7 Ocak 2010 Perşembe

Değişen Alışkanlıklar

Kafamda ya da nereye yazdığımı unuttuğum bir sürü notta okunacak kitaplar ve izlenecek filmler listelerim vardır her zaman. Kitapçılara çoğu zaman almam gerektiğini düşündüğüm bir kitap ismiyle girerim ancak almam gereken kitaptan önce gözüme başka biri iliştiyse alacağımı unutur, başka birini alıp çıkarım.
Öğrenciyken kitaplarımı nasıl okumam gerektiğiyle ilgili bir sınıflandırma yapardım. Şehir içi yolculuklarda okunacak, ders aralarında okunacak ve özel ortam yaratılıp okunacak kitaplarım hep ayrıydı. Böylece aynı anda üç kitap okuma becerisini edinebilmiştim. Şehir içi yolculuklarda kafa yormayı gerektirmeyecek, okunması kolay kitaplar, ders aralarında klasikler, evde özel vakit ayırarak okumam gerekenleri ise felsefi içeriği ağır basanlardan seçerdim. Daha doğrusu bu şekilde seçmeye çalışırdım.

Ama öğrenci olmanın çoğu zaman bunaltıcı bulduğumuz sorumluluklarından uzaklaşıp, boğucu yaşam sorumluluklarına atılınca sadece bir kitap okumak için bile zor vakit ayırır oldum ve haliyle daha seçici olmaya başladım. Tabiri caizse her telden çalabildiğim o günleri çok özlüyorum. Eskiden bir kitapçıya girdiğimde alacak bir sürü kitap bulurken, şimdisinde saatlerce düşünüyorum.

Hayatımda şu sıralar en çok eksikliğini hissettiğim şeyin kitap okuma alışkanlığımın değişmesi ne yazık. Kitaplarını asla ödünç vermeyecek kadar kıskanan biriyken dönüştüğüm kendimden pek haz etmiyorum. Umarım yakın gelecekte bir satır okuyacak fırsat yaratamayan, daha doğrusu bir satırı anlamak için defalarca okumak zorunda kalan biri olmam.

Teselliye ihtiyaçtan yaptığım bir paylaşım bu sanırım. İnsan elbette ki zaman yaratır, ama asıl korktuğum en acısı: İnsanın yarattığı zamanı değerlendiremeyecek kadar kendini kaybetmiş olması.

2 Yorum:

destinayılmaz dedi ki...

tek kelimeyle muhteşem
ve aynı kaderi paylaşmanın hüznü yaşanıyor şuan bu okuyucuda

serhat dedi ki...

ne dilerdim biliyor musun? kitapların dünyasıyla yaratılmış bir dünya. Ordaki karakterlerin gözlerinden fışkırır cinsten bir ışıltının suladığı aşk, karlar ülkesinde. kırmızı eldivenli kızın ayndınlanan bir yüzyılın ilk şafağında, tohumu bir önceki yüzyılda atılmış insanlık davasını hissetmesini isterdim. sayfaların senfonisinde zihinlerin kılıcı ile aydınlanan bir ortaçağ bulmayı. oliver twistvari bir yalnızlığın şömine karşısında terleyen bedenine dokunmak da arzusunu güçlü hissettiğim umutlar arasında. bir çağı yaratııp bir mevsimin içine hapsetmek ne ola ki? Françoise Saganvari hüznü mutlulukla yüzleştirmeyi ne çok isterdim. İstanbulu kelimeden ve nurdan köprülerle bir birine bağlamayı.. Her bir köprüde şemsiyeli aşıklara romeovari serenat yapmayı. satıraralarında kaybolmuş insanlar bulmayı arzulardım yaşadığım şehrin kaldırımlarında. buğulu evlerin alev alev yananan peneceleri ardında efkardan gözlerini kaybetmiş roman kokulu kızlar.. tren yollarının mistik tadını çayında bulmak isteyen şövalyelerin demlendiği kafeler bulmayı ne çok dilerdim. kafasını parçalamış aydınlar mezarlığı..aşıkların intihar ettiği bir verem hastanesi, parmakalarını objektif olarak kullanan yazarlar, 80 günde devr-i alem yapmaya heveselenen din adamaları,rönesans güneşi altında şenşakrak oynayan çocuklara seslenmeyi... kitapların dünyasından damıtılmış bir dünya kurmayı ne çok isterdim? hele bu yorgun ve argın ve ruhsuz çağda...ama zaman var mı? Ne yazık ki yok.