28 Şubat 2009 Cumartesi

Hadibakalım Cevahir Behrengi

Geçenlerde kendime bir beta balığı aldım. Pixar’ın Oscar’lı animasyonu Finding Nemo’yu izledikten sonra birçokları gibi akvaryumda balık beslemeyeceğim, diyenler güruhuna katılsam da beta balıklarının zarafetine dayanamadım. Ama zavallı balığım, nam-ı diğer “Hadibakalım Cevahir Behrengi” üç gün içinde klozet deliğinde başlayan şahsına münhasır ahiret yolculuğuna çıkıverdi. Haklıydı belki. Çünkü ona çalışma masasının bir köşesine sığabilecek ufak bir fanustan fazlasını veremedim. Zira kendim için de daha fazlasını yapamadığımdan beni anlar, fanusun yanında duran Paxil kutusuna bakaraktan arada bir görkemli kuyruğunu benim için sallar sanmıştım. Beta balıklarının sahiplerini tanıyabilen tek süs balığı türü olduğunu, sese ve ışığa tepki verebildiklerini biliyordum ve Hadibakalım bütün o süklüm püklüm haline rağmen beni anlıyormuş gibi görünüyordu.
Ona Antonio Salieri’nin tüm parçalarını dinlettim, renkli yemler verdim, beta balıklarının fanuslarında kendilerine ayırabilecekleri karanlık bir alana sahip olmaktan hoşnut kalacaklarını öğrendiğimden, uzun uğraşlar sonucu onun için bir saç spreyi kapağı yuvası bile yaptım.
Bütün gün evin içinde ev arkadaşlarımı çıldırtasıya kadar “Hadibakalım” diye bağrınıp durdum. Sanırım çıldırması gerekenin kendi olduğunu düşündü.
Her neyse sonuçta, Hadibakalım Cevahir Behrengi gitti işte.
Şimdi fanusun içinde sürpriz yumurta çikolatalarından çıkmış bir salyangoz oyuncağı duruyor.

Bkz: Hadibakalım Cevahir Behrengi’yi seven bunu da sevdi:
(Aslına bu film için söyleyecek sayfalarca şeyim var ama sanırım başka zaman söyleyeceğim. Şayet bir beta balığı almak isterseniz önce bu filmi izleyin derim.)

RUMBLE FISH (1983)
Tür : Dram
Yönetmen : Francis Ford Coppola
Senaryo : S.E. Hinton , Francis Ford Coppola , S.E. Hinton (Kitap)
Görüntü Yönetmeni : Stephen H. Burum
Müzik : Stewart Copeland
Yapım : 1983, ABD , 94 dk.
Oyuncular: Matt Dillon, Mickey Rourke, Diane Lane, Dennis Hopper, Diana Scarwid, Vincent Spano, Nicolas Cage, Chris Penn, Laurence Fishburne, Tom Waits, Sofia Coppola, Gian-Carlo Coppola Kaynak: http://beyazperde.mynet.com/

26 Şubat 2009 Perşembe

"Evrensel" Üzüntüsü


Blogumu takip edenler ne tarz müzik sevdiğimi ve bu konuda sıklıkla http://evrensellmuzik.blogspot.com/ adresini takip ettiğimi bilirler. Evrensel Müzik adına yakışır şekilde piyasada ulaşmanızın zor olduğu her türden dünya müziğini bünyesinde barındıran çok güzel bir müzik paylaşım sitesidir. Ancak bütün bu çok ulusluluğuna karşın Evrensel Müzik’in siyasi bir duruşu var ve tarzının yanına bu duruşu koyması, daha doğrusu kendisini takip eden herkese bu duruşu benimsetmek isteğiyle hareket etmesinden rahatsız oluyorum.
Elbette ki benim de kendime göre bir siyasi görüşüm var. Ama hiçbir zaman militanca bir tavırla tek taraflı hareket eden hiçbir yazını, kuruluşu ve görüşü takip etmekten yana olmadım. Örneğin Cumhuriyet gazetesinin içerik olarak her zaman benim görüşüme yakın dursa dahi, tarzı dolayısıyla onu hiçbir zaman Zaman veya Yeni Şafak gazetelerinden farklı bir yerde tutmadım. Konuyla ilgili olacağından dolayı böyle bir açıklama yapma gereği duyuyorum. Şüphesiz ki bu benim tercihim.
Evrensel Müzik oluşumu facebook gibi bir paylaşım sitesinde de varlığını sürdürürken özellikle grubun siyasi görüşünü benimsemeyenler tarafından korkunç tacizler alıyor. Ve sadece grubun müzikal kısmıyla ilgilenen bazılarımızı da bu korkunç tacizlere maruz bırakıyor. Bu konuyla ilgili şikâyetimi dile getirdiğimde ise oluşumun kurucularından birinden şöyle bir yanıt alıyorum:

Bloğumuzdan Albüm Paylaşmak Değil Sadece Bizim Derdimiz BLOĞUN GİRİŞİNDE FLAŞ YÜKLÜ HERKES ŞU MSJ I GÖRECEKTİR;
Militarizme
Homofobiye
Gericiliğe
Savaşa
Nato'ya
Cinsiyetçiliğe
FAŞİZME
EMPERYALİZME...
Diye bir animasyon karşılıyorsa bu duruşumuzu insanlara gösterir... Sizin bu eleştirilerinizi evrensel müziğin duruşunu bilmediğinizden dolayı kabul etmiyorum... Eğer ben bunu yapmazsam asıl bloğu amacından saptırmış olurum...

Bu yanıt beni gerçekten üzüyor. Bu görüşleri paylaşıyor olabilirim, hiç paylaşmıyor da olabilirim. Oysa demek istediğim müziğin evrensel yönünün paylaşıldığı bir sitede hiçbir siyasi görüşün, dinin, dilin ve ırkın bir tarafta durmadığının desteklenmesinin gerekliliğiydi. Gazeteler bu konuda ayrı bir yerde durabilirler ancak sanata ait herhangi bir ürünün, (içeriği taraf tutuyor olsa dahi) nesnel bir tarzda sunulması gerekliliğinden yanayım. Eğer bu ürünler “evrensel” başlığı altında sunuluyorsa, bu gereklilik daha da artmakta diye düşünüyorum.
Müziği seviyorsam Kürt’ün, Ermeni’nin, Çerkez’in müziği olduğu için değil, müzik olduğu için seviyorum, hepsini aynı keyifle dinliyorum. Bir kitabı okurken onu, birinin görüşünü veya düşüncesini savunduğu için değil sadece “bir insanın düşüncesine ait” olduğunu düşündüğüm için okuyorum, bu yüzden seçmiyor, seçtirtmiyorum. Hepimiz Hrant Dink'iz diyebiliyorsam eğer, bunu Hrant Dink Ermeni olduğu için değil, haksızca öldürülen bir "insan" olduğu için söylüyorum. Özür diliyorsam bunun için diliyor, özür bekliyorsam “insaniyet” için yapılmış bir özür bekliyorum.
Ben görüşlerimi bu sayede bir tarafta tutuyorum, ama “evrensel” olduğumu söylediğim yerde bu tarafın bahsini etmiyorum. Zira “evrensel” herkesin ve her şeyin yanında durandır. İşte bu yüzden evrensele bir saygı bekliyorum.

Gregory Peck ve Atticus Finch

Bugün size biraz, eski bir Amerikalı aktörden bahsedeceğim. 50’li ve 60’lı yılların siyah beyaz filmleriyle ünlü, zamanının en meşhur aktörlerinden Gregory Peck, tamamen rivayet olan iddialara göre de nam-ı diğer: Krikor Pekmezciyan. (Kimi çevrelerce Gregory Peck’in bir Ermeni olduğu söylenmektedir.)
Birçok bayan onu Audrey Hepburn’le birlikte oynadığı “Roman Holiday” filminden, birçok bay da onu ünlü western filmi “The Big Country” den hatırlayacaktır.
Benim aklımda en çok yer edense Harper Lee’nin aynı isimli romanından uyarlanan “To Kill A Mockingbird” filminde canlandırdığı “Atticus Finch” rolü olmuştur ki birçok sinemasever için de eminim böyledir.
Şu anda çalışma masamın üstünde Roman Holiday’den güzel bir sahneye ait bir fotoğraf var. Defalarca gözyaşları içinde izlediğim ve romantik komedi denen tuhaf kategoriye ait olduğunu düşündüğüm tek filmdir Roman Holiday. Klişelerle başlayan ve klişelerle bitmeyen gerçek olmaya çok yakın bir masaldır çünkü. Arkadaşlarım çoğu zaman çok yıllar öncesinde kalmış, siyah beyaz bir fotoğrafın aktörünü neden bu kadar çok sevdiğimi anlamazlar.
Aslında ben o fotoğrafa her baktığımda başka birini, kusursuz bir babayı, Atticus Finch’i görürüm.
Aktöre olan hayranlığımın en büyük sebebi Atticus Finch’in ta kendisidir. Peck’in kafamda canlandırdığım bir roman karakterini, hayalimdekine en uygun biçimde ete ve kemiğe büründürmüş olmasıdır. Bunu çok az oyuncu başarır ki Gregory Peck hem benim için, hem de romanı bilen birçokları için böyle bir aktördür.
Harper Lee’nin ünlü eseri Bülbülü Öldürmek’in muazzam babası ve adil Avukatı Atticus Finch, baba olmanın portresine en uygun kişi oldu hep zihnimde. Benim çocukluğumda çocuk olan genç kızlar hatırlarlar. İpek Ongun’un Bir Genç Kız’ın Gizli Defteri’ile başlayan günlükler serisinin başkahramanı Serra Noyan lisede yazdığı başarılı bir kompozisyonu çok beğendiği bir baba karakterine Bill Cosby’e ithaf eder. İşte Atticus Finch’de benim için, hayali de olsa, ithafı hak eden bir babadır.
Atticus Finch, kötülükle karşılaşıp onu anlamış olmasına rağmen insan doğasının iyiliğine olan inancını kaybetmemiş eşsiz bir roman karakterdir. İnsanların saf iyi ya da saf kötü yaratıklar değil de hem iyi hem kötü niteliklere sahip varlıklar olduğunu anlamıştır. Önemli olan insanlardaki iyi yanları takdir etmek ve kötü yanları, empatiyle yaklaşıp hayatı onların gözünden görmeye çalışarak anlamaktır. Çocukları Jem ve Scout'a umudunu kaybetmeden ya da kötü bir karaktere bürünmeden de vicdan sahibi bir insan olarak yaşamanın mümkün olduğunu öğretmeye çalışır. Beyaz bir kıza tecavüz etmekle suçlanan bir zenciyi bütün aşağılamalara ve tehditlere rağmen başarıyla ve inançla savunurken davayı kazanamayacağını bilse de inancını hiç kaybetmez, kağıt üzerindeki sonuç değişmese de, herkesi müvekkilinin suçsuz olduğuna inandırır.
Finch’in inancını, hayat görüşünü, çocuklarına yansıtma şekli, karalı duruşu, hayranlık vericidir. Bu karakteri cisme büründüren Gregory Peck’de hepimizi Atticus Finch olduğuna inandırmayı başarmıştır. Bunun yazar Harper Lee için de geçerli olup olmadığını hep merak etmişimdir, zira Lee’nin tek romanındaki bu meşhur karakteri bir avukat olan babasından esinlenerek yazdığı söylenir.
Gregory Peck canlandırmaktan en çok zevk aldığı rolün Atticus Finch rolü olduğunu söylese ve bu rolüyle bir Oscar ödülü kazansa da o sadece Finch değildir elbette.
Kendisi Gregory Peck, William Wyler, Alfred Hitchcock gibi yönetmenlerle, Audrey Hepburn, Ingrid Bergman, Ava Gardner gibi aktrislerle çalışma fırsatı olmuş başarılı bir aktördür. Adı sansasyonlardan ziyade başarılarıyla anılır. Yaşamı boyunca aralarında Amerikan Kanser Merkezi, Amerikan Film Enstitüsü, Gay ve Lezbiyenler Birliği de olan çok sayıdaki kurumdan ödül alır ve bu kurumların etkinliklerine destek verir.
Amerikan Film Enstitüsü’nün başkanlığını yaptığı ilk yıllarda Oscar Akademi Ödülleri’nin tarihini değiştiren kişi olur. Daha önce arka arkaya melodramların ve müzikallerin akademi ödüllerinin hepsini topladığı dönemde Gregory Peck’in müdahalesiyle toplumsal sorunları irdeleyen filmler ön plana çıkar. Peck bununla da kalmayıp konseyi oluşturan yaşlı ve gelenekçi sinemacıların yerlerini genç ve idealist sinemacılarla değiştirir. Aktör politikayla da yakından ilgilidir. Sıkı bir liberal demokrat olan Peck döneminde verdiği hararetli demeçlerle de hatırlanır. 2003 yılında 87 yaşında hayatını kaybettiğinde Amerikan Film Enstitüsü tarafından sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi film kahramanı (Atticus Finch) olarak belirleneli çok kısa bir süre olmuştur.
Ama Peck benim zihnimde hep Atticus Finch babam olarak kalacaktır.

Kaynakça: http://www.imdb.com/name/nm0000060/
http://www.radikal.com.tr/ek_sayfa.php?ek=ktp

22 Şubat 2009 Pazar

Klasik Müzik Adamları Filmleri Antolojisi

Uzun zamandır kütüphanemde duran ancak okumaya yeni fırsat bulduğum bir kitap var elimde. Çağdaş Fransız yazarlardan “Pascal Quignard’ın “Dünyanın Bütün Sabahları” isimli romanı. 17. yüzyılda yaşamış besteci ve viyola da gamba sanatçısı Sainte - Colmbe’un öğrencisi Marin Marais’le ilişkisini anlatan kısa romanın bir de sinema filmi uyarlaması olduğunu öğrenince, aklıma bir müzisyen filmleri antolojisi yapmak geliyor ama bu konuda çekilmiş ne kadar fazla film olduğunu öğrenince vazgeçiyor ve konuyu sınırlandırıyorum. Karınca kararınca popüler sinema kültürümle aklıma gelenlerden ve kendi sevdiklerimden bir liste yapıyorum sizlere: Klasik Müzik Adamları Filmleri Antolojisi
Eğer benim bilmeyip de sizin bildikleriniz olursa tavsiyelerinizi beklerim.
Beğenmeniz dileğiyle, iyi seyirler.

TOUS LES MATINS DU MONDE: 1991 yılı Fransız yapımı film Alain Corneau tarafından çekilmiş. Diyaloglar ve senaryo ise yine uyarlama eserin sahibi Pascal Quignard’a ait. Jean-Pierre Marielle’in ünlü müzisyen Sainte – Colombe’u canlandırdığı filmde hırslı öğrencisi Marin Marais’i ise ünlü Fransız Aktör Gérard Depardieu oynuyor.

AMADEUS: 1984 yılı ABD yapımı bu film, benim klasik müzik adamları filmleri içinde en sevdiğim. Milos Forman’ın yönettiği filmde başrolleri Tom Hulce (Mozart) ve F.Murray Abraham (Antonio Salieri) paylaşıyorlar. En iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi erkek oyuncu (F. Murray Abraham) dâhil 8 Oscar ödülü alan film Salieri’den dinlediğimiz Mozart – Salieri ilişkisine odaklanıyor ve belki de akıllardan hiç çıkmayacak bir repliği Abraham’ın muhteşem sesiyle, Salieri’nin ağzından bize aktarıyor: "Tanrım bu bana nasıl bir cezadır ki bu adama böyle bir yetenek verdin, bana ise sadece bu yeteneği anlayabilecek kadar bilgi verdin"

SHINE: 1996 Avustralya yapımı bir başka klasik. Scott Hicks’in yönettiği Avustralyalı ünlü piyanist David Helfgoth'un hayatını konu alan ve Geoffrey Rush'a en iyi erkek oyuncu Oscar'ını kazandıran film soundtrack albümünün satış rekorları kırmasıyla da meşhur. Hikâye tamamıyla piyanistin gerçek hayatından uyarlama. Ayrıca beni ve birçoğumuzu ünlü piyanistin hastalığı “şizoaffektif bozuklukla” tanıştıran ilk film olduğu söylenebilir. Bu arada kendi adıma bahsettiğim filmler arasında en iyi soundtracke sahip olduğunu düşündüğüm film de Shine.

THE PIANIST: Polonyalı piyanist Wladyslaw Szpilman’ın kendi yazdığı biyografisinden uyarlanan film bu listenin en popüleri. 2002 yılında Fransa, Almanya, İngiltere ve Polonya ortak yapımı olarak çalışılan film Roman Polanski’ye en iyi yönetmen, Ronald Harwood’a en iyi uyarlama senaryo ve başrol oyuncusu Adrien Brody’e en iyi erkek oyuncu Oscar’ını kazandırdı. Yine bir 2. Dünya Savaşı ve Yahudi soykırımı hikâyesine prim yaptıran akademi o yıl epey eleştirildi. Roman Polanski’nin küçük bir kıza tecavüz ettiği iddialarıyla gündeme geldiği ve sırf bu yüzden Amerika’ya gelip ödülünü alamadığı film aslında Adrien Brody’nin tek kişilik performansıyla göz dolduruyordu.

COPYING BEETHOVEN: Agnieszka Holland’ın 2006 yılında Amerika, Almanya ve Macaristan’la birlikte ortak çalıştığı film eleştirmenlerce pek başarılı bulunmadı. Beethoven’in beste yapmakta sıkıntı çektiği son yıllarında, ona yardımcı olan genç Anna Holtz’la ilişkisine odaklanan filmde, başrolleri Ed Haris ve güzel yıldız Diane Kruger paylaştılar.

THE MUSIC LOVERS: Listenin en eski filmi olan The Music Lovers, 1970 yılına ait bir Ken Russel yapımı. Büyük Rus bestecisi Pyotr Ilyich Tchaikovsky’nin sıra dışı yaşamını ele alan film Ken Russel’ın da etkisiyle daha sıra dışı bir hal alıyor. Richard Chamberlain’in ünlü müzisyeni canlandırdığı çalışma hem müzisyenin, hem de yönetmenin sıra dışılığıyla hafızalardaki yerini koruyor.

IMMORTAL BELOVED: 1999 Amerika, İngiltere ortak yapımı, Bernard Rose yönetiminde başka bir Beethoven filmi. Hakkında pek fikir sahibi değilim çünkü izleme fırsatım olmadı. Ama Beethoven’i canlandıran Gary Oldman olunca, sırf onun performansı için bile izlenmeye değerdir diye düşünüyorum.

THE SOLOIST: Bu film henüz gösterime girmedi. İçinde bulunduğumuz yılda gösterilmesi planlanıyor. Joe Wright’in yönettiği film yine bir biyografik kitap uyarlaması ve İngiltere, Amerika ortak yapımı. Film, Şizofreniye yakalanan müzik dahisi Nathaniel Ayers, hastalığının ilerlemesi üzerine evsiz barksız kalarak Los Angeles sokaklarına düşerek, hayatını keman ile çello çalarak sürdürmeye çalışmasını anlatıyor. Robert Downey Jr.'ın canlandırdığı Steve Lopez karakterinin gerçek hayattaki kitabından uyarlanan film, aynı zamanda rolü için bolca çello dersi alan metod oyuncusu oscarlı Jamie Fox'un da varlığıyla merak uyandırıyor.

Kaynakça: http://www.imdb.com/, http://www.beyazperde.com/

20 Şubat 2009 Cuma

Yüzüklerin Efendisi, La Chanson De Roland ve Kalevala

Ünlü İngiliz Edebiyatı profesörü John Ronald Reuel Tolkien’in muazzam eseri Yüzüklerin Efendisi üçlemesini bilmeyeniniz yoktur. Eserleri okuma fırsatınız olmasa dahi onlarca Oscar ödülü kazanmış sinema uyarlamasından mutlaka haberdarsınızdır.
Yüzüklerin Efendisi’nin Âdem ve Havva’dan çok daha öncesini anlatan meşhur “orta dünya” hikâyesi kitleleri peşinden sürüklerken kült bir hikâye olmayı layıkıyla başardı.
Peki, onu bir külte dönüştüren neydi? Tolkien’in destansı hayal gücü, kaynağını nereden alıyordu?
Elbette ki bu konuda çok araştırma yapıldı. Tolkien’in eserlerini hem I. Hem de II. Dünya savaşlarında savaşmış bir askerken yazması nedeniyle savaş sahnelerini iyi kullandığı, Hıristiyanlık dininin öğelerini çok iyi bildiği gibi iddialar geçerliliğini koruyor olsa da en önemlisi Tolkien’in bir İngiliz Edebiyatı profesörü olmasıydı. Profesör mesleği dolayısıyla Avrupa destanlarına, mitlerine ve efsanelerine çok hâkimdi. Bu yüzden muhteşem eserinin kaynaklarını en çok bu destanlar oluşturdu.
Şimdi ben size Tolkien’in en çok etkilendiği destan olduğu rivayet edilen meşhur Fin destanı Kaleva’nın Diyarı’ndan (Kalevala) ve tanıma fırsatı bulduğum en ünlü Fransız destanı Roland’ın Şarkısı’ndan (La Chanson de Roland) kısaca bahsedeceğim.

LA CHANSON DE ROLAND:
Destanın 1100 -1125 arasında Fransız papazı Turoldus tarafından yazıldığı sanılmaktadır. Orta Çağ Fransasında bu türün en eski örneği olarak bilinen Chanson de Roland, tarihçi Eginhard’ın anlattığı tarihsel olaydan kaynaklanmaktadır. Kaynağa göre 778 yılı dolaylarında Frank kralı Charlemagne yedi yıl boyunca İspanya’yı işgal eder. İşgalden bıkan ve artık barış isteyen Saragosse’un Müslüman kralı Marsille ile bir antlaşma yapmaya karar verir. Charlemange bunun için bir elçi görevlendirir. Roland bu iş için gönüllü olan bir şövalye olduysa da kral Ganeolon’u elçi seçer. Ancak Ganelon bir haindir. Roland’ın komutasındaki askerlerin Pirene geçitlerinde pusuya düşürülmesini sağlar.
Roland’a kralı tarafından armağan edilmiş bir savaş borusu vardır. Roland sadece zor durumda kaldığında boruyu çalacağını krala söyler. Bu yüzden uzunca bir süre Marsille’in askerleriyle savaşır, gururu karşısında boruyu çalmayı reddeder. Ancak sayıca fazla olan askerlerin onları yenmesi üzerine boruyu çalmaya karar verdiğinde iş işten geçmiş kendisinden başka sağ kalan iki kişi, Başpiskopos Turpin ve Olivier de hayatlarını kaybetmişlerdir. Roland bunun üzerine boruya öyle bir üfler ki, şakaklarındaki damarlar çatlar. Roland yine de var gücüyle savaşmaya devam eder, ancak öleceğini anladığında kılıcı Durendal’ı taşlara vurarak parçalamak ister. Kılıç parçalanmayınca borusunu ve kılıcını alarak yere uzanır ve ölür. Charlemagne yardım çağrısına askerleri ile birlikte ulaştığında artık çok geçtir.
Tolkien’in insan ırkından olan karakteri Boromir’in borusunu çalarak yardım istemesi ve son gücüne kadar savaşması şövalye Roland’ın tavrıyla oldukça benzerlik gösterir.

KALEVALA
Elias Lönnrot'un 19. yüzyılda Fin halk hikâyelerinden derleyip kaleme aldığı epik destanıdır. Finlilerin ulusal epik destanı olan Kalevala, aynı zamanda Fin edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. Destan 1917'de Finlandiya'nın Rusya'ya karşı bağımsızlığını ilan etmesi ardından ülkede yükselen milliyetçilik döneminde kaleme alınmıştır. Kalevala'nın kelime anlamı "Kaleva'nın Diyarı"dır. (Fince -la/lä son eki yer gösterir). Destan 50 bölüme (Fince: Runo) ayrılmış toplam 22795 mısradan oluşur.
Destanda Orta Asya’daki Şamanizm ve Totemizm’in izlerine rastlanır. Çalgıya, söze, şarkıya tanınan sihirli kuvvet; ateşe, aydınlığa, kızıl renge, demire, bakıra verilen önem, karanlık, soğuk ve kara renge karşı duyulan itimatsızlık, kozalaklı çam, meşe, huş ağaçlarının ve Sampo gibi bazı eşyaların kutsallığı; kılık değiştirmeler, kıyafetlerdeki süsler, ziyafetlerdeki adetler ve yenilip içilen şeyler, dünyanın ve ozanın yaradılış şekli gibi unsurlar destanda yer bulur.
Kısaca destanın öyküsüne gelince:Destandaki ana karakter Väinämöinen'dir. Finliler'in ulusal çalgı aleti olan kanteleyi, bir turna balığının kemiklerinden yapan kahraman, başlangıçta çok kötü çaldığı bu enstrümanı, daha sonraları hayvanları bile büyüleyebilecek kadar iyi çalmaya başlar. Daha sonraları kantelesini kaybeden Väinämöinen, kantelenin günümüzdeki hali olan şeklini, huş ağacından yapar.Kendine eş arayan ancak bir türlü evlenemeyen Väinämöinen, destanda geçen Joukahainen’in kardeşi Aino'yla evlenmek üzereyken, Aino denizde yüzerken boğulur ve ölür.Destanın bir bölümünde, kıtlık içinde yaşayan köyleri için Väinämöinen ve arkadaşları, kuzeydeki insanların yaşadığı bir kasabada, Sampo adında sürekli un üreten sihirli bir değirmeni çalmaya giderler.

La Chanson de Roland ve Kalevala dışında, Yunan destanları İlyada ve Odysseia, İngiliz destanı Beowulf, İspanyol destanı El Cantar de Mio Cid’de Yüzüklerin Efendisi’ne ilham kaynağı olmuşlardır.
Yüzüklerin Efendisi’ndeki Hobbitlerin yemek ve eğlence kültürü, Elflerin ölümsüzlükleri, değerli taşlara, takılara ve silahlara yüklenen güç simgeleri, kadına verilen değer, savaş borularının önemi, Fincenin yapısını andıran Elf dilleri, ağaçlara ve bitkilere yüklenen insani güçler gibi birçok imge şüphesiz bu destanlardan özellikler taşıyor. Bunlara yunan mitolojisinin ve dini kitapların etkisini de eklemek mümkün. Ama elbette ki bunları harmanlamak da Tolkien’in muazzam dehasının işi…
Dünyanın öncesindeki dünyayı düşleyenler için Yüzüklerin Efendisi bulunmaz bir düş nimeti.

Kaynakça:
Fransız Edebiyatı – Berke Vardar (Multilingual – 2005)
Fransız Edebiyatı Tarihi – Daniel Mornet, Çev: Nevin Yürür (İst. Üni. Edb. Fakültesi Yayınları – 1946)
http://www.toplumdusmani.net/
http://www.yuzuklerinefendisi.com/

19 Şubat 2009 Perşembe

Havva’dan önce yaratılan ilk kadın: Lilith

İslamiyet’te ve bilinen birçok dini inanışta yaratılan ilk kadının Âdem’in kaburga kemiğinden dünyaya getirilen Havva olduğuna inanılır.
Ancak bazı Hıristiyanlık ve Musevilik inanışlarında bu böyle değildir. Tevrat'ın ilk bölümü olan Yaradılış bölümünün 1. Bab'ında Âdem ile beraber bir dişi yaratıldığı, 2. Bölümde ise Âdem'in kaburga kemiğinden bir dişi yaratıldığı yazılıdır.
Tevrat'ta açıkça yer almamasına rağmen; birçok Musevi dini kaynağı 2. Bölümde sözü geçen dişinin Âdem'in 2. karısı olduğu, birinci bölümdekinin ise ilk karısı olan Lilith olduğuna inanırlar.
Bu inanışa göre Âdem ve Lilith aynı zamanda ve eşit şartlarda yaratılmışlardır. Ancak Âdem’in bunun böyle olmadığını, kendisinin erkek olarak üstün olduğunu Lilith’e sürekli olarak hissettirmesi üzerine Lilith isyan eder. Kimi inanışlara göre Lilith’in cennetten kaçtığı, kimilerine göre de cennetten kovulduğu rivayet edilir. Yine kimi inanışlara göre Âdem’in yalnızlık acısı çekmesi ve Tanrı’ya yalvarması sonucu, Tanrı eşit şartları gözetmeksizin Âdem’in kaburga kemiğinden Havva’yı yaratır. Böylece Âdem’in bir erkek olarak üstünlüğü sağlanır. Havva ise bu durumdan dolayı boyun eğmek durumundadır.
Tarih’in ilk feminist isyanı da böylece Lilith’le başlar. Lilith yasak meyveyi yiyen Âdem ve Havva’nın dünyaya bir çocuk getirmeleri üzerine bundan sonra doğacak her çocuğu öldürmeye yemin eder.
İlk feminist Lilith, böylece muazzam bir ifrite dönüşür. Kadının şeytan olduğuna dair ilk fikirler Lilith’le tohumlanır. Birçok sanat eserinde ve dini kitapta kızıl saçlı ve harikulade bir güzellikte olduğu tasvir edilen Lilith, orta çağda kızıl saçlı kadınların yakılmasına sebep olacak hikâyenin de başkahramanıdır. Ünlü Fransız sembolist şair, Charles Baudelaire’in de şeytan kadın tasvirlerinin sebebinin yine Lilith efsanesi olduğu iddia edilebilir.
Lilith bundan sonra, hatta günümüze kadar çocuk ölümleri ve loğusa hastalıklarına sebep olmasıyla ün salar. Erkekleri baştan çıkaran kadınların içlerinde Lilith’in ruhunu taşıdıklarına inanılır. Lilith geceleri erkeklerin rüyalarına girer, erkek düşmanı kadınların akıllarını çeler.
Günümüzde bazı Museviler arasında bir adet olarak, Lohusa kadın akşamları evde yalnız bırakılmaz ve akşamları çamaşır ipinde çocuk bezi bırakılmaz, çünkü bunları gören Lilith'in o evde çocuk olduğunu anlamasından endişe edilir.
Bunlar Lilith hakkında bildiğim genel rivayetler. Ama bu ilginç efsaneye dair daha ayrıntılı bilgi edinmeniz için aşağıda verdiğim linklere göz atmanızı öneririm.

http://www.ilyayayinevi.com.tr/wg/index.php?option=com_content&task=view&id=82&Itemid=40

http://www.toplumdusmani.net/modules/wfsection/article.php?articleid=1115

Kaynakça: Focus Dergisi (Ocak, 2004)
http://tr.wikipedia.org/

16 Şubat 2009 Pazartesi

"-mış gibi" Oyunlarına Mahkum Ettikleriniz İçin...

Bu yazının muhatabı olan kişiler muhtemelen buraya uğrayıp bunu okumaya bile tenezzül etmeyecekler. Ama ben yine de öyleymiş gibi yazmak istiyorum.
Dünyanın en iyi niyetli insanı olmanın imkânı yok. Siz isteseniz de zaten dünya buna izin vermeyecektir.
Ve dünyanın en iyi niyetli insanı gibi görünmenin de anlamı yok. Öyle olduğunuzu sanıyor olabilirsiniz. Çünkü karşınızda size gerçekten öyleymişsiniz gibi davranan insanlar vardır. Oysa bunların derdi ya gerçekten çıkar peşinde koşmaktır, ya da ikiyüzlüce dediğiniz ama aslında olabilecek en dürüstçe şekilde onurunuzu kırmamaya çalışmaktır.
İnsan olmanın onuru ile ilgili bir şeydir bu ikincisi. Öyle yaparsınız çünkü karşınızdaki öyleymiş gibi görünmeye çalışıyordur. Kimse göründüğünden çok daha aşağılık biri olduğunu kendi cinsi, kendi yapısı veya kendi varlığından biri olan insanoğlundan duymayı hak etmez. Bazı insanlar zaten bunu söyleyen olmanın sorumluluğunu da almak istemez.
İyi niyet “Pandora’nın Kutusu” gibi çok acayip bir şeyin içindedir ve ortaya çıkması için bir mucize olması gerekir. Üstünüze giydiğiniz sahte giysinin aslının öyle bir kutunun içinde olduğunu bilmenizi istiyoruz.
Sevgili “o” insanlar. Size kızgınız. Kızgınız çünkü hayat “–mış gibi” oyunları oynamaktan ibaret değil. Böyle yapmayı seçecekseniz eğer Romain Gary gibi kendi sonunuzu akıl hastanesinde yazarsınız. Bizi buna zorluyorsunuz, öyleymiş gibi yapmaya zorluyorsunuz, anlıyor musunuz? Bize yüklediğiniz sorumluluğu umursuyor musunuz?
Bunu kendi yapınızdan birilerine yapmayı gerçekten ahlaklıca buluyor musunuz? Bizden farklı mısınız? Siz de bizden değil misiniz?
Filistin’de katledilen çocuklar için üzülürken, “-mış gibi” oyunlarını silah namlusu gibi beynine dayamış insanların ruhlarını katlederken üzülmüyor musunuz?
Ve bunu yaptığınızı bilmediğiniz için kahrolmuyor musunuz? Sizden farklı hiçbir uzuv taşımayan “-mış gibi” oyunu insanlarının bildiklerinizi bilmediğiniz, bir de utanmadan onları iki yüzlülükle suçladığınız için…
Onları zavallısınız, demeye onursuzca mahkûm ettiğiniz, onları onursuzluğunuza ortak ettiğiniz için…
Her şeyin değeri insanın verdiğiyle ölçülür. O yüzden biraz daha… Yapılması gerekeni yapın!

9 Şubat 2009 Pazartesi

Romanov Hanedanının Gizemli Güzeli: Grandüşes Anastasia Nikolaevna Romanov


1918 yılının ortalarında, Bolşeviklerin çarlık Rusya’sının son hanedanı Romanovları Ekaterinburg’da bir evde kurşuna dizlemeleriyle başladı bütün hikâye. Çar 2. Nikolay, eşi, kızları Olga, Tatiana, Maria, Anastasia, oğulları Alexei ve yanlarında çalışan dört kişi Bolşevik ihtilalinin lideri Lenin’in emriyle Yekterinburg’daki bir evin bodrumunda kurşuna dizilerek katledildi. Ancak evde bulunan cesetler arasında kayıp iki kişi vardı. Bunlardan biri çarın oğlu Alexei, ikincisi de bir türlü teşhis edilemeyen iki kız kardeşten birine; Maria veya Anastasia’ya aitti.

O yıllarda çarın en küçük kızı Anastasia’nın kayıp olduğuna duyulan inanç, gizemli bir hikâyenin hayal mahsullerini de beraberinde getirdi. Rivayetlere göre Romanovları öldürmekle görevli infazcılardan biri küçük prensese acımış ve onu yurt dışına kaçırmıştı.

300 yıl hüküm süren büyük hanedanlığın destansı hikâyesi son üyelerinin de katledilmesiyle nihayet bulsa da yankılarını hep sürdürdü. Ailenin katledildiği ev yıllarca ziyaretçi akınına uğradı. Sovyet hükümeti Romanovlarla ilgili her türlü bilginin araştırılması ve konuşulmasını yasaklamış, hanedanlığın ihtişamlı servetine el koymuştu. Ama fısıltı gazetesine engel olamadı. En sonunda 1977 yılında Yekterinburg’daki evin yıkılmasına karar verdi. 

1920’de kendini Berlin’deki bir su kanalına atarak intihar eden, ardından da kurtarılarak akıl hastanesine yatırılan Anna Anderson isimli bir kadının çarın en küçük kızı Anastasia olduğunu iddia etmesi üzerine bütün gözler tekrar bu hikâyeye çevrildi. Hikâyenin ünü böylece Rusya sınırlarının dışına çıktı. Herkes Anna Anderson’un küçük prenses olduğuna inanmak istiyordu. Fakat Anna Anderson’un Romanov hanedanlığının paha biçilmez servetinden payına düşeni almak için neredeyse 32 yıl süren mücadelesi sonuçsuz kaldı. O yıllarda Anderson’un Anastasia olduğuna neredeyse bütün dünya inanmak üzereydi. Daha sonra yapılan DNA araştırmalarında Anderson’un Polonyalı işçi bir ailenin kızı olduğu kanıtlansa da Anderson’un muazzam yabancı dil bilgisi ve hanedanlığı neredeyse küçük düşes kadar iyi tanıması herkesi hayrete düşürdü.  Hatta hanedanlığın uzaktan akrabaları Anderson’un Anastasia olduğuna çoktan inanmış, onu evlerinde misafir etmeye başlamışlardı bile. Sadece Romanov hanedanlığına en yakın, yaşayan tek üye, grandüşesin büyük büyük annesi bu iddiaları hep yalanladı. Daha sonraları Anderson’un iddialarının Romanovların uçsuz bucaksız mirasını korumak için örtbas edildiği söylendiyse de bu hikâye günümüze kadar hala bir sonuca ulaşamadı. Ancak Anderson ölüm döşeğinde bile Anastasia olduğunu iddia etmeyi sürdürdü. 

Günümüzde hala Romanov hanedanlığının varlığını yaşattığına dair iddialar var. Öyle ki 1977 yılında bilinmeyen bir kan hastalığından dolayı Kanada’da ölen Aleksei Heino Tammet-Romanov isimli bir adamın eşinin 1993 Nisanı’nda, kocasının iki dişini Romanov hanedanın soyunu sürdüren araştırmacılara göndermesi üzerine bu olay tekrar gündeme geldi. Çarın küçük oğlu da yaşadığı dönemde bu tür bir hastalık taşıyordu. Milyonlarca Rus, bu kişinin, cesedi bulunamayan Çar’ın oğlu olduğuna inandı, hala da inanıyor. Sandra Romanov sürdürülen araştırmalardan hala bir sonuç bekliyor. Tammet-Romanov’un iki oğlu ve torunları Kanada’da yaşamlarını sürdürüyorlar. Eğer Vancouver mezarlığında yatan, gerçekten Çar’ın oğlu Çareviç Aleksei Nikolaevna ise, Romanovların soyu sürüyor demektir.

Elbette bu hikâyenin masalsı gizemi tarihler boyu herkesi cezbetti. Sayısız edebiyat eserine ve sinema filmine konu olan hikâyeye ait en kayda değer çalışma şüphesiz 1956 yılında Rus yönetmen Anatole Litvak’ın çektiği “Anastasia” isimli klasik sinema filmi oldu. Yull Brynner’ın General Bounine rolüyle Ingrid Bergman’a eşlik ettiği film büyük başarı kazandı. Ingrid Bergman’ın en iyi kadın oyuncu Oscar akademi ödülünü kucakladığı film Rus aktör Yull Brynner'ın da ününe ün katmıştı. Film sokakta intihar etmek üzere bulunan Anna Koreff isimli bir kadının hanedanlığın eski generali Bonine tarafından bulunup Anastasia Romanov’a dönüştürülmesini anlatıyordu. Anastasia’nın büyük büyük annesini Anastasia olması muhtemel bir kadının varlığına inandırıp servette pay sahibi olmak isteyen Bounine’in Anna’ya âşık olup amacının dışına çıktığı hikâye tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi Anna Koreff’in gerçek Anastasia mı yoksa sıradan biri mi olduğuna dair şüpheler bırakıyordu. Ancak her melodramın sonunda olduğu gibi Bounine düşesle mutluluğu yakalıyor ve grandüşes Maria Fyodorovna’ya torununu gerçekten bulduğuna inandırmayı başarıyordu.

Anastasia 1997 yılında Walt Disney’in meşhur prensesleri arasında da yerini almayı başardı. İki boyutlu bir müzikal animasyon olan filmde başrolleri Anastasia’yı seslendiren Amerikalı aktris Meg Ryan ve Dimitri’yi seslendiren John Cusack paylaşıyorlardı. Saint Petersburg sarayında düzenlenen bir balo sırasında kötü bir büyücü olarak betimlenen ünlü Rasputin’in azizliğine uğrayarak katledilen aileden kalan tek kişinin, yani Anya’nın yıllar sonra yetimhaneden ayrılıp ailesini aramaya çalışmasıyla başlayan öykü küçük değişikliklerle birlikte Anatole Litvak’ın çalışmasına benzer şekilde son buluyordu. Bu defasında öldüğüne inanılan prenses sahte kimlik satıcısı ve sarayın eski hizmetlilerinden birinin oğlu olan Dimitri’nin grandüşese torununu bulduğuna inandırmak için yaptıklarını konu alıyordu. Müzikal anlamda çok başarılı bulunan film Disney klasikleri arasında yerini alırken birçok çocuğun da kalbini fethetti.

Anastasia’nın hikâyesi 1986 yılında hayli ilgi gören bir televizyon filmine, 1993 yılında da bir televizyon dizisine konu oldu. Amy Irving’in başrolünü oynadığı “Anna’nın Gizemi” isimli televizyon filmi başarısıyla iki Golden Globe ödülü kazandı. Filmin ilgi görmesinin en büyük sebeplerinden biri de Anna Anderson’un resmi vasiliğine dair araştırmaların henüz sonuçlanmamış olmasıydı.

Daha birçok görsel şölene ilham veren öykünün en bilinen çalışmaları bunlardı.

İş edebiyat alanına gelince çalışmalar farklı bir boyut kazandı. Aileye ait çok fazla belge ve fotoğrafın bulunması belgesel ve araştırma nitelikli yazın çalışmalarının öncelik kazanmasını sağladı. Piyasaya hanedanlığı anlatan onlarca kitap sürüldü.

Bunların arasında en cezbedici olanı ise tahmin edildiği üzere bilinenden çok bilinmek isteneni anlatan biyografi romanı Prenses Anastasia oldu. Ülkemizde İnkılâp yayınlarından çıkan kitap Amerikalı bestseller yazarı Colin Falconer’in yine çok satan bir eseriydi. Hikâyeye ait derleme belgeler ve fotoğraflarla yarı kurgusal bir çalışmaya imza atan yazar birçokları gibi hikâyenin gerçek akıbetinden haberdar olamadı. 

Kayıp bir çocuk cesedinin ihtişamlı bir geçmişe, bir devrime ve muazzam bir servete tanık olan bir prensese ait olduğu düşünülürse bu öykünün nihayeti, gerçeklere rağmen masalsılığını daima koruyacak görünüyor. Gizemin cazibesini hiç kaybetmediği ve her daim fısıltılarla süslü olduğu düşünülürse bizlere her masalda olduğu gibi kulağımıza çalınan melodilere inanmak kalıyor.

Kaynakça: - http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=4410016&yazarid=14 
- http://en.wikipedia.org/wiki/Grand_Duchess_Anastasia_Nikolaevna_of_Russia

(Özkaymak Yıllar ve Yollar Yaşam ve Kültür Dergisi - Haziran 2009 – 3. Sayı'da "Film Gibi Hayatlar: Romanov Hanedanının Gizemli Güzeli" isimli başlıkla yayınlanmıştır.)

Kendine Dua ve Kemal Yılmaz

Çok geç tanıştığım ama hiç tanışmamaktansa bu kadarına sevinebileceğim bir arkadaş Kemal. Kendisinin anlamlandırmakta zorlandığı ama bize fazlasıyla anlam sorgulattığı tarzıyla ve benim kendi tabirimle şarkı gibi çalan şiirimsileriyle çok yetenekli bulduğum biri.
Artık bizden çok uzakta olsan da sen hep yaz, biz de soralım.
Bu da benim en sevdiğim. :)


KENDİNE DUA
Roman “Ruhum, hayalleriyle anılarını ayırabilen insanlar ancak
Zamanı sabitlerler deyip yattığında yerine,
Bedenim, söylediklerinden vazgeçip,
“Söylemekten vazgeçtiklerini söylemek için yerinden doğruldu,” dedi.
Şiir, sevmeye zaten sevdiklerinden başladığı için azarladı emeği.
Resim: “Söylemekten vazgeçmek de emek ister,” diyendi,
Yukarıdaki tabloya bakarak…
Roman, Şiir, Resim
Olmaya seni anlatmaya kadir.
Asil Âşık…

8 Şubat 2009 Pazar

Ölüm, Sanat ve Camus

Varoluşçu edebiyat akımı, Nietzsche’ yi okuduğumdan bu yana hep ilgimi çekmiştir. Belki bir Fransız dili ve edebiyatı öğrencisi olduğumdan, belki de sadece yazarın kendi varlığından, gönlümün varoluşçu tahtına oturan yazar ise Albert Camus olmuştur. Hayatın anlamı ve kişinin bu hayat içindeki değerini sorgulayan egzistansiyalist akım genelde karamsar başkaldırısıyla ünlü olduğundan pek sempatik bulunmaz. Ama iyimser umutlar barındıran her türlü başkaldırı cesaret kırıcı olmaya mahkûm değil midir?

Albert Camus’nun varoluşçuluğuyla edindiği başkaldırı tarzı ise Sisifos Söyleni isimli eserinde de dile getirdiği şekilde tamamen ölüm üstüne kuruludur. Camus eserinin giriş kısmında şöyle der: “Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır: intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.”

Öyleyse bu sorunun yanıtı hayatın uyumsuzluklarında gizlidir. Yeryüzündeki tek gerçek bütün varlıklar katındaki kaygıdır. Bu kaygı da insanı ölüm sorgulamalarına götürür. Soren Kierkgaard’la adı anılan ve varoluşçuluğun temel sorunlarından doğan “absürdizm” akımının sınırlarının Camus’yle birlikte belirlenmesiyle beraber intihar sorunsalı da “benim kendi içimde” anlamını bulur.

Camus’ye göre yaşam anlamsız olanı yaşatmaktır. Anlamsızlık düşüncesinden kurtulmak içinse iki yol görünür. Biri intihar, öbürü başkaldırmadır. Camus intiharı reddeder. İnsan bu anlamsızlık dünyasına ancak yaşayarak bir anlam getirebilir. Her şeyi oluruna bırakmak mümkün değildir. Savunulmaya değer bir kısım daima vardır. Yaşamın anlamsızlığını ve kendi umutsuz durumunu anladıkça, insan kendini özgür ve benimsenmiş kurallardan uzak hisseder. İnsan yaşamında her şey bağımsızdır. Ama insan, yaşamına ve hareketlerine, insanlığa yararlı olacak şekilde yön vermelidir.

İntihar insan olmanın onurunu taşıyamayacak bir olgudur. İnsanın varoluşunun sebebi yaşamda gizliyse eğer insan yaşamak zorundadır. İntiharı seçmek ancak bahsi geçen “başkaldırıdan” kaçmak olur. Oysa ölüm seçişiyle değil bekleyişiyle, anlamı değil bilinmezliğiyle ihtişamlı değil midir?

Felsefe ve sanat büyüsünü ve görkemini ölümün bilinmezliğiyle koruyacaktır. Belki Romain Gary’nin “-mış gibi” oyunlarıyla, belki Camus’nun absürdizmiyle, belki Franz Kafka’nın sembolleriyle bize anlam taşıyacak, sadece varlığıyla bize anlamlar aratacak, sanatsal görkemini bilinmezliğiyle sürdürecektir.

Anlamlar aradıkça bitmeyecek olanın hayat olması gibi, ölüm oldukça ölmeyecek olan da sanattır. Sanat da bütün çekiciliğiyle bir başkaldırı kılıcı olabilirse… Yaşam sanat için bile yaşanmaya değmez mi? Öyleyse iyi ki varsın ölüm… Sen olmasan ne Camus olurdu, ne Gary, ne Nietzsche ne de Kafka…

Kaynakça:
Albert Camus – Sisifos Söyleni (Can Yayınları)
Prof. Dr. Cemil Göker – Fransa’da Edebiyat Akımları (Ankara Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Basımevi)
http://tr.wikipedia.org/

6 Şubat 2009 Cuma

Fikirlere Dokunmak

Köyde yaşayan birçok hemcinsi gibi kader kurbanı olmadı Esma. Berdel gitmedi, kuma varmadı, başlık parasına telef olmadı. Hiç bitmesin dilediği çeşme başı kuyruklarında bulduğu sevdasının keyfini zamanı gelince tekrar çıkarmak için yüreğinin raflarına kaldırdı sadece. Kendi çocuk yaşından pek de fazlası olmayan kocası okumak için büyük şehre gidince öyle yapması gerekti. Kocası Erkan üniversitede okuduğu sürece Esma kaynanasıyla kalacak, Erkan iş bulunca da şehre onun yanına taşınacaktı. Mutluydu küçük gelin. Sayılı gün çabuk geçerdi. Erkan her hafta onlara mektup yazar, her aybaşında Esma’ya armağanlar yollar, her uzun tatilde de çıkıp gelirdi. Zaten haftaları, aybaşlarını, tatilleri kovalarken vakit nasıl geçiyor, bilemiyordu.

Erkan’ın okuduğu yıllar karışık dönemlerdi. Yetmişlerin sonları, ülkenin her insanının durduğu yeri sahiplendiği zamanlar... Durulan her yer demokrasiye çıkan bir yol başı, ya da bucağı dar bir çıkmaz sokak. Demokrasi demokrasiyi kovalıyor, insan insanı… Köyde ise hayat, radyo sesiyle bu kovalamacanın tanığı olmaktan öteye gidemiyor. Kimsenin derdi değil oralarda bu karmaşa gerçi. Anca tarla mahsulü az paraya kalkar, boğaza giren lokma kısılırsa dert olur. O günler de uzak değil. Esma küçük kaynı Cihan’ın köy kahvesinde dinlediği kadar haberdar olan bitenden… Onu tek düşündürense Erkan… Ya Erkan’a dokunursa bu karmaşa? Esma’nın okuma yazması yok. Erkan’dan gelen mektupları Cihan’dan dinliyor, defalarca okutturuyor. Küçük kayın tekrar tekrar okumaktan sıkılmasın diye yemişler, meyveler saklıyor onun için. Erkan’dan hiç kötü haber gelmiyor şükür. Okul iyi, dersler iyi. Demek ki mutlu… Kardeşlerinin, Esma’nın gözlerinden, ana babasının ellerinden öpüyor, soranlara selam ediyor.

Erkan geldi mi ev bayram yeri. Peynir tulumları açılır, ıspanaklı bazlamalar hazır edilir. Erkan konuşur, ev ahalisi dinler. Hoşgeldine gelenin ardı arkası kesilmez. İnşallah iki seneye avukat çıkacak oğlumuz, diye övünürken gözleri parlar babasının. Erkan övgüler karşısında sessiz. Yüzü güleç ama yorgun, hep yorgun… Esma merak ediyor, soruyor. Sorusunun cevabı yok belki ama konuşuyor, anlatıyor. Bütün gece susmuyor Erkan. Beklentisiz, kimseyle konuşmadığı gibi, ama Esma’nın da hiç anlamadığı gibi konuşuyor. Bir de Esma’yı bunları anlatmasın diye tembihliyor sıkı sıkı. Esma’yla baş başa kalışları hep akşamları… O gelesiye günler hemencecik geçiyor, ama Erkan geldi mi kısacık günün akşam saatleri gelmiyor bir türlü. Onu dinlemek çok güzel… Anlamış, anlamamış hiç önemi yok. Dinlemek öyle güzel ki… Bir gece bir gazete çıkarıyor Erkan çantasından. Bir sayfasını açıp Esma’ya gösteriyor: “Bak Esma,” diyor. “Bu anlattıklarım var ya sana. Hepsini bu gazeteye de yazıyorum ben. Bir sürü insan okuyor bunları. Ama kimseye deme olur mu?”

“Sen öyle istiyorsan demem de, niye demeyelim, ne güzel şey bu.”

“Şimdi dersek anlamazlar. Bir gün anlayacaklar ama o zaman bu zaman değil.”

“Ben de çok anlamıyorum ama…”

“Sen dinliyorsun ya beni, o bana yeter. Onlar beni dinlemezler bile Esma’m.”

Esma yanakları al al gülümsüyor. Kafası karışık. Okumuş adamların yazdığı gazeteler bunlar. Okuması olan pek ala anlar Erkan’ı. Neden istemiyor peki, neden kimseye anlatmıyor? Ama olsun, Esma biliyor. Bir o okumuş adamlar biliyor, bir de Esma. Koca köyde Erkan’ın anlattıklarını tek bilen Esma. Esma bu güven karşısında öyle minnetli ki kocasına karşı, gerekse ömür boyu susar.

“Bana da gönder bu gazetelerden. Her ay gönder olmaz mı?”

“Ne yapacaksın? Kimsenin okumaması gerek bunları.”
“Saklarım. Erkan’ım yazdı diye saklarım. Kimseye okutmam merak etme.”

Erkan minnetini hissederek bakıyor karısına.

“Olur, göndermeye çalışırım,” diyor. “Yaza sana okuma yazma öğreteceğim Esma. O zaman yazdıklarımı da bir bir okursun.”

Sonra Erkan gidiyor. Her gidişinin ardından olduğu gibi Esma her hafta mektupların, her ay armağanların içinden çıkacak gazetelerin yolunu gözlüyor. Gazetelerin en son gelen yenisini bir dahaki gelene kadar fistanının içinde saklıyor. Geceleri gazetenin sayfalarını açıyor, Erkan’ın yazdığı satırlara teker teker dokunuyor, onun için dualar edip öyle uyuyor. Ne anlatıyor bu satırlar? Ne anlatıyorsa anlatıyor, umuru da değil. Zaten anlamak da istemiyor. Erkan söylüyor, Esma biliyor ya ona yeter. Erkan’dan duyduğu cümleler hatırına geldikçe gülümsüyor. Okuyamıyor, anlayamıyor belki ama dokunuyor. Erkan’ın söylediği, düşündüğü her şeye dokunuyor. Hediye paketine konmuş bir fistanlık kumaş arasında gazete. Erkan’ın fikirleri…Bir yelek ve Erkan’ın söyledikleri… Bir dikiş kutusu ve hayaller... Erkan işte burada, bu satırlarda…Her hafta, havadan sudan, okuldan bahseden mektuplar gelmeyi sürdürüyor. Her ay güzel bir hediyeyle, bir gazete Esma’nın önce yüreğini sonra, sandığını süslüyor. Günler heyecan içinde geçmeye devam ediyor… Mutluluk çiçeği bu tez söner. Esma Erkan’ını saklamaya çalıştıkça aksilik bu ya, bir gün çay ikramı sırasında Erkan’dan gelen son gazete fistanının içinden kurtulup kayınbabasının tam da önüne düşüveriyor.

“Bu ne kız, gelin?” diye soruyor kayınbabası.

"Nerden buldun bunu?”

“Hiç baba, elbise mecmuası işte Sultan verdiydi.”

Baba inanmaz gözlerle bakıyor ona:

“Çocuk mu kandırıyon kız. Bu hiç de öyle mecmuaya benzemiyor. Gel Cihan, oku bakalım şurada ne yazıyor.”

“Yok, baba vallahi öyle…”

 
Esma ne yapacağını şaşırıyor. Gazeteyi çekip alamıyor. Susup kalıyor. Gerginlikten kıpkırmızı oluyor, soğuk terler dökmeye başlıyor. Gazeteye bakıyor. Erkan’ın yazdığı sayfayı katlayıp öne getirmiş yazık. Gözleri kararıyor birden. Cihan çocuktan ince sesiyle hiç bilmediği kelimeleri diline dolaştırarak okumaya başlıyor. Esma duymuyor, duymak istemiyor, kulakları uğuldamaya başlıyor. Sadece yazının son kısımlarını çınlıyor kulağında:

“…Bedeli ve sonuçları ne olursa olsun haklarımızı, emeğimizi, alın terimizi savunmaktan vazgeçmeyeceğiz, devrime meşale olan devrimcilerin yolundan yürüyeceğiz, demokratik bir ülke için mücadeleye devam edeceğiz. Gözaltına alınan yoldaşlarımız, gazetemiz yazarlarından Ahmet Durumcu, Erkan Dağyutan ve İsmail Karabucak’ın bırakılmasını istiyoruz. Gözaltılar, tutuklamalar, baskılar, bizi yıldıramaz! Gözaltılar serbest bırakılsın! Yaşasın devrimci mücadelemiz!"

“Koş Bey gelin fenalaştı. “ diyor kaynanası. Esma dış kapının sertçe örtüldüğünü duyuyor. Cihan: Ana biz muhtara gidiyoruz, diye sesleniyor. Kaynanası: “Gebe misin kız yoksa.” diye soruyor…Zaman oracıkta birden duruyor.

Erkan gitmişti işte. Düşündüğü her şeyle, Esma’sının bilmekle gizliden gizliye övündüğü her şeyle gözaltındaydı şimdi. Esma işte bunu bilmiyordu, bilemiyordu. Onun fistanının içine hapsettiği her şeyi şimdi parmaklıklar hapsediyordu. Kâinat boşluğunda uçuşan sayısız fikirlerden birkaçı önce bir başa, sonra bir gazeteye, sonra sadece sevmeyi anlayan bir yürekte fistanların ardına, sonra da parmaklıklar ardına saklı… Ne yapardı bunlar, kime ne yapardı? Esma bütün bu sakladıklarına anlam veremiyor ve Erkan bunları bütün köylüden gizliyorken, bu tozlu fikir bulutu kime yarardı? Esma anlayamıyordu. Hepsi bir yana artık, Erkan’ın düşündüğü hiçbir şeye dokunamıyordu. Bundan böyle fikirlere dokunamayacaktı.

Berfin Bahar Aylık Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi - Haziran 2008 - 124. Sayı

Aklına Esir

 “Yine yaptın yapacağını. Bıktık senden. Yetmedi mi artık? Bırak diyoruz, bırakmıyorsun bizi. Ne geldiyse senin yüzünden geldi başımıza. Of of niye böylesin sanki? Öbürü de bir deli zaten, deli… Aklıma esir bıraktı beni. Bi de sen üstüne… Git başkalarıyla uğraş diyoruz sana. Ama yok, sen istedin. Hele bir gelsin bak, dinliyor muyuz seni bir daha. Alıp başımızı gitmiyor muyuz? Gülme, gülme diyorum sana. Söz bizim ağzımızdan bir kere çıkar. Gidiyoruz dersek gideriz. Bi gelsin bak… Tamam, tamam dediğin gibi olsun. Gül bakalım haklısın… Siz beni bırakıp gidemezsiniz diyorsun değil mi? Haklısın gidemeyiz, esir etti beni aklıma esir… Sus, sus da yürü. Yürü be birlikte gidiyoruz, yürü…”Sabahın ayazında sadece bu sesleri dinliyordu Karaman tren istasyonu. Onun için yine sıradan bir gün başlıyordu. Aynı çiçekli şapka, aynı kelimeler, aynı banklar, aynı akşamdan kalmanın horultusu vs... Sıkılmıştı. Ama atladığı bir ayrıntı vardı bugün: Genç bir kadın misafir… Aslında misafiri hiç eksik olmazdı da, daha önce sabahın alaca karanlığında bu kadar genç bir bayanı konuk etmemişti. Hem de kucağında ufacık bir çocukla, hem de böyle yalnız başına. Bu saatte nereye giderdi ki? Daha trenin gelmesine çok vardı. Çiçekli şapkalı belalısı Halis’e baktı. O da kendi gibi düşünüyor olmalıydı. Susmuştu, öylece durmuş uzaktan bakıyordu genç kadına. İstasyon sessizliğe gömüldü, olacakları beklemeye koyuldu.Bir süre ne yapacağını bilmez bekledi Halis. Genç kadın bankın köşesine oturmuş, kucağındaki bebeği pışpışlıyordu. Üşümüştü sanki korkuyordu da besbelli. Kucağındaki mini mini oğlancık da üşüyordu. Ah bi gitsek yanına, ah bi gitsek diye düşündü. Ah bir gitse neler anlatacaktı ona, ah bir gitse nasıl söyleyecekti kinini, kızgınlığını hasretini, kimi beklediğini… Gidiyoruz, dedi sonra nasıl olduysa. Cesaretini topladı, kadının karşısına dikildi:
— Oturalım mı buraya?

Kadın irkilerek baktı karşısında dikilen, şapkası çiçekli adama. Korktu önce. Halis de ürkmüştü, geri çekildi.

— İstemezsen oturmayız, dedi. Başka yere otururuz.

Genç kadın önce onu baştan aşağı süzdü, sonra da gülümsedi birden. Adamın kılığını, tavrını komik bulmuştu. Ne deseydi, bilemedi. Zararsız birine benziyordu. Sıkılmıştı da. Konuşacak birilerini arıyordu.
— Oturun, dedi.

Adam gülümseyerek bankın diğer köşesine oturdu. Önce, konuşmadan boş raylara baktılar bir süre. Aynı şeyi düşünüyorlardı o anda belki de. Beklediklerini… Halis can atıyordu kadına sormak için, o da sorsun istiyordu… Ama çok utangaçtı, kadın endişeliydi, sessizdi, onun başlamasını bekliyordu… Sonunda dayanamayıp sessizliği bozan Halis oldu:
— Kimi bekliyorsun?
— Kocamı… Sen?
— Biz Halis’i bekliyoruz… Bizim bir arkadaş.
Kadın şaşkın bir ifadeyle adamın yüzüne baktı. Sürekli biz diye konuşuyordu fakatyanında başka kimse yoktu. Her kimse belki istasyon binasının içindedir diye düşündü:

— Arkadaşın içerde mi?

— Kim, Halis mi? Hayır o, trende, gelecek.

— Yok, yok öteki…

— Ha o mu? Halis o, o burada.

Kadın bu yanlış anlaşılma durumundan rahatsız olmuştu. Üstelemedi, sustu. Bir süre etrafa bakındı. Hava biraz daha ağarmıştı ama bir kasvet vardı üzerinde. Yağmur yağacak galiba, tren de gecikmese bari, diye düşündü. Kasım sonlarıydı…

— Sen burada mı oturuyorsun?

— Evet.

— Niye gitti kocan?

— Askere gitti, bugün izine gelecek.

— İstanbul’a?

— Evet İstanbul’a…

— Mavi trenle?

— Evet onunla.

Kadın başta zararsız bulduğu bu adamdan iyice çekinmeye başlamıştı. Adamın tavırlarında tuhaf bir gerginlik, bakışlarında anlam veremediği bir ürkeklik vardı.

— Ben severim mavi treni, umut rengidir mavi. Umut getirir. Değil mi? Gök de mavi… Hani bir dilek dilersin, bir umut der, göğe bakarsın… Halis de hep mavi trene biner.

Kadın gülümsedi. Hoşuna gitmişti duydukları:

— Güzel söyledin, dedi. Peki, senin Halis niye gitti?

— Kızdı bize gitti. Ama affetti, gelecek. Ah O Halis yok mu? Beni aklıma esir etti, aklıma…

Ne demek istiyordu ki, insan aklına nasıl esir olurdu? Genç kadın düşündü, düşündü…Sonunda, deli olmuş işte, dedi kendi kendine. Ne yaptıysa kendini deli etmiş, kendini aklına esir etmiş, zavallı. Üzüldü adamın haline, konuşmadı uzun bir suskunluk çöktü ikisinin de üzerine. Epeyce bir süre konuşmadılar. Halis düşünceli, çiçekli şapkasının kenarlarıyla oynadı. Kadın bebeğini salladı. İstasyon tren saati yaklaşana kadar onlara baktı durdu. Etraf yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başlayınca belli belirsiz bir tebessüm geçti yüzlerinden. Demek ki trenin gelme saati yaklaşıyordu.Bir görevli akşamdan kalmayı uyandırdı. Akşamdan kalma, şarap şişelerini toplayıp, horultularını da ardından sürüye sürüye uzaklaştı oradan. O sırada istasyonun kapısında küçük tezgâhıyla çakmak, kibrit, mendil satan, yaşlı adam da geldi yorgun adımlarla. Kapının ağzından “Günaydın, Halis.” diye bağırarak el salladı.“Günaydın Hüseyin Amca… Tren gelsin geleceğiz yanına.” diye karşılık verdi o da.İstasyonun etrafında dolaşan bazı insanlar oturdukları banka doğru yaklaşıp Halis’eselam veriyorlardı:

— Günaydın Halis.

— Oo günaydın Halis Bey, bu sabah erkencisiniz herhalde.

Halis kendisine selam veren herkese çiçekli şapkasını çıkararak neşeyle karşılık veriyordu. Bir ara yine konuşmaya başladı:“Halis gelince bizi de götürecek. Bekleyin dedi. Aslında bir tek beni götürecekti ya, bu da gelmek istedi. Beraber bineceğiz mavi trene, değil mi Halis?” Sonra kendi kendine başını salladı.

— Senin kocan da İstanbul’dan mı geliyor?

— Evet…

— Ne güzel. Seni de götürdü mü hiç?

— Yok, gitmedim, ben gitmem zaten, sevmem orayı.

— Öyle mi, neden? İstanbul güzel değil mi?

— Bilmem ki, güzeldir herhalde… Aslında ben korkuyorum oradan. Oralar yer adamı. Hem çok uzak, hem de çok büyük. Gitmesi bir dert, kalması bir dert… Zaten bir gitmeye kalksan ohoo, in otobüsten, bin taksiye. Kalabalık oluyor oralar. Kazası belası çok, aman Allah korusun.

İşaret parmağının kıvrım yeriyle bankın tahtasına vurdu genç kadın.

— Sen de otobüse binme o zaman, trene bin. Orda da trenler var, bizim mavi tren gibi. Onlar öyle çok kaza yapmıyor.

Kadının gözleri ışıldadı:

— Değil mi? dedi gülerek. Trenler kaza yapmıyor. Ben onun için Ali’ye trene bin de gel dedim, Ondan trenle gelecek.

O sırada mavi trenin kendince umut dolu düdüğü duyuldu. Halis aniden yerinden fırladı, sevinçle rayların yanına koştu. Kadın da peşinden… Bir yandan da kucağındaki çocuğu uyandırmaya çalışıyordu:

— Uyan, Celil uyan. Bak, baban geldi.

Tren yaklaştı, durdu. Kapılar açıldı. Halis oradan oraya koşturuyordu bağırarak:

— Halis geldi, Halis geldi, bizi götürecek.

Herkes adama bakıyordu. Genç kadın da durdu öylece, uzun uzun baktı trene. Herkes inene kadar baktı. Bir yandan da uyku mahmurluğuyla, şaşkın şaşkın bakan oğluna laf anlatıyordu:

— Olsun Celil, olsun yarın inşallah, yarın gelir baban. Üzülme.

Celil mışıl mışıl uykusuna geri döndü.Kapılar kapandı, tren gitti. Umut filan da taşıdığı yoktu aslında kararmış mavisiyle.Ya da taşıyordu belki. Her insanın yüreği maviydi biraz. Aklı olmasa da yüreği maviydi. Halis öyle derdi. Onun da öyleydi. İçi olmasa da, dışı kararsa da birazcık mavisi vardı işte.Ertesi gün Halis yine oradaydı. Kadın da öyle… Diğer günler de… Aylarca... Her sabah gün ağarmadan geldiler. Aynı banka oturdular. Kadın hep üşüdü, Celil hep uyudu, Halis hep güzel laflar etti, tren hep geldi. Ama ne Ali geldi, ne de Halis. Gelmeyeceklerdi de, biliyorlardı…Çünkü Ali ölmüştü. İzine gelecek diye bekledikleri günün bir gün öncesinde hem de. Trafik kazasıydı. Sürpriz yapmak için bir gün önceden otobüse binmişti. Karısı trene bin derdi, o da hep trene binerdi ama o gün otobüse binmişti işte.Çünkü Halis de yoktu. Halis’in sevdiği kadın yıllar önce alıp başını gitmişti İstanbul’a. Halis’in de bir parçası onunla gitmişti işte. Halis kızgındı, onunla giden Halis’in dönmesini bekliyordu. Parçalara bölündü. Bir Halis vardı şimdi, bir giden Halis, bir de bekleyen… Giden Halis kalbini de götürmüştü kendiyle birlikte. Halis’i hem bekleyen Halis’le hem de kalpsiz bırakmıştı. Onu aklına böyle esir etmişti işte.“Beni aklıma esir bıraktı.” diyordu Halis. ”Halis’i de aldı gitti. Ama gelecek, yarın gelecek.”Hayalleri her gün kırıldı, istasyona saçıldı, istasyonun her gün canı yandı. Her sabah koştura koştura yaşlı bir kadın geldi. Genç kadının kucağından Celil’i aldı.“Sümeyye, hadi kızım.” dedi. Sürükleye sürükleye götürdü Sümeyye’yi. Sümeyye:“Yarın gelir anne değil mi?” diyordu her seferinde.“He kızım, he.” diyordu anne de. ”Yarın gelir, gel gidek. Sabah yine gelirsin.”Sümeyye gidiyordu…Çakmakçı Hüseyin Amca da Halis’e sesleniyordu her sabah:“Halis seninki yine yok ha. Gel senle kahvaltı edelim, çay söyleyeyim sana.”Halis kırıklarına basmadan varıyordu Hüseyin Amca’nın yanına. Anlatıyor, anlatıyordu.“Ben Halis’in gitmesine de kızmıyorum aslında” diyordu. ”Beni şu deli Halis’le bıraktı ya. Aklıma esir etti ya beni, aklıma esir etti ya…”Halis sevdiceğinin adının lafını hiç etmiyordu, sanki kızdığı Halis onun peşinden gitmemiş gibi... Hüseyin Amca’nın küçük radyosundan bir türkü yükseliyordu. Hayaller günlerce kırıldı, kırıklar oraya buraya savruldu. Yolcuların ayaklarına takıldı. Sıradan bir gün başladı her gün Karaman Tren İstasyonu için…

Konya Çalı Kültür Sanat Dergisi - Kasım 2007 - 96. Sayı

Çıt Çıt, Pıfıt Pıfıt...

Canı sıkılınca hep bu parka gelirdi Solmaz. Güvercin yemi satan kadının yanına oturur, güvercinlere bakardı. Denize bakardı, gelip geçenlere bakardı, etraftaki binalara bakardı. Boş boş baktığı da olurdu bazen. Bu gün mü? Bu gün sadece güvercin yemi satan kadına bakıyordu.Çıt, çıt çıt, pıfıt, pıfıt, çıt çıt, pıfıt...Kadın ay çekirdeği çitliyordu.Çıt çıt, pıfıt, pıfıt…Tam bir saattir burada birlikte oturuyorlardı. Daha tek bir kişi bile yem almamıştı. Hava da buz gibiydi. Kadınınsa hiçbir şeyi umursadığı yoktu. İfadesiz gözlerle, yalnızca çekirdek çitliyordu.Solmaz’ın sinirleri bozuldu. Kadının üstünden gözlerini bir türlü alamıyordu. Kalkıp gitmek istedi ama kadının umarsız hali garip bir şekilde gitmesine engel oluyordu. Ne zaman kesecek şunu, diye merak ediyordu. Ne zaman kesecek…Çıt, çıt pıfıt…Uzun boylu, siyah pardösülü yaşlı bir adam yaklaştı onlara doğru. Bir şey söyleyeceği gözlerinden belliydi. Solmaz istifini bozmadı. Bir şey konuşulması gerekecekse kadın konuşsun istiyordu. O zaman çekirdek çitlemeyi bırakırdı belki de,Solmaz da kalkıp giderdi.Adam yaklaştı, önce sorgu dolu gözlerle Solmaz’a baktı, sonra vazgeçti, kadına döndü:
“Kızım ben hastaneye gidecektim de bilemedim yolu. Bir gösteren olsa…”
Solmaz heyecanla bekliyordu.
“Pıfıt, şuradan hastane minibüsleri geçiyor, onlara bineceksin amca. Çıt, çıt… Aha şuradan, pıfıt.”
“Sağol kızım.”
Bu kadar da olmazdı ama bu kadarını gerçekten beklemiyordu. Hemen bir şeyler yapmalıydı. Dönüp yoluna giden yaşlı adamı seslenerek durdurdu. Orada kalıp konuşsun istiyordu. Kadın çekirdek çitlemeyi bıraksın istiyordu, çok istiyordu.
“Nerden geliyorsun amca?”
“Bilemem ki kızım şuradan bir yerden. Burada oğlan var benim onun yanına geldim, kendim Maraş’ta otururum.”
Ne yazık ki adamın orada durup laflamaya hiç niyeti yoktu. Solmaz’ın yapmacık gülümsemesine başını eğerek karşılık verdi ve yoluna gitti. Kadınsa Solmaz’ı yeni fark etmiş gibi elindeki çekirdek poşetini uzattı.
“Yer misin?”
Yer misinmiş. Solmaz kızdı. Öyle öfkelendi ki hışımla ayağa kalktı. Artık gidebilirdi. Kadın çekirdek yemeyi bırakmıştı, o an için bırakmıştı işte. Ama ne için, kendi umarsızlığına onu da ortak etmek için. Bundan daha sinir bozucu bir şey olamazdı.
“İstemez.” dedi. ”Sağol.”
Kadın arkasından ”Dövseydin,” diye seslendi. Çıt, pıfıt… Solmaz nereye gittiğini bilmeden yürümeye başladı. Yarım saat amaçsızca yürüdü. Nihayet durduğunda önüne kadar geldiği süper markete girmeye karar vermişti. Evde eksik bir şeyler vardı, biraz alışveriş yapsa iyi olacaktı. Marketin ismine baktı. Burayı daha önce fark etmediğine şaşırdı.
“Kubilay Gıda A.Ş.”
Biraz domates aldı. Beyaz peynir, bulaşık deterjanı, diş macunu birkaç da gereksiz ıvır zıvır… Alış verişini bitirip kasalara yöneldi. Bütün kasalar kalabalıktı. Eli mahkûm birindeki kuyruğa girdi. Önünde şişman orta yaşlı bir adam duruyordu. Alış veriş arabası abur cubur doluydu.Az sonra arkasına cep telefonuyla konuşan genç bir kız geldi. Elinde küçük bir alış veriş sepeti vardı sadece. Solmaz kızın konuşmasına kulak kabarttı.
“Nolur birazcık beni dinlesen.” diyordu kız yalvaran bir sesle.
”Bak söz veriyorum bir kahve içip gideceğim. Bir fincan kahve istiyorum başka bir şey değil. Sonra ne yaparsan yap, yeter ki beni biraz dinle…”
Solmaz içten içe gülümsedi. O bir fincan kahve hiç bitmeyecek, diye düşündü. Fincanın içinde soğuyup kalacak.Şişman adamın abur cuburları kasayı hala meşgul ediyordu.Güç bela marketten çıkmayı başardı. Eve doğru yürümeye başladı. Yapacak bir şey yoktu. Eninde sonunda gideceği tek yer eviydi. Dalgın dalgın yürürken birdenbire karşısına çıkan küçük oğlanın sesiyle irkildi.
“Abla abla, mendil alsana abla…”
Cevap vermedi, durmadan yürüdü. Küçük çocuk ısrarcıydı.
“Nolur abla bi mendil alsan. Lazım olur, burnun akar, gözün ağlar.”
Gözün mü ağlar? Solmaz gülerek durdu, gözün ağlar da ne demekti? Küçük çocuk güzel kara gözlerini kocaman açmış ona bakıyordu.
“Verim mi bi tane abla?”
Solmaz ”Ver hadi ver.” dedi.”
"Adın ne senin?”
Çocuk duraksadı, sahi adı neydi onun? Solmaz’ın elindeki poşetlere baktı.
“Kubilay.” deyiverdi sonra. Solmaz cebindeki bozuk paraları çocuğa verdi, karmakarışık saçlarını okşadı. Çocuk, “Sağol abla.” dedi gülerek. Sonra bir hızla, gözden kayboldu. Solmaz eve vardığında kapısının önünde birinin oturduğunu fark etti. Uzun boylu siyah pardösülü orta yaşlı bir adamdı bu. Adam Solmaz’ın geldiğini görmüştü ama hiç istifini bozmadı. Kara gözlerini açmış öylece ona bakıyordu. Solmaz da ona baktı. Kimdi ki bu? Tanıdık birine benziyordu. Yo, tanıdık değildi, tanımıyordu. Adam önce elerini silkeledi, sonra gözlerini Solmaz’dan ayırmadan elini cebine soktu. Bir avuç ay çekirdeği çıkardı ve çitlemeye başladı.
“Çıt, çıt, çıt pıfıt pıfıt…”
Tedirgin adımlarla adama doğru yaklaştı.
“Buyurun, kime bakmıştınız?”
“Solmaz…”
“Benim.”
“Seni arıyordum ben de. Çıt çıt, pıfıt…”
Adam çekirdekleri cebine geri koydu. Solmaz şaşkındı.
“Beni mi arıyordunuz?”
Adam gülümseyerek, “Kimi arayacağım başka.” dedi. “Sıkıldım seni beklerken, şuraya bak her yeri çekirdek kabuğu yapmışım. Temizlerim hemen.”
“Bırakın şimdi kabukları. Sizi tanımıyorum, kimsiniz?”
Adam hayretle “Hadi oradan.” dedi. ”Nasıl tanımazsın?”
“Tanımıyorum işte.”
Adam Solmaz’dan daha şaşkın görünüyordu.
“Bu gün karşılaştık ya, sen çağırdın beni.”
Solmaz adamın kaçık olduğunu düşünmeye başladı. Ya da kendi aklını kaçırmak üzereydi.
“Nerde karşılaştık, ben hatırlamıyorum. Hem ben kimseyi çağırmadım.”
“Canım sen de, aşk olsun.”
“Beyefendi sizi tanımıyorum.”
“Madem öyle, biz de bir daha tanışırız.”
Böyle söyledi ve sustu, tanışmak için hiçbir harekette bulunmadı. Öylece bakıyordu. Solmaz çıkıştı.
“Eee, isminiz ne o zaman?”
Adam duraksadı, dağınık saçlarını karıştırdı. Sonra uzun parmaklı kemikli elini uzattı.
“Kubilay.”
Adamın elini karşılamadı. Bu gün bu ismi ne kadar çok duymuştu. Şaka mıydı bu?
“Ne istiyorsunuz?” diye sordu sertçe.
“Bir fincan kahve içip gideceğim.”
Solmaz yürüdü cebinden anahtarlarını çıkardı.
“Hala sizi tanımıyorum.”
“Yapma Solmaz. Olmuyor ama bir kahve içip gideceğim işte.”
“Hey Allah’ım çattık ya. Nerden tanıyorsunuz beni anlamadım ki? Nasıl karşılaştık, ne zaman karşılaştık, nasıl çağırdım sizi? Ben niye hatırlamıyorum.”
“Kırıyorsun beni. Bak giderim ama.”
“Git.”
“Hoşça kal öyleyse.”
Solmaz afallamış haldeydi. Adama baktı. Cidden kırılmış görünüyordu. Üstüne bir de döndü sırtını gitti. Solmazı bir merak aldı. Ne yapsaydı ki? İçeri alsa mıydı? Zarar verecek birine benzemiyordu. En fazla akıllara zarardı. Karşılaşmışlar mıydı gerçekten?Koştu, sokağın başına varmadan yetişti adama.
“Kubilay.” diye seslendi. ”Gel hadi. Bir fincan kahve içip gideceksin ama.”
Kubilay kırgın gözlerle gülümseyerek geri döndü.
“Tamam, söz.”
Birlikte ağır adımlarla sessizce eve döndüler. Hava kararmak üzereydi. Solmaz ışığı açtı.
“Ben şu poşetleri mutfağa koyayım, sen içeri geç.”
“Ben de yardım edeyim. Kahveyi yapayım istersen.”
Solmaz itiraz etmedi. Bu adam bir şeyler yapmıştı ona. Hoşlanmıştı ondan. Kendine kızıyordu. Tanımadığı etmediği birini eve nasıl almıştı, nasıl güvenmişti, tanıyor gibiydi de. Karşılaşmışlardı gerçekten belki, hatırlamıyordu. Hay Allah nasıl hatırlamazdı.Kubilay pardösüsünü çıkardı. Mutfağa geldi. Solmaz aldıklarını yerleştirirken o, kahve kavanozunu, şekeri, fincanı, cezveyi eliyle koymuş gibi buldu. Sessizce kahve hazırlamaya koyuldu. Solmaz ne söyleyeceğini bilmez bir halde durmuş öylece adama bakıyordu. Bir şey sorsa cevap verecekti, sormuyordu da. Ne garip adamdı bu. Serserinin teki miydi yoksa. Eli yüzü düzgündü, hatta güzeldi de. Üstü başı da şık sayılırdı. Serseri değildi belli. Hepsi bir yana nereden biliyordu her şeyin yerini? Nasıl kahve sevdiğini? Aklını kaçırdıydı, sonunda bu da olduydu. Belliydi zaten.
“Hay Allah, bak gördün mü taşırdım kahveyi.”diye söylendi Kubilay.
Solmaz atıldı. “Önemli değil, ben de taşırırım hep. Hadi sen içeri geç. Ben kahveleri getiririm.”
Kubilay salona gitti. Solmaz kahveleri getirdiğinde o, çalışma masasının üstündeki daktiloya bakıyordu. Bir iki tuşa bastı. Masanın üstündeki kâğıtları karıştırdı.
“Artık yazmıyor musun?” diye sordu.
“Pek yazamıyorum, galiba yazacak bir şeyim kalmadı.”
“Kitaplarını okudum. Güzel yazıyorsun ama kahramanların çok konuşuyor, kafamı şişiriyorlar.”
Solmaz güldü. “Az konuşan kahramanlar bulmam gerek biliyorum, ama bulamıyorum işte şu günlerde.”
“Başkaların kafası şişmiyordur belki.”
“Artık öyle değil, şişiyor. İnsanlar yazdıklarımı okumak istemiyor.”
“Bence sen yazmak istemiyorsun. İnsanlara bahane bulma, yazarsın sen.”
Ne bilirsin ki sen, diye içinden söylendi Solmaz. Kubilay anladı sanki düşündüklerini, gözleri gücenmiş duruyordu üstünde. Fincanını alıp Solmaz’ın köşesinde oturduğu kanepenin, ona uzak diğer köşesine oturdu.
“Boşver, sonunda bulurum elbet bir şeyler. Sen ne yapıyorsun?”
“Aynı.”
“Nasıl aynı? Ne iş yaparsın diye sordum. Bilmiyorum ki ne yaptığını.”
“Aynı işte güvercin satıyorum.”
“İlginç bir iş…”
“Aslında… Ben hep ne olmak isterdim biliyor musun?”
“Ne?”
“Adı olan bir şey… Doktor, öğretmen, yazar. Adı olan bir şey işte, fark etmez.”
“Bir işin var ama…”
“Ne iş ama? Güvercin satıyorum. Güvercin satıcısıyım ya da güvercin pazarlamacısı, ya da güvercin üreten bok pazarlamacısı. Siktir. Ada bak. Kadın pazarlasan pezevenk derler. Onun bile adı var. Pezevengim dersin olur biter.”
“Niye?”
“Neye niye? Niye mi güvercin sattığımı soruyorsun, niye adı olan bir şey olmak istediği mi?”
“Niye buna içerledin bu kadar?”
“Bilmem, bu sabah on tanesi öldü. Hiç anlamıyorum dillerinden.”
“Aynı dertten muzdaripiz desene. Sen güvercinleri anlamıyorsun, ben insanları.”
“Hadi oradan, bal gibi anlıyorsun sen.”
“Yazdıklarımdan yola çıkarak böyle diyorsan… Zaten ben uyduruyorum yazdığım insanları.”
“Yok, ben seni iyi tanıyorum.”
Solmaz bir kahkaha attı. “Şimdi sana hadi oradan asıl.” dedi.”Nerden tanıyorsun sen beni Allah aşkına?”
Kubilay düşünceli gülümsedi, bir şey söylemedi. Solmaz bu sessizliğe manalar aradı, olmadı. Üstelemedi, sessizlikte kahve höpürtüleri çarptı duvarlara. Sonra Solmaz konuştu.
“Sen de bana tanıdık geliyorsun aslında bir yerlerden. Daha önce karşılaşmış olabilir miyiz acaba?”
“Çok, çok karşılaştık. O kadar çok ki…”
“Nerde?”
“Orda, burada…”
“Neden hiç konuşmadık peki?”
“Sen benimle konuşmadın. Beni hep görmezlikten geldin. Ama bu gün gördün işte.”
“Öyle mi yaptım?”
Kubilay kahvesinden bir yudum daha aldı. Yüzünde, kendince uydurduğu fantastik hikâyeye inanmayan annesine kırılmış küçük bir çocuğun ifadesi vardı. Solmaz’ın durumu da küçük oğlunun şaşırtıcı hayal gücünü hayretle karşılayan bir anneninkinden farksızdı.
“Delisin sen Kubilay.” dedi birden.
Kubilay etrafı incelemekle meşguldü.
“Deli sensin.” dedi şaşkınlıkla. “Bu gün o kadına nasıl çıkıştın öyle.”
“Çekirdek yiyene mi?”
Kubilay güldü. “Hı, ona. Çekirdek yiyor diye bi de. Kimmiş deli? Deli sensin.”
“Aman o da. Sabahın ayazında oturmuş oraya. Sanki o kör vakitte biri gelip yem alacak. Bir de nasıl gamsız çekirdek yiyor bir görsen…”
Solmaz cümlesini bitirmeden gülmeye başladı. Söyledikleri kulağına çok saçma geliyordu. Yem satan kadına bu kadar takılmış olmasına bir anlam veremedi.
Kubilay “Sanane.” dedi gülerek.
Solmaz bunun üstüne bir kahkaha koyverdi. Kubilay da gülmeye başladı. Kahkahalarla güldüler kendi hallerine uzun uzun. Sonra sustular, o asırlar süren saniyelik sessizliklerden biri geldi, kondu üzerlerine. Solmaz Kubilay’a baktı. Ne güzel bir yüzü var, diye düşündü… Zamansız gelmiş çizgileri vardı, yıllardır birikmiş hüznü, yaşanmışlıkları vardı yüzünün. Gözlerinin rengi kahve telvesinin içine akıp gidiyordu.O zaman fark etti Solmaz o kadına neden bu kadar kızdığını. O kadın umarsızdı. Yaşadığı hayata alışmıştı o, ayaza, soğuğa, kuş pisliklerine kayıtsızdı artık. Solmaz böylelerini sevmiyordu. Belki biraz da kendini görüyordu böylelerinde. Kayıtsız kalmaktan, en çok da kendine alışmaktan korkuyordu, değiştiremediği hayatına bakıyor onlardan bir farkı olmadığını düşünüyordu. Kubilay öyle değildi, anlamıştı.
“Ne oldu, ne düşünüyorsun?” diye sordu.
“Güvercin satmayacağım artık.” dedi Kubilay. ”Buraya seni görmeye gelirken düşündüm taşındım ve kapının önünde oturmuş seni beklerken hayatıma yeni bir sayfa açmaya karar verdim.”
“Eee…”
“Eeesi artık adı olan bir iş yapacağım.”
Solmaz kocaman bir kahkaha daha attı. “Benim kapımın önünde çekirdek yerken böyle bir karar aldın demek.”
“Hımm. Ne var bunda gülünecek.”
“Yok, bir şey tabi de. Ne bileyim. Benim kapımın önünde böyle bir karar alman tuhafıma gitti. Ben öyle insanın hayatını değiştirmesi için ilham verecek biri değilim. Baksana elle tutulur bir şey yazmamın üzerinden bile neredeyse beş sene geçti.”
“Kendinle uğraşma bu kadar. Hem nereden bileceksin. İnsanların hayatları öyle bir yerden, yeniden başlıyor ki bazen… Hay anasını be, ne laf ettim ama. Müzik açsana.”
Solmaz şaşkınlıkla “Olur.” dedi. Kalkıp radyoyu açtı. Her zaman eski, hüzünlü aşk şarkıları çalan radyosunda bu gün hiç bilmediği bir klasik müzik parçası vardı. Kubilay’a baktı. Kubilay omuzlarını silkti: "Kalsın öyle," dedi. Bir süre sessizce çalan şarkıyı dinlediler. Sonra sessizliği bozan Kubilay oldu.
“Aslında ben sana bir hikâye anlatmaya geldim.” dedi.
“İyi, madem geldin bu kadar, anlat bakalım.”
“Uzun bir hikâye ama…”
“Hımm, neyle ilgili?”
“Hayatını başka bir yerden, yeniden başlatmak isteyen bir adamla ilgili…”
“Oo, çok ilginç. Öyleyse ben sana bir kahve daha yapayım.”
“Olur.”Kubilay, Solmaz’ın onu birden böyle kabullenmesine şaşkın ama memnun gülümsedi. Solmazsa mutfağa gidip kaçık misafiri için yeni bir kahve hazırlarken düşünüyordu. Neydi şimdi bu yaptığı? Çok da kızamadı kendine. Sanki çok içinde, çok derin bir yerde biliyordu bu adamı. Sanki çok derinde bir yerde sevmişti. Yanında durdukça daha çok tanıyordu sanki onu.Kahveyi kendi içtiği gibi hazırladığını sonradan fark etti. Kanepenin en köşesine oturmadı bu sefer.Kubilay o gelince, hiçbir şey demeden anlatmaya koyuldu.
“Ben Ankara’da doğmuşum, diye başladı. Çocukken…”
Anlattı, anlattı, anlattı…Bazen boşluklar kaldı Kubilay’ın hikâyesinde. Solmaz tamamladı. İkisi de şaşırmadılar. Hele Solmaz, hiç şaşırmadı.Güldüler, gülüştüler. Bazen Solmaz’ın gözleri doldu, bazen Kubilay derin derin baktı Solmaz’a. O,onu dinledi. Hikâye gece yarısına kadar sürdü, uzadı gitti. Ama her hikâyenin sonu gibi Kubilay’ın da hikâyesinin sonu gelmişti.
“Eee, işte Solmaz Hanım benim hikâyem bu kadar.” dedi ellerini iki yana açarak.
“Gidecek misin şimdi?”
“Çok bile kaldım. Bir kahve içimliğine gelmiştim.”
“Bu gece burada kal.” dedi Solmaz hiç düşünmeden.”Gitme.”
“Gelirim yine, ben hep buralardayım. Bak, mesela kafana bir güvercin sıçarsa, anla ki Kubilay buralarda birazdan çıkıp gelecek.”
Güldüler. Solmaz gitmesini hiç istemiyordu. Giderse her şey eski haline dönecekti. Yine şu dört duvar arasında kendiyle uğraşıp duracaktı. Umarsız insanlara kızacak, acımasızca kendi hayatını yargılayacak, en kötüsü yine yalnız kalacaktı.Kubilay toparlandı. Pardösüsünü giydi. Tam kapıdan çıkmak üzereydi ki Solmaz elini tuttu.“Gitme, lütfen” dedi yalvarırcasına. Utanmasa yalvaracaktı zaten. Kubilay tereddüt bile etmedi, öyle güzel baktı ki Solmaz’ın gözlerinin içine. Gitmeyecekti, anlamıştı Solmaz gitmeyeceğini. Pardösüsünü aldı üstünden. Elinden tutup az önce kalktıkları kanepeye geri oturttu onu.“Anlat hadi.” dedi hevesle.
“Ne anlatayım ki Solmaz?”
“Ne istersen, yeter ki gitme.”
Kubilay gülümsedi, başladı yeniden anlatmaya. Anlattı, anlattı, anlattı… Solmaz kedi gibi dibine kadar sokulup da dinledi onu. Anlattıklarının çoğunu duymadı bile. Aklına kendi hikâyeleri geldi. Kendiyle ilgili güzel şeyler düşündü, kendi çocukluğunu, kendi yaşadıklarını, yaşamadıklarını, belki de yaşayacaklarını.Solmaz çalışma masasının üzerinde gözlerini açtığında hava ağarmak üzereydi. Doğruldu, gerindi, etrafına bakındı. Daktilosunun yanı başında üzerleri yazılı, sayfalarca kâğıt buldu. Yarısı yazılmış bir kâğıt da daktilosunun üzerinde duruyordu öylece. Gülümsedi. Daktilonun diğer yanında da dibindeki kahve bitmeden soğumuş bir kahve fincanı vardı.Fincanı aldı. Mutfağa gidip kendine bir kahve yaptı, bir iki lokma bir şeyler yiyip dışarı çıktı. Kapısının önü oraya buraya savrulmuş çekirdek kabuklarıyla doluydu. Güldü. Dudağına kondurduğu bir ıslıkla güvercinli parka gitti. Yem satan kadının gelmesini bekledi. Kadın gelince bir avuç yem aldı ondan. Hafifçe esen rüzgârın yönüne doğru savurdu yemleri. Sonra da keyifle, etrafına üşüşen güvercinleri izlemeye koyuldu…

Konya Çalı Kültür Sanat Dergisi - 2008 Mart - 100.Sayı