21 Şubat 2011 Pazartesi

Zorunlu Seçmeli Döngüsü

İnsanın büsbütün bir birey, farklı, benzersiz, aidiyetsiz, kendine has bir “şey” olmasının mümkünatı yok işte…

Hayatta tercih edebildiğimiz pek az şey var. Hayatta tercih edebildiğimiz o pek az şey de zorunlu seçmeli ders gibi… Belirli bir kitlenin seçmesi durumunda bırakıldığı şeylere ait olmayı tercih gibi algılamak bir tür mutluluk yolu sanırım. Belki de yaşamaya katlanabilmenin bir yolu…

Saç renginizin kırmızı olmasını tercih ettiğinizi sanırken kendinizi kırmızı saçları olan bir kitleye dahil ettiğinizin çoğu zaman farkında bile olmazsınız örneğin. Oysa zenci olmayı seçmediğini söyleyen birinin, kırmızı saçlının saç rengi tercihinden çok da farklı bir zorunlu seçimi olmamıştır. Her halükarda bir kitleye dâhil edilmenin zorunluluğu doğmuş ve bırakılmış ve ve… Tada… Öyle büyük görünüyor ki bu cümleyi tamamlamayacağım.

Bazen bireysel seçimler oluşturduğunu sanıp bunlarla ilgili ahkâmlar kesmeye duranları komik buluyorum. Tabi bu aynı komik duruma sıklıkla düşmediğim anlamına gelmiyor. Nihayetinde kırmızı saçlı olmayı tercih ettiğimi inkâr ederek başka bir aidiyetin komik durumuna düşmekte bir anlam göremiyorum. Kırmızı saçlı olmayı sevmek dışında da iyi bir savunmam yok. Bu savunmayla kendimi yine de bir yere ait kıldığımı ise "yine" inkâr edemem…

Birinin ağzından çıkan harflerin anlamlarını yitirip lastik gibi uzayan şekilsiz balgamsı tükürüklere dönüşmesi gibi konuşmalar işte... Masallarda kötü sözler söyleyenlerin ağızlarından çıyanlar, yılanlar; iyi sözler söyleyenlerin ağızlarından ise inciler ve elmaslar dökülürdü. Çocukken ikisini de aynı derecede iğrenç bulurdum. Büyüyünce bunun üçüncü masalsı örneğine şahit oldum. Bir farkı yok…

Bir adam cümleleri beynimde kırbaç gibi şaklayan seslere dönüştüren sorular soruyor… Fevkalade zeki ve gayet hoş bir adamdan böyle sesli sorular duymak bir nebze katlanılabilir olabiliyor ama bu onların gürültülü sorular olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bariz azarlıyor beni. Sorularla azarlamak çok zeki insanların kabiliyetidir ve çok şık görünür. Ama bu şıklık azarlandığınız gerçeğini değiştirmez… Sorularla yapılması, iyi makyajlı çirkin bir kadın gibi… Neyse, neyse sorular…

Sorular tehlikelidir, size doğru gelmeyen bir sorunun nereye gittiğini asla bilemezsiniz…

Sorular ses çıkardıkları anda buharlaşıp yok olmak isterim. Genelde bunu başarırım… Soruları geçiştirmek iyi meziyetimdir. Bunu soruya soruyla cevap verilmesinden çok daha erdemli buluyorum.

İnsanın erdemli bir biçimde savunabileceği tek bir şey vardır; o da kendisidir. İnsan kendini savunma yolunu da bir tür erdemle yaratır ki “erdem” diye, bir kavramı karşılayan bir sözcük ortaya çıktıysa bunun da bir kitlesel aidiyetle oluştuğu aşikâr. Öyleyse insan kendini savunurken dahi kendine has olamıyor. Bir, bir, bir, birdir bir...

Benim kendi olmaya farklı anlamlar yükleyenlerle bir hafta sonudur ciddi bir sorunum var. Bunu sorun etmeyerek kendimi “sorun etmeyen” yeni bir kitleye dahil etmek istemiyorum. Bir burç sahibi olmamanın mümkünü var mı örneğin? Ya da bir karakteristik davranışı sergilememenin… Yok… Yeterince kitleye dahilim... İmzaları kurumuş kanıtlarım var...

İnsan kendini bile büsbütün kabul edemezken, başkalarının onu olduğu gibi kabul etmesini beklemeye hak edinebilir mi? Evet, bunu bekleyebilir… Sadece bekleyebilir… Beklemek iyi bir şeydir… Beklemek bir değişkenlik getirmesi ihtimali olan tek şeydir… Beklemenin içine çok şey sığar vs. vs. Burası konumuzdan sapıyor, evet… Gerçekten daha önce hiç sapmamıştım… Gerçekten, daha önce hiç sapmamıştım...

Nihayetinde tercihlerle ilgili inanılmaz bir kısırdöngü var. Tuhaf…

Yüksek sesten de hiç haz etmiyorum…

Hop…

0 Yorum: