2 Ekim 2011 Pazar

13 Yıl Sonra

Hiçbir şeyin ve hiç kimsenin sonsuza kadar var olmayacağını gerçekten anladığımda yaşım on üçtü.

Buharlaşıp kaybolma isteğimin iyice yükseldiği o yaşımda kendimi kucağına attığım güvenilir evimin, yürüdüğüm sokakların, oyun aralarında su içmek için kapıları çalınan komşu teyzelerin, bayramlarda harçlık veren bastonlu dedelerin, okula birlikte gidilen arkadaşların, en önemlisi ilk dostların…

Depremden sonra kendisinden haber alınamayan ya da öldükleri bildirilen öğretmen ve öğrencilerin isimlerini duyuran listelerde tanıdıklar bulmayı da kanıksamıştım.

Evlerini kaybedenlerin sığındığı çadır kentlerden birinde O’nunla karşılaştığım anı defalarca tekrarlayarak ezberledim. Çünkü ölüm haberi almaya alıştığın bir anda karşına öldüğünü sandığın birinin çıkması, 13 yaşındaki biri için ölü olan herkesin geri dönebilme ihtimaline edilebilecek mucize bir dua gibidir. 

Kayıplarıyla yaşamaya alışmak istemeyenler gibi bu şehirden gideceklerini biliyordum. Beni hatırlasın diye O’na en sevdiğim iki kitabımı verdim. Ve sonraki 13 yıl boyunca O’nu hiç görmedim; O'ndan hiç haber almadım.

Ama ezberlediğim duayı defalarca tekrarladım. 

O, tam 13 yıl sonra bu şehirden kilometrelerce uzaktaki bir şehirden sadece hatırladıkları için birkaç saatliğine çıktı ve geldi. Herkesin ve her şeyin 13 yıl içinde değişmesine zerrece ihtimal vermemesiyle zerrece değişmemiş biri olarak karşıma dikildi. 

Kaybettiği, kaybetme ihtimali duyduğu her şeyi cesurca bulup karelemeyi, kayıpları anımsanabilen en güzel biçimleriyle sahiplenmesini, hatırlayamam sandığım güzel yüzünde -bakışlarımı kaçırarak- şaşkınca izleyip durdum.

Ölen arkadaşlarımızın ailelerine ulaşmış, onlara çocukça anılarımızı anlatmış, kayıp acılarının yerlerini okşayarak sızlatmış, artık yerinde yabani otlardan başkası olmayan evine  bakmış, mezarlarla konuşmuş ve her şeyi geometrik anımsama biçimleriyle biriktirmiş halde karşıma dikilmesine gözlerimi kapatmak isteyişimin acizliğiyle bakakaldım. 

Ben senin mezarını görmeye cesaret edemedim, ailenin benimle görüşme çabalarını defalarca reddettim, zorla elime tutuşturdukları yıkıntı izli tek fotoğrafına bakmadım, bana yazdığın yeni yıl kartını ve ders çalıştığımız kâğıtları görmeyeceğim yerlere sakladım, sana yazdıklarımı yaktım, birlikte sevdiğimiz şarkıları bir daha hiç dinlemedim, ayva tatlısı yemedim… Artık olmayan evinin artık çalmayan telefon numarasını defalarca ve yıllarca çevirip durdum. 

Senden bahsetmedim.

Ölenlerin başkalarında ve anılarda yaşadıklarına öylesine inanmıştı. Bense bir gün geri döneceğine…

Seni ve diğerlerini anımsadığı her defa ağlamıştı. Bense ağladığım yerlerden hep kovmuştum seni anımsamaları…

O, benim hatırlamadıklarımı hatırlıyordu. Bense O'nun unuttuklarını…

Her dakikasını fotoğraf kareleri yaratarak geçiriyordu. Ben kendimi hiçbir yerde istemezken O beni de orada istiyordu. Hepimizi böyle yaşatıyordu işte. Bense bir gün döneceğine inanarak tekrar tekrar öldürüyordum seni.

Bütün bu anımsamalardan O ve benim ortakça anladığımız tek bir şey vardı: Kaybetme ihtimalimiz olan hiçbir şeye bağlanmamalıydık. Onlar geometrik biçimli anımsamalar olmadıkları sürece... Kendimizi kaybedene kadar...

Bugün en çok senindi...

Ve O'nun güzel yüzünden bugün, 13 yıl sonra sadece benim anladığım tek bir şey vardı:

Sen O'nun gibi dönmeyecektin.

0 Yorum: