21 Ocak 2010 Perşembe

Özgür Düşünceye Karşıyım

Bu tuhaf iş başıma geldiğinde günlerden pazardı. Uğursuz Pazar… Yirmi yıldır her devlet memuru gibi benim de tek izin günüm Pazar günüydü. Ama oldum olası sevmem şu pazarı.
Her neyse. Her Pazar günü gibi o Pazar da geç kalkmaya karar vermiştim. Gerçi ne mümkün… Alışkanlık değil mi, insan işe gideceği saatte uyanıveriyor. Yine de becerebildiğim kadar yatakta dönüp duruyordum.
O sabah çabam uzun sürmedi. Odamda yumurtayla çay kokusu, kavga eden çocuklarımın sesi, karım Zehra’nın sesi, sonra o cırtlak sesli sarışın sunucunun televizyondan bağrınan sesi, sokaktan geçen simitçinin sesi, kedi sesi, köpek sesi, bir buçuk yaşındaki oğlumun ağlayan sesi…
Yeter…
Hışımla kalkıp odadan çıktım. Karşımdaki manzara seslerden daha kötü… Küçük oğlum, kırmızı mercimek kavanozunu koridora boşaltmış, elleriyle her yere boca etmiş, büyük oğlumla kızım süslü bir kalem yüzünden birbirlerine girmişler. Zehra avazı çıktığı kadar bağırıyor. Neye bağırdığını da anlamış değilim. Televizyonun sesi sonuna kadar açık…
O cırtlak sesli sunucu kadın konuşuyor. Ekrana koca koca yazılar çarpıyor. Neredeyse kafama gelecekler korkusuyla ellerimle siper alacağım.
Dan…
“ FADİME EVDEN KAÇAN KOCASINI ARIYOR…”
Bam…
“ AZ SONRA”
İşte ne olduysa o anda oldu. Bir anda gözlerim karardı, başım dönmeye başladı. Zehra’yla büyük oğlum Murat’a seslendim hemen. Koşup geldiler, koluma girip beni salondaki koltuklardan birine oturttular. Hepsi başıma üşüşmüş şaşkınlıkla yüzüme bakıyorlardı. Hepsinin yüzleri tıpkı filmlerdeki gibi siluet halinde etrafımda dönüyordu. Kocaman kahkahalarıyla bana, işte en sonunda seni çıldırttık, diyorlardı sanki.
“Ebru koş kızım kolonyayı getir. Babanın tansiyonu çıktı herhalde.” dedi Zehra.
Zehra’ya baktım.
Zehra baba tarafından uzaktan akrabam olur. Ona âşık olmadım. Bildiğiniz görücü usulünden evlendik işte. Evlendiğimizde fena sayılmazdı ama artık çoluk çocuk derken tostoparlak bir şey oldu. Dırdırcı, huysuz ev kadınları silsilesine bir yenisini daha ekledi. Bütün gün kadın programları izler, komşularıyla pasta börek pişirip dedikodu yapar, dokuz yaşındaki kızımıza çeyiz düzer, kapıya gelen pazarlamacıdan tencere tava alır, para istemek için tek ayaküstünde bin türlü yalan çevirir, beceremezse cebimden aşırır, her şeye ağlar, saçma sapan bağırır, tartışmaya gelmez, susmak bilmez… Sanırım Zehra benim için Pazar gününden farksız. Haftanın en sıkıcı günü ama nihayetinde ondan başka izin günüm de yok. Ah, Zehra ömrümü tükettin haberin yok…
Kendime gelmem uzun sürmedi, Zehra haklıdır, tansiyonum çıkmıştır diye düşündüm.
“İyiyim merak etmeyin. İşinize bakın hadi.” dedim.
Ya da öyle dediğimi sandım. Ağzımdan bir şeyler çıktı ama ne dediğimi duyamadım. Her şeyi duyuyordum, televizyonu, Zehra’yı, çocukları… Ama kendi söylediklerimi duyamıyordum. Bir şeyler daha söylemeye çalıştım. Yine duyamadım.
Çocuklar da Zehra da dehşet içinde yüzüme bakıyorlardı.
Zehra birden bağırarak ağlamaya başladı.
“Yazıklar olsun Vedat. Demek bunca yıldır böyle düşünüyordun. Allah’ım bu günleri de mi görecektim? Bir dediğini iki etmedim, sözünden çıkmadım, saçımı süpürge ettim şu duyduklarıma bak.”
Kendimi savunmaya çalıştım olmadı. Söylediklerimi duyamıyordum. Ben konuştukça Zehra daha çok ağlıyordu. Çocuklar da hep birlikte analarına eşlik etmeye başlayınca dayanamayıp kaçtım. Ceketimi alıp koşarcasına çıktım evden. Merdivenleri inerken alt komşum, emekli öğretmen Hüsnü Bey’le karşılaştım. Kapıya çöp çıkarıyordu. Hüsnü Bey tuhaf adamdı, iyi saatine geldiniz mi sizinle güzel güzel muhabbet eder, canı istemezse de selam bile vermezdi. Ayrıca çok da pinti adamdı bu Hüsnü Bey. Ne zaman apartmanın işleri için para toplanacak olsa hep sorun çıkarırdı.
“İyi günler Hüsnü Bey.” dedim boş bulunup. Gerçi ne dediğimi yine duyamadım. Ama her ne dediysem Hüsnü Bey:“Tövbe estafirullah, sensin dengesiz, manyak herif.” diye karşılık verdi ve içeri girip kapıyı yüzüme çarptı.
Ne yapacağımı şaşırmıştım. Başıma gelen bu şey her neyse bana epey sorun çıkaracağa benziyordu. Zehra’ya söylediklerimi düşündüm, Hüsnü Bey’e söylediklerimi düşündüm. Daha da doğrusu neler söylemiş olabileceğimi düşündüm. Küfür mü etmiştim, hakaret mi etmiştim, ne yapmıştım ki karşılığım böyle olmuştu?
Aklımı mı kaçırıyordum? Yoksa ölmüş müydüm? Yok, ölmüş olsam kimse beni duyamazdı. Filmlerde hep öyle olurdu. Ölen insanın ruhu bedeninden ayrılır, ruh öldüğünü bir türlü anlamaz, yakınlarıyla konuşmaya çalışır ama başaramazdı. Bense sadece kendimi duyamıyordum. Rüya mıydı yoksa bu? Evet, evet rüyaydı, çok kötü bir kâbus görüyordum ve birazdan uyanacaktım. Allah’ım neydi bu başıma gelen? Nolur beni bir an önce uyandır bu uykudan, diye dua etmeye başladım.
Sokağın başındaki minibüs durağına kadar dalgın dalgın yürüdüm. Durağa varınca ilk gelen minibüse bindim. Deniz kıyısına inecek, güzel bir yürüyüş yapacak, kendimi toplayacaktım aklım sıra. Minibüs şoförüne parayı uzattım.
Şoför: “Abi elli kuruş daha vereceksin, zam geldi.” dedi istifini bozmadan. Bu zam işine canım sıkıldıysa da bir şey söylemedim.
“Tamam, Güllübahçe’de ineceğim.”
Şoför sinirle döndü.
“Pahalıysa binme kardeşim, otobüse bin. Biz de ekmek parası kazanıyoruz burada. Hey yarabbi, nelerle uğraşıyoruz ya.”
Bu sefer aklım başıma geldi, kendimi savunmaya kalkışmadım. Yolcuların inceleyen bakışları altında sessizce boş bulduğum bir koltuğa oturdum. Minibüs Güllübahçe’ye varmadan da indim. Minibüsü kendim durdurmak zorunda kalmamak için, yolculardan birinin inmesini bekledim. Malum, müsait bir yerde, yerine ne diyeceğimi bilmiyordum.
Saatlerce dolaştım. İnsanların olmadığı yerlerde kendi sesimi duymak için alıştırmalar yaptım. Şöyle demeye çalışıyordum:
“Zehra’dan bıktım, çocuklardan sıkıldım, evden sıkıldım, bu şehirden sıkıldım, işimden nefret ediyorum, şefimden nefret ediyorum, müdürümden nefret ediyorum. Sıkıldım, bunaldım, sevmiyorum, nefret ediyorum…”
Başaramadım, kendi sesimi yine duyamadım. Alıştırma yaparken yanımdan bisikletiyle güzel göğüslü, uzun bacaklı genç bir kız geçti hızla. Uzaklaşan sesinin “Terbiyesiz, hayvan.” dediğini duydum. Ne de güzel bir kızdı. Böyle laflar ağzına hiç yakışmıyordu.
Ben kim bilir ağzıma yakışmayan ne laflar etmiştim. Ağzımdan çıkan her kelime insanlara çarpa çarpa geçen bir kamyona dönüşüyordu. Çok geçmeden bir sokak satıcısıyla ve çay bahçesindeki garsonla da kavga ettim. Sinirimden neredeyse ağlayacaktım. Minibüs, otobüs, şoför uğraşmamak için eve yürüyerek döndüm. Sigara almak için uğradığım ve yıllardır alış veriş yaptığımız marketin sahibiyle tartıştım. Çok geveze bir adamdı ve sürekli yakınıyordu. Gerçi uzun zamandır bu adamla konuşmayabilmek için iyi bir bahanem olsun istiyordum.
İnsanlarla konuşmalarım elimde olmadan diyaloglar halinde başlıyor sonra karşımdakinin öfkeyle bağırarak yürüttüğü bir monologa dönüşüyordu. Bana düşen tek şey de oradan bir an önce sıvışmak oluyordu. Ama ağzımdan çıkanları duyamasam da, monologlardan yakaladığım birkaç cümleyi düşününce bu insanlara neler söylemiş olabileceğimin ayrımına az çok varabildim.
Yıllardır yapmadığım, bu iş başıma gelmeseydi de asla yapmayacağım bir şey yapıyordum.
İnsanlara onlar hakkında ne düşünüyorsam hepsini söyleyiveriyordum.
Herkes beni mülayim, kendi halinde, içe kapanık bir adam olarak tanırdı. Herkesle geçinen, etliye sütlüye karışmayan, iyi aile babası, sessiz, kibar adam Vedat Kara… Açıkçası ben de kendimi öyle bildim, bilirdim. Kendimi böyle severdim.
Değişen neydi, öyle olmamam mı gerekirdi, anlamış değildim. Rabbimin cezası mıydı bu, insanoğlunun cezası mı, benim kendime verdiğim bir ceza mı? Demek ki, ağızdan çıkanı kulağı duymamak, deyimi böyle bir şeyden doğmuştu. Benim başıma gelen bu garip olay başkalarının da başına gelmişti ve bu deyim ortaya çıkmıştı.
Eve dönmek istedim. Zehra beni eve almadı.
Sokağa geri döndüm.
“Hepinizden bıktım.” diye bağırdım sokaklarda. “Hepinizden bıktım.”
Bunları söylerken ağlıyordum sanırım. Gecenin bir yarısı yoldan geçen birkaç kişi bana bakıyordu. Aralarından iri kıyım bir adam hışımla bana çıkıştı.
“Ne demek özgür düşünce karşıtı olmak…” diye bağırdı. “Senin gibi adamlar yüzünden ülke bu hale geldi zaten.”
Kendimizi karakolda bulduk.
Durumumu izah edemedim. Geceyi nezarette geçirdim. Bir kalemle kâğıt bulabilirsem belki bütün bunları aslında söylemek istemediğimi anlatabilirdim diye düşündüm. Nezarette kalem de kâğıt da yoktu, zaten beni salıvermeleri de uzun sürmedi.
Ertesi gün perişan bir vaziyette daireye gittim. Geç kaldığım için önce şefimden, sonra müdürümden azar işittim. Olacakların sorumluluğunu alamayacak durumda olduğum için susmayı, sessiz kalmayı sürdürmeye çalıştım. Hâlbuki o zamana kadar işe bir defa bile geç kalmış değildim. Bu garip tepkiyi anlayamadım, ayrıca cevap vermiyor olmamın onları daha da çok sinirlendirmesini de anlamadım. Bu fasıldan sonraki ilk işim bir kâğıt bulup başıma gelenleri yazmaya çalışmak oldu. Ama yazamadım. Nereden başlayacağımı bilemedim. Birkaç bir şey karalamaya çalıştıysam da yazdığım şeyler bir saçmalıktan öteye gidemedi. Bu da daire arkadaşlarımı güldürmek ve şefimle müdürümü daha çok kızdırmaktan başka bir işe yaramadı. Çıldırmanın eşiğine gelmiştim ya da çoktan düşmüştüm o eşikten.
O an beklendiği üzere bir histeri nöbetine gark oldum, dairenin orta yerinde ağlamaya, başladım. Herkes bana bakıyordu, bakışların hepsi korkunç bir pandomim gösterisini izler gibiydi. Ortada pandomim filan yokmuş efendim doğal olarak. Kendi sesimi duyamayan ben vaziyeti böyle sanırken kulaklara temiz bir cila çekmişim. Birçok şey söylediğimi hatırlıyorum fakat ne söylediğim hakkında bir fikrim yok. Oysa anlatılanlara göre sadece şunu söylüyormuşum:
“Özgür düşünceye karşıyım.”
Bu satırları bir akıl hastanesindeki odamda yazıyorum. Ağzımdan çıkanı kulağımın duymamasından bıktım. Sonunda bir karar verdim. Dilimden kurtulursam kendimi duymaya çalışmaktan vazgeçecek, laf kamyonumla kimseye çarpmayacaktım.
Öyle yaptım. Dilimi ekmek bıçağıyla kestim.
“Ben Vedat Kara. Bir ay öncesine kadar vergi dairesinde memurdum. Şimdi işsizim, dilsizim ve deliyim. Özgür düşünceye karşıyım.”

Kuyu Kültür, Edebiyat, Sanat Dergisi – Ocak & Şubat 2010 - 3. Sayı

1 Yorum:

destinayılmaz dedi ki...

ben daha önce okuduğum da da çok etkilenmiştim.
muhteşem bişi kendileri :)