl ihtiyar bir gayrılıkta hissettiriyor, biliyor musun?)

Aslında bütün bu ihtiyarları şunu demek için gayriliyordum: Ben küçükken bir otobanın kıyısında yaşıyorduk. Komşunun kızıyla otobandan geçen otobüsleri o senin, bu benim diye sahiplenme oyunu oynar, hiç bizim olmayacak, sadece geçip gidecek otobüsler için kavga edip küserdik. Öylece geçip giden güzel sözleri otobandaki otobüsleri sahiplendiğim gibi sahiplendiğim günleri, o günlere atfen şu bloga emek verdiğim zamanları çok özlüyorum. Mercedes O 303’leri, Mercedes O 304’leri, MAN S 2000’leri özler gibi özlüyorum. Özkaymak Turizm'in sayın yolcuları, mola süreniz dolmuştur...

İşte öylesine zamanlarda yazdığım her şeyi bir kitaba tıkmak gafletinde bulundum. En güzel otobüslerimi bir garaja tıkmak gafletinde bulundum. Seni de garajdan hiç çıkmayacak otobüslerime şöför yapma gafletinde bulundum. Gayriihtiyari yapmışımdır değil mi? Sefere çıkmadan eskimeleri sefere çıkıp eskimelerinden daha kötü desene bana. Sen bunları buradan çıkarsan da ben otobüs süremem, desene. Düşük yapmak, kısır olmaktan daha iyi değil mi?*

Belki gayrihtiyariliklerimiz yüzünden bizi bir gün ihtiyar yapmazlar. Hani insanın korktuğu şey başına gelirmiş ya. Belki gelen şey korktuğumuz şey değildir. Belki bütün güzel şeylerin beklemediğin zamanlarda gelmesi gibi şeydir. Sen beklemezken gelirlerse o güzel şeyleri garaja koyma olur mu? Geçip giden hiçbir şeyi tutma. Kuşları, kelebekleri, otobüsleri, kendini, sözleri...

Biraz olmak hiç olmamaktan daha iyi değil mi?

*Samuel Beckett / Cascando

27 Temmuz 2016 Çarşamba

"Yaş İşler Ustası" kitapçılarda!


Merhaba,
Aylar önce şu yazıda çıkacağını duyurduğum kitabım artık raflarda. Tüm internet kitapçılarından ve zincir kitabevlerinden temin edebilir, bulamazsanız kitapçınızdan istetebilirsiniz.

8 Nisan 2016 Cuma

Kurabiye


Ortaya verdiğin selamı alıp
Kendime borçlu çıktığımdan beri
Hep kalbimle bakıyorum
Yevmiye defterime.
Oysa kalp bir görme organı değil;
Âşıklar ve küçük kızlar için
Bir kurabiye biçimidir. 
Kelimeler eşliğinde, tüketilebilir.
Koruyabilir tazeliğini serin ve karanlık bir yerde saklandıkça…
Çengelli rakamların zaman temsillerine asılı gidişin yüzünden
Sadece yuvarlak saatlerde o kurabiyeyle işim;
Son sözünden önce bitmesin diye, azar azar kemirmişim.
Bana bir süpürge ver gönlündeki evlerden.
Bütün çocuklar gibi
Her yeri kırıntı etmişim.

29 Mart 2016 Salı

Lawrence Durrell / Acı Limonlar


Bir acı limonlar adasında
Karanlık yuvarlarında meyvelerin
Ayın soğuk otlarının yandığı,

Sonra kuru otlar yerdeki
Acıtan anıları, yarı yaşamdır
Gözden geçiren ölü alışkanlıkları

Gerisini söylemesek daha iyi,
Güzellik, karanlık,
Kocamış denizler korusun onları

Anılarıyla uykularının
Kıvırcık başı yunan denizinin
Saklar sessizliğini akmıyan yaşlar gibi.

Saklar sessizliğini akmıyan yaşlar gibi.

Çeviri: Cevat Çapan

Kaynak: Türk Dili Şiir Özel Sayısı Şubat 1961

1 Mart 2016 Salı

“Yaş İşler Ustası” çok yakında raflarda!

İnsanın yazdıklarını okutması, okutacak mecra bulması, okuyandan bir şey duymayı umması zor şey. Rica minnet yaptığınız incitiyor. Öyle olmayanı da bir kan tahlili sonucu bekler gibi huzursuz ediyor.  

Kimse, yazdıklarım okunsun, diye düşünerek yazmaz ancak; ya bir gün okunursa, ihtimali mutlaka içinden bir yerden ince bir ses verir. O sese kulak verip bir kere okutursa, nezaketen bile iyi bir şey duymuş olsa, yine okutur. İşte o saatten sonra da o ince ses koca bir gürültü olur. Ya o gürültüyle başa çıkamaz, el yordamıyla yazarsınız; ya da o gürültüde görmeye alışırsınız. 

Şu fotoğrafta gördüğünüz dosya da o ince sesin marifeti... Nice yayın evleri, editörler, yazarlar, mail kutuları, şehirler gezdi. Hangi bardaklara altlık, hangi çaydanlıklara nihale oldu bilmiyorum. Olmuştur. Kimi mail kutularının okunmamışlarında, kimilerinin spam klasörlerine kaldı. Şimdisinde biri ona bir şans verdi ve bir yayınevinin matbaasında baskı kuyruğu bekliyor. Sonrasındaki kaderi nihale olmaktan hallice mi olur, bilemem. Sonrasındaki gürültüyle nasıl başa çıkarım, bilemem.

Yıllarca buralarda olup yazdıklarımı okuyan, acaba yeni bir şey var mı, diye gelip bakan, niye yazmıyorsun, diye soran, motivasyonlarını eksik etmeyen, umudunu kesmeyen sizler olmasanız ben yine “yazan” olurdum, evet. Ama bir “yazar” olmaya niyet etme cesaretini bulamazdım. Niyetimi bulduğum yere geri bırakır mıyım, onu da bilemem. Bırakırsam oradan alırsınız. Sanki bütün niyetler iyidir; saklarsınız.

Kim bulduysa onundur; kime yazdıysam onun olduğu gibi…  

Bugün bu dosyanın kitap olması için bana bir şans veren Minval Yayınları’na, bana yazanlara, yazdıranlara, okuyanlara, sizlere ve sana binlerce teşekkür borçluyum. 

“Yaş İşler Ustası” bir manilik olmazsa yaza kalmadan kitapçılarda. Haber ederim; raflarda buluşuruz, olur mu?