31 Mart 2011 Perşembe

Sevgili Günlük,

Hayvan evlatlarımız hala yaşam mücadelesi vermeyi sürdürüyor.

Kolunda serum, önünde bilgisayar, bir elinde sigara, diğer elinde bisikletin faydaları broşürleri ile iş yerinde çekilmiş bir fotoğrafım vardı bir gün öncesinden. Sabah ilk işim onu silmek oldu. Hayat bana Avil’li uykular ve kaynamış patatesler verirken ilk önce sigaralarımı sonra az katıklı kahvelerimi en sonunda da canım canım limonlarımı almıştı çünkü ve her yeri süte ve proton pompası inhibitörlerine bulamıştı. 

Hemen unutmuş gibi yaptım. Kahvemi kedi kafası şeklideki bardağıma doldurdum, abeslang ile iyice karıştırdım, kuyruğundan kavradım. Dario Moreno'dan şunu dinledim. Öncelikli görevim bisikletin faydalarını anlatmaktı. İkinci görevim ise İpekyolu yaşadığım şehirden geçer miydi,  onu bulmaktı. Bu görev için yanıma bir Rick O’Connel, bir Ben Gates bir Indiana Jones, hadi olmadı bir fotoğrafçı iliştir şef, dedim. Böyle de bir işim var. Böyle de bir sen varsın… Saat dörtte Türk kahveleri gelmese hiç olmayasın… 

Elisabeth ve Suzanne… (Bak günlük burayı onlara yazıyorum.) Mevzu kentlerimizin sağlığı gibi hiç ilgimi cezp etmeyen bir şey olsa da yazdığınız her maili saklıyorum, nezaketiniz beni çiçek yaptı. Kırmızı karanfil… İçimden bir ses şaşkın bir asistanın akıbetiyle yakinen ilgilendiğinizi söylüyor. Öpüyorum klavye tıkırdatan ellerinizden.  Kophenag’da bir bisiklet turu olur mu? Bütün kadınlar Cecilé olmak ister. Sizi Viyana’da indiririm. Ben iş yerinde gizli gizli Saturday Night and Sunday Morning izlemek zorundaysam bilin ki Nottingham’da ineceğim ve çok sıkılacağım ve bilin ki ben Cumartesi gecelerini hiç sevmem.  En birinci vazifem sizlere ecnebice dalkavukluk yapmaksa bilin ki ben Pazar günlerini de hiç sevmem.

Her neyse… Üç metre öteden bunun nesi var, diyen doktora gece kendi kendime mide kanaması geçirip ölür müyüm, diye sordum günlük. Evet, dedi. Doktor sen Yılmaz Özdil’den daha havalısın, demek geldi içimden ama daha havalı bir ölüm isterim, dedim. Oysa son arzun nedir diye gelip de bir sorsalar haykırış olur sesim, benim adım Hiroshima, senin adın Nevérs der bir uzak doğuluya… 

0,38 mm incelikte yazabilen siyah mürekkepli bir pilot kalem arıyormuş gibi davranmam gerçekten konuşacak birilerini aradığım anlamına gelmeyecekse, çakmağınız var mı, sorusu neden bir asılma emaresi olarak görülüyor? Nitekim ben bunu bugün gördüm. Ben bir pilot kalem aramıyordum ama o kadın bir çakmak arıyordu. Sadece sıkılmıştım ve konuşmak istiyordum ve 0,38 mm incelikte yazabilen siyah mürekkepli bir pilot kaleme hizmet edecek bir A4 kâğıdı aramama gözlerini devirerek tepki vermeseydi, o kadın seçilmiş kişiydi.

Her sabah içimden gugli gugli gugli go away, diyorum. Ama şimdi ben yeni yeni insanlar tanıyorum ve inanıyorum ki bana Santa Maria diyen biri bir tür karanfil…

Ve hanım hanım, ben bilmiyorum mu sanıyorsun ki sen de beni kandırdın… Sen bilmiyor musun ki öyle değilmiş gibi yapmak zorunda olmak beni beni kahırlara koysa da öyle yapacağım… 

Ve bugün yaprak yaprak cümlelerin bir yıl dönümüdür günlük ve sen biliyor musun ki kulağımızı ne de güzel dolduran şu Oblivion da öyleliktir.

29 Mart 2011 Salı

Şiir, Sabi ve Saki

“Her şey yitip gidiyor; evvela şiir, sonra uyku, sonra gün ve sonra gün içinde ve gecede daha ne varsa…” 

(Ingeborg Bachmann)


 Sana dair, bana dair ve hayata dair ne varsa anlamadığım bâki,
Harflerden, hecelerden, kelimelerden, cümlelerden dolduracak saki,
Ölümüne, cevrine, zehrine, sefasına, bakmayacak içeceğim.
Dolduran oldukça ne önemi var,
Ne önemi var eninde sonunda içeceksem,
Ne zulmü var canım sözlerin?
Hepi topu hatırımda iken sana, senin...
Söyle saki, biz şimdi yalnız mıyız, değil miyiz seninle?
O zaman bendeniz şu sabi örtsün kapıyı usulca,
Sahi:
Harfi de, sesi de, sözü de birbirine vurup kırayım da şu üçü de olmadan konuşayım seninle.* 
Anlamadım, anlamam, anlayamam, anlamayacağım…


"yenilmek olunca korku, suyunu
sindiren, sindiren kayaların renginde
aramızda bir şeyler, bir sessizlik sözlüğü."

(Edip Cansever)

*Mevlânâ Celaleddin-i Rumi 

28 Mart 2011 Pazartesi

Haftalık Burcum


"Her kim ki yalnızca kendine yardımı dokunur ve o da sözcüklerle, ona yardım edilemez!" (Ingeborg Bachmann)

"Bu hoşuma gitmiyor, böyle bir şey tahmin etmemiştim zaten ve burada, içinde yaşadığın şu mezardaki bütün kitaplar, başkaları da olmalı, olmak zorunda, "exultate jubilate" gibi örneğin, insan sevincinden havalara sıçrasın diye, senin de sık sık olur sevincinden havalara sıçradığın, o halde neden öyle yazmıyorsun? Bu acıyı pazara çıkarmak, dünyadaki acıları arttırmak, tiksinti verici birşey bu, bütün kitaplar tiksindirici. Nedir bu saplantı, hep bu karanlığa saplanıp kalmak, her şey hep hüzünlü ve bu sayfalar aracılığıyla daha da hüzünlü kılıyorlar.”(Ingeborg Bachmann, Malina)

“Taşlar ve sopalar belki kemiklerimizi kırabilir; ama kelimeler bizi asla incitmez. Keşke doğru olsaydı bu. Taş ve sopanın açtığı yaralar kapanabilir veya en azından sigortadan para alabiliriz. Kelimelerin yol açtığı zararlar ise daha keskin ve bazen daha kalıcıdır. Ve nadir vakalar hariç, semantik hasarı tazmin edebilecek bir sigorta poliçesi de yoktur. Üstelik kendi kendisine taşlarla ve sopalarla zarar verenler olsa olsa tuhaf kişilerdir, oysa kendi kendisine açtığı semantik yaralardan muzdarip olmayan kişi neredeyse yoktur.” (John Condon, Kelimelerin Büyülü Dünyası)

Hem konuşmaya ne gerek vardı? İnsan her şeyi anlatamaz, zaten kelimeler de her şeyi anlatmaya yetmez.” (Cengiz Aytmatov)

“Bizleri büyüleyen ya da çileden çıkaran da nesneler değil, kelimelerdir.”(Joseph Vendryes, Dil ve Düşünce)

Herkesin kendine göre bir gerçek benimsemesini önleyen dil, insanları başkalarının, birlikte yaşadıklarının gerçeklerini benimsemeye ve kendi gerçeklerini onlarınkine uydurmaya zorlar. Buna karşı çıkana ise deli gözüyle bakılır.“(Joseph Vendryes, Dil ve Düşünce)

“Her şeyi fazla ciddiye almayın; olayların gülünç yanını da görün. Hepimiz kendi cümlelerimizin içinde sıkışmış, kendi dilbilgisel yapılarımız içinde hapsolmuş durumdayız.” (Bary Sanders, Öküzün A’sı)

Bütün öyküler gerçektir zaten. Gerçek olmasalar da anlatıldıkları ya da yazıldıkları zaman gerçeğe dönüşürler.” (İnci Aral, Sevginin Issız Kışı)

“Kendimi hiçbir zaman ikinci dereceden bir role yakıştıramazdım. Bunun içindir ki gerçek yaşamda en alt kademede olmaya başkaldırmadan katlanabiliyordum. Ya kahraman olacaktım ya da çamurlarda; bu ikisinin ortası yoktu benim için ve beni mahveden de buydu.” (Fyodor Dostoyevski, Yeraltından Notlar) 

“Küçük bir kaşığı iki parmağının arasında sıkmak ve metalin atışını, kaygıya düşüren uyarısını duymak… Küçük bir kaşığı yadsımak, bir kapıyı yadsımak, alışkanlığın arzu edilen yumuşaklığı sağlamak için yaladığı her şeyi yadsımak nasıl da inciticidir. Kaşığın kolay yanını kabul etmek, onu kahve karıştırmak için kullanmak çok daha rahatlatıcıdır.”(Julio Cortázar, Açıklayıcı Bilgiler El Kitabı)

Bu yazıdaki alıntıların büyük kısmı şu makaleye aittir: GULCAN ÇOLAK, (Nisan, 2006) Her Şey ve Dilsizlik Bilgisi, Ankara: TÜRK DİLİ, Sayı: 652, S. 327-340.

20 Mart 2011 Pazar

Ochi Chernye

 
(The Shop Around the Corner (1940) – Frank Morgan as Hugo Matuschek and James Stewart as Alfred Kralik)

Bana kapağını açınca Ochi Chernye çalan, derisi emitasyon, yapıştırıcısı kötü bir sigara kutusu alırsın diye bugün yirmi tane sigara içtim. Yirmi tane sigara içersem yirmi kez Ochi Chernye dinlerim., yirmi kez seni dinlerim. Bana kapağını açınca Ochi Chernye çalan, derisi emitasyon, yapıştırıcısı kötü bir sigara kutusu al olur mu?

Bana mektup yaz. 

Dear friend,

Haksızlık bence, böyle filmler mektup kağıdında bitmeli.
  
“Sana yazmayışım için aslında özür dilemem gerekmiyor. Bilmiyor değilsiniz çünkü mektuplardan ne çok nefret ettiğimi. Hayatta başıma ne gelmişse -bu yüzden yakınmak istemiyorum hani; niyetim sadece herkesin faydalanabileceği bir saptamada bulunmak- denebilir ki hep mektuplar yüzünden ya da mektup yazma olanağından gelmiştir. İnsanlar hiçbir zaman bana ihanet etmedi, ama mektuplar hep yaptı bunu, mektuplar da başkalarının değil, yine benim kendi yazdıklarım. Özel durumumun elbet bir katkısı var yaşadığım mutsuzlukta, ama başkalarında da durum farklı değil. Mektup yazmanın kolaylığı -salt kuramsal açıdan- ruhlarımızı korkunç yıkıntıya sürüklemiştir; mektup yazmak hayaletlerle düşüp kalkmak gibidir; yalnız mektubu yazdığınız kişinin değil, kendi hayaletinizle de düşüp kalkarsınız. Siz mektup yazarken kendi hayaletiniz el altından gelişip çıkar ortaya ya da yazılan bir dizi mektubun sonunda boy gösterir, mektuplardan her biri pekiştirir ötekini ve onu kendine tanık gösterir. Nasıl olmuştur da mektuplarla insanların birbirleriyle dostluk kurabilecekleri fikri kafalarda doğmuştur! Uzaktaki birini düşünebilirsiniz yalnızca, yakınınızdaki birini de elinizle tutabilirsiniz, bundan ötesine de gücü elvermez insanın. Oysa mektup yazmak, hayaletlerin açgözlülükle beklediği bir eylemi gerçekleştirmek; onların önünde çırılçıplak soyunmak demektir. Mektuplarda yolladığınız öpücükler ulaşmaz yerlerine, yolda hepsine hayaletler el koyar. İşte ele geçirdikleri bu zengin besindir ki, onların görülmedik ölçüde çoğalmalarını sağlar. Bunu da sezer insanlar, hayaletlere karşı savaşıp durur. Onları elden geldiğince ortadan kaldırıp aralarında doğal ilişkiyi ve ruh huzurunu sağlamak için treni, otomobili, sonra uçağı bulmuşlardır ama artık geçmiş ola! Uçuruma yuvarlanırlarken yaptıkları buluşlardır tümü. Oysa çok daha serinkanlı, çok daha güçlü olan karşı taraf postadan sonra telgrafı, ardından telefonu, telsizi icar etmiştir. Hayaletlerin açlıktan öleceği yoktur, ama bizler yok olup gideriz.” 

(Franz Kafka /Milena’ya Mektuplar)

19 Mart 2011 Cumartesi

Lanetlenmiş Kadınlar / Charles Baudelaire


video

Baudelaire'in 1857 Ağustos'unda, yayımlanalı bir aydan fazla olmamışken yasaklanan şiiri "Lanetlenmiş Kadınlar"ın çevirisi Erdoğan Alkan'a ait. (Tanrı ve Şeytan İkileminde Bir: Charles Baudelaire)

Belgeseldeki görüntüler, Hindistan başta olmak üzere Mısır, Myanmar, Tonga, Sri Lanka, Namibia, Kenya ve Antartika'da geçirdiği 14 yılın fotoğraf ve videolarıyla Gregory Colbert'in. (http://www.ashesandsnow.org/)

Kanadalı fotoğrafçı "İnsanlar ve hayvanların ahenk içinde yaşadıkları bir dünya"ya olan özlemini ve inancını "Ashes and Snow" adlı projesiyle, The Nomadic Museum (Göçebe Müze) ile 2002 yılından bu yana 10 milyondan fazla kişiye tanıtmış. New York, Mexico, Tokyo ve daha pek çok ülkede sergilenen bu doğa(l) müzenin Türkiye'ye de uğraması düşüyle… (Tanıtım bilgisi: Gürol Korkmaz)

(Yazı ve video Mavi Melek Resimli Edebiyat ve Sanat Dergisi’nden alınmıştır. Şiirin İngilizce ve Türkçe çevirilerine de http://mavimelek.com/lanetlenmis_kadinlar.htm adresinden ulaşılabilir.)

Oza’dan / Andrey Voznesenski

   
(L'Année Dernière à Marienbad (1961) – Alain Resnais)
XIV

Selam Oza, evde, geceleyin
Ya da uzakta bir yerde, neresi olursa olsun,
Havlarken köpekler, yalarken kendi gözyaşlarını
Senin soluğundur duyduğum ses.
                 Selam Oza!

Nasıl bilebilirdim, sinik ve gülünç
Bir kişi gibi, ürkerek giren bir göle,
Gerçekte korku olduğunu aşkın, söyle?
                Selam Oza!

Ne korkunç, bir başına düşünmek şimdi seni?
Daha da korkunç, bir başına değilsen oysa:
Şeytan öylesine doyumsuz bir güzellik vermiş ki sana.
                Selam Oza!

Ey - insanlar, lokomotifler, mikroplar
Gerin kanatlarınızı elinizden geldiğince ona.
Harcatmam onun, dokundurtmam kılına.
                Selam Oza!

Yaşam bir bitki değilse aslında,
Neden dilimliyor, parçalıyor insanlar onu
                Selam Oza!
Ne acı bu denli geç rastlamak sana
Ve böylesine erken ayrı kalmak sonunda...

Karşıtlar getiriliyor bir araya
Bırak çekeyim kahrını ve acını kendime
Çünkü acılı kutbuyum mıknatısın ben,
Sense sevinçli. Dilerim sonuna dek kalırsın öyle.

Dilerim hiç bilmezsin ne denli hüzünlüyüm.
İnan, kendimle üzmeyeceğim seni.
İnan, ders olamayacak sana ölümüm.
İnan, yük olmayacağım sana yaşamımla.

Selam Oza, dilerim ışıl ışıl kalırsın hep
Bir sokak fenerinden sızan bir ışık gibi...
Suçlayamam bırakıp gittiğin için beni.
Şükür ki girdin yaşamıma.
             Selam Oza!

Çeviri: Mehmet H. DOĞAN - Turgay GÖNENÇ

Balık

Bir akvaryumcu iş yerlerindeki stresi azaltmak maksadıyla ilgili renkli arkadaşlar önermelerinde bulunarak adrese teslim ve uygun fiyatlı Japon balığı satışına başladı. İş yerinde aynı daireyi paylaştığımız arkadaşım iki Japon balığı satın aldı. Fanustaki suyun içine iki defa renkli görünsün diye jelibon atma girişiminde bulundu. Bir defa yarım paket yemi fanusa boşalttı, suyu değiştirmeye çalışırken de balıkları kurşun kalemle çıkarmaya yeltendi. Onlara o şekilde bakılmayacağını biliyor olmam ve daire arkadaşımın tuhaf girişimlerinden balıkları kurtarabilmem bana kendimle ilgili umut veriyor. Balıkların daire arkadaşım tarafından ciddiye alınmaları için onlardan birine kendisinin diğerine de şefimizin ismini verdim. Pek işe yaramadı. Kendisinin ismini taşıyan balık iki defa diğeri tarafından fiziksel şiddete maruz kaldı. Ayrıca yemleri diğerinden önce yiyip bitiriyor.  Ancak ikisini de küçücük bir idrar tahlili kutusuna kapattığımda sakinleşip iyi geçinmeye başlıyorlar. Bir fanusun içinde -bunun için sonsuz özgürlükleri varmış gibi- kişisel alan yaratmaya çalışırken küçücük bir kutuyu paylaşmak karşısında uyum göstermeye çalışmaları beni şaşırtıyor. İdrar tahlili kutusunda olduklarında bunu yapmalarını ise çok ironik buluyorum. Birinin bana onların böyle bir çaba göstermeyeceklerini ve idrar kutusu içinde olmalarının onlar için bir anlam ifade etmediğini inandırıcı bir şekilde anlatması gerek. Aptal mısın, zaten idrar tahlili kutusunun içinde kıpırdayamıyorlar, ne yapmalarını bekliyordun ki,  denebilir. Buna ikna olurum mesela ama öyle değilmiş gibi yapmaya devam ederim. Sırf şiddete uğrayan balığa merhamet beslediğim için balıkla aynı ismi taşıyan daire arkadaşıma da gözle görülür bir sempati beslemeye başladım. Balıkları beslememle ilgili bir annelik güdüsü de geliştirmiş olabilirim, bilemiyorum. Daire arkadaşımın yiyecek olmayan bir nesneyle ya da ona tepki vermeyen bir canlıyla duygusal yakınlık geliştirebildiğine şahit olmadığım için balıkları satın alma teşebbüsü bile beni sevindirdi, belki de ondan. Fanusa abeslang sokma girişimlerini dahi kayda değer buluyorum. Abeslang şu doktorların kullandığı dile basmaya yarayan araç oluyor. Öğürülünebilinir… Steril eldivenler de şişirdim, başparmakları burun olarak kullanmak suretiyle tükenmez kalemle yüz resmi çizdiğim iki adam yaptım.  Çabucak yaşlandılar ve öldüler. Keşke balıklar da bizimle duygusal bir yakınlık kurabilseler… Her sabah beni hatırlamadıklarını düşünmek canımı biraz sıksa da gerçekten sahipleriyle aramızdaki farkı duyumsadıklarını varsayarak balıkları bir annenin karşılıksız ilgisiyle sahipleniyorum. Balıkların yaşamayacağını iddia eden herkese: Onların bir annesi var, diyorum. Onları Grup Hayvan Evlatları diye çağırıyorum. Kedi canınızı sizin, dediğim de oluyor. Evde Hadibakalım ismini taşıyan bir beta balığım var. İki yıldır büyük ebatlı bir fanusta karizmatik ve beklentisiz bir hayat sürüyor. Onunla ilgilenmek istediğimde fanusa kafa atma girişiminde bulunuyor ve bunu tepkisel bularak mutlu oluyorum. Neyse ki iş yerindeki balıklarımız kadar sarsak değil. Ama yine de fark ettim ki benim olmayan bir şeye daha fazla ilgi gösterecek kadar çıkarcı ve bencilim.  Bunu fark etmek canımı sıktı sanırım. İyi günler. Doğru mu? Evet, inşallah.

18 Mart 2011 Cuma

Mektup Yazmak

(Mary and Max (2009)Adam Elliot- Philip Seymour Hoffman as Max Jerry Horovitz)

“Severek mektup yazılan bir insanın bile olması ne büyük bir olay, söylenen her sözcüğün anlaşılmaktan öte, yaşadığını, dahası sözcüklere bile gerek olmadan yaşadığını bilmek, güç gibi yalınç bir olgu değil, varolmak gibi bir şey.” (Tezer Özlü)

Bir mektup arkadaşı edinmek…

Kendisine başka bir şekilde ulaşmamın mümkün olmadığı bir mektup arkadaşı…

 Mary and Max’i izledim de…  

Güzel bir el yazım vardır ve bunu göstermekten anlamsızca onurlanırım. Bir mektup arkadaşım olsa mektupları siyah pilot kalemle, ya da ince uçlu kaligrafi kalemiyle beyaz çizgisiz kâğıda yazar, diplomat zarfta postalarım. Dolma kalemleri çok istediğim halde verimli bir şekilde kullanamadım, bir diviti ve hokkayı da öyle…

(Duygusuz olduğum sıklıkla iddia konusu olduğundan çok ironik görünmesin diye iflah olmaz bir romantik olduğumu açıklamaya çalışmıyorum. Hala mail yerine mektup yazmak isteyen biri evet, bir romantiktir. Mektup arkadaşı isteyen birinden çok da emin değilim.) 

Mektup yazan birini görsem ilk işim: Bu zamanda bunlarla mı uğraşıyorsun, diye sormak olur. Açıklamaya çalışırsa hayranlıkla dinlerim, dibine düşerim. Hatta ona doğru kamburumu çıkarıp baykuş gibi öyle bir eğilirim ki muhtemelen buharlaşıp kaybolmak ister.

Sadece: Evet, diyip işine dönerse yazması bitene kadar çaktırmadan hayranlıkla izlerim. Kıpırdamam, nefes almam. Bir daha onu mektup yazarken görür müyüm acaba, diye gözlem altına alırım. 

Sorumu küçümseyen bir şey ifade eder, bunu da bakışlarıyla desteklerse: Aaay teknoloji çağında ne kadar da sıradan bişey bu yaptığıaaan, der oradan uzaklaşırım. 

Rivayet üstüne tabi… Hiç başıma gelmedi. Biri kapıyı çaldığımda: Kim o, derse: Kilimci, derim ama. Birinin: Kilim istemiyoruz, diyip kapıyı açmamasını hayal ediyorum. Hiç başıma gelmedi. Mon Oncle’da vardı böyle bir sahne… 

Tanıdığınız üç kişiden en az birinin sizi zekâ yoksunu sanmasını önemsiyorsanız böyle tavırlara girmemenizi öneririm. Zira o üç kişiden birinin bir başkasına sizin hakkınızda diyeceği bir şey önemli olabilir. Sorumluluklarla doluysanız ve sorunsuz yaşamak istiyorsanız herkesin zihninde aynı imajı yaratacak cümleler kurun. Şimdi bu durumda birileri birilerini küçümsemiş oluyor ama hangisi daha küçümseyici, bilemedim. 

Neden? Asperger Sendromu sinemaya iyi malzeme veren bir sıkıntı örneğin. (Bkz: Mary and Max, Adam, Mozart and The Whale, My Name Is Khan)  Birbirinden başarılı bütün bu filmleri arka arkaya izlemenizi de önermem. Önlenemez bir yalnızlık ve umutsuzluk duygusuna kapılabilirsiniz. Tanıdığınız beş kişiden en az dördü şiddetli Asperger sendromu belirtileri gösteriyordur. Ve bu dört kişiden en az üçü gerçek bir Asperger sendromu muzdaripi için şöyle diyecektir: “Ay yazık…” Asperger Sendromu hakkında şuradan biraz bilgi edinilebilir. Forrest Gump da mı böyleydi?

Dikkatinizi çeken bir şeyle ilgili bir şeyleri listelemeniz ağır sonuçlara yol açabilse de ben şimdi yeni bir listeleme için tavsiye isteyeceğim.

Bütün bunları deyince Ferit Edgü - Tezer Özlü Mektuplaşmaları gelir, Ineborg Bachmann - Paul Celan Mektuplaşmaları gelir, Cemil Meriç’ten Lamia’ya, Nazım Hikmet’ten Vera’ya, Kafka’dan Milena’ya, Nietzche’den Salome’ye… Gelir de gelir…

Şimdi ben bu yazıyı okuyanlardan mektup aşkları ya da mektup arkadaşlıkları temalı kitap ve sinema filmi örnekleri istiyorum mümkünse.

15 Mart 2011 Salı

Senin Sesin


En güzel şarkıların eksik sesinden kırılır üzengi.
Bilirim, şarkıların eksik sesi senindir.
Soğuk sağaltır kırıkların ağrısını,
Kulağıma ayaz dolar, işitmem,
Şarkılar serin rüzgârların esidir.

Gemiler avutur sular koynunda;
Kıyılara çağıran şarkıları gösterir.
Şimdi ben kanıp da şu gemiye bindiysem,
Sevmediğim bir şehrin soluğu lazımdır.
Bir kerecik sevdiysem poyrazını,
Sen varsındır.

Dostum benim sen şehir, eksik sesin ve poyraz,
Kulağa dolar ayaz, yanan gözlerin fener…
Yaz ellerini seveyim, şarkının kalemleri en çok sana yakışır.
Dostum benim, en güzel, en eksik, do sesim…
Şarkılar sana, dinle şarkılar sana,
Söyle, çağır, çağrıl kıyılara ama kırılma.

Her şeyin sustuğu yer hep benimdir.

Siyah sorgunlar benim en uzun anılarım, unutma.
Şarkılar sustuğunda beni hatırla.

Ne söylenir, çok susulur gözlerin üstüne.
Bakamadım ki…

Senin en sessiz kıyın benim evimdir.

14 Mart 2011 Pazartesi

Romans / Andrey Voznesenski


Tren. Karlı yol. Kar.
Bir kadının tutkusuyla yaktı adamın yüzünü
kızgın yüzük
yara açacak kadar.
O zamandan beri o kadın
yüzüğü sehpanın üzerine koyar akşam erken.
bir titreme alır yüzüğü
Hâlâ gidiyormuş gibi tren.


Çeviri: Gertrude Durusoy, Mirbatır Husanov, Ahmet Necdet
Andrey Voznesenski - Telefon Kulübesi

13 Mart 2011 Pazar

Rüya

(À Bout De Souffle (1960) Jean-Luc Godard – Jean Seberg as Patricia Franchini and Jean-Paul Belmondo as Michel Poiccard)


Michel: - Konuştuğumuz zaman, ben kendimden söz ediyordum, sen de kendinden. Aptalım ben. Hâlbuki sen benden, ben de senden söz etmeliydik.

Şimdi sen biliyor musun ki bu hafta sonları senin üstüne basıyor. 

Hafta sonları hafta içindeki meşguliyetten dolayı gerçekleştirilememiş bazı şeyler için ayrılan sorumluluk zamanlarına aittir. Hafta içi günlerinden daha zorunlu ve sorumludur. Ve ben hafta sonu hatırlanacak rüyalar görmem. Ayrıca rüya görürken rüyada olduğunu bilmek fena bir şeydir. 

“Düşümüzde düş görmeye başlayınca, uyanma zamanı yakındır.” (Novalis)

Rüyalarınızın fon müzikleri olur mu? Sabahları kalktığınızda içinizde bir şarkı çalar mı?

Rüyalarımın fonunda biri var. Epeydir her rüyamda mutlaka bir köşede başını eğmiş, elleriyle yüzünü kapamış oturuyor oluyor. Kimdir bilmiyorum, yüzünü görmüyorum. Her filminde bir şekilde görünmeyi adet edinen Alfred Hitchcock gibi… Her gözüme takıldığında onunla konuşmak istiyorum ama ya biri mani oluyor, ya bir şey, ya da uyanıyorum. Her, her, her… Sigmund Freud’a sordum: "Hımm Oidipus kompleksi," dedi.  Carl  Gustav Jung: "Pipi," dedi. "Haftada üç kere susun," dedim. "Dört ihtimal veriyorum, ikisinin pipisi yok, diğer ikisinden biri de babam değil." Hep bir ağızdan: "Münasebetsiz çocuk," dediler. "Cevabını bildiğini sandığın soruları da sorma, en az bildiklerini sorarkenki kadar ilgi budalası bir ukala gibi görünüyorsun."

"Ukalalar, hadımlara benzer. Nasıl olduğunu bilirler ama yapamazlar." (Robert Lembke)

Sonra sen biliyor musun ki bu rüyalar senin üstüne basıyor.

“İçinde giz1i şeyler olan, sizin özel zihniniz değil. Sizin zihniniz, insanın zihni; insanın bütünüdür, Ama sizin zihniniz olarak onu özelleştirdiğiniz zaman, onun etkinliğini sınırlıyorsunuz ve bu sınırlandırma nedeniyle de rüyalar ortaya çıkıyor. Uyanık olunan saatler içinde, sınırlandırma demek olan "gözlemci" olmadan gözleyin. Herhangi bir bölünme, bir sınırlandırmadır. Kendi kendisini "ben" ve "ben olmayan" diye bölünce, gözlemci "ben", rüyayı gören, birçok soruna sahip oluyor; rüyalar ve rüyaların yorumu da bunların arasında. Nasıl olursa olsun, bir rüyanın anlamını sadece sınırlı bir biçimde görebilirsiniz, çünkü gözlemci, her zaman sınırlıdır. Rüyayı gören kişi, kendi sınırlılığını yinelemektedir, bu yüzden de rüya, her zaman için "bütün olmayan" ın anlatımıdır, hiçbir zaman "bütün" ün değil… Bilinçlilik, insanın bütünüdür ve özel bir insana ait değildir. Özel bir insana ait bir bilinçlilik varsa, bölünmenin karmaşık sorunu, çelişki ve savaş vardır. İnsanın uyanık olduğu saatler içinde, hayatın bütünsel hareketinin farkındalığı olduğu zaman, rüyalara ne ihtiyaç vardır? Bu bütünsel farkındalık, bu dikkat, bölünmeye ve bölmeye bir son verir. Çatışma olmadığı zaman, herhangi bir zihnin de rüyalara ihtiyacı olmaz.” (Jiddu Krishnamurti)

Kaynakça: http://www.spiritualizm.com/ 


Patricia : - Uyumak çok üzücü; ayrılmak zorunda kalıyoruz. Ayrılmak…  Beraber uyuyoruz denir ama doğru değil.

Rüya sekizinci sanattır, uyku fırçadır.
  
"Bir insanı, ancak gerçekten uyuyorsa uyandırmak mümkündür. Ama eğer uyumuyor da uyku taklidi yapıyorsa, dünyanın bütün gayretlerini sarf etseniz, nafiledir."  (Mahatma Gandhi)

12 Mart 2011 Cumartesi

Saymak


Yeni huylarımız eski adetlerdir azizim.
Şimdi başladıysak sessizlikleri saymaya,
Yalnızlıkları da sayarız,
Mutsuzlukları da…
Ve biriktikçe geçmiş zaman
Çoğalır saymalar.
Kaç yağmur damlası sesini çıkarmadan
Düştü yere?
Deli miyiz, onu bile sayarız.

Say ki samanlıkta iğne acılar ararız,
Say ki çocukluklar kaybederiz kirli sularda,
Eski sokak köşelerinde kanarız.

Yollardaki çizgiler bitmeden, yüzündekileri saymaya başlama.

Sayma, diyorum.
Hiçbir şey değişmese, kendi değişir insanın.
Hadi her şey değişse, kendine kalacağın,
Umudunu kaybetme, umudun yorulur,
Dokunma kendine, gönlün kırılır.

Hem azizim,
Sanki yüzebiliriz şu suda ne dersin?
Hadi gel seninle mikado oynayalım.

Cem V. için...

11 Mart 2011 Cuma

Dünün Rüyası



Gün içinde yaşanılanların ve düşünülenlerin rüya evresine yansıması...

Ergenekon konulu haberler, bir sokak röportajı, bir arkadaşla yapılan tartışma ve gün içinde okunan Yiğit Özgür karikatürleri bilinç altında şöyle bir bütünleşmeye yol açmış ve aynı günün gecesinde böyle bir rüya görmeme sebep olmuştur. 

Sokak röportajına çıkan muhabir (Bendenbenkim), Yiğit Özgür’ün karikatürlerindeki bıyıklı ve büyük burunlu tiplemelerden birine benzeyen bir adamla röportaj yapmaktadır.

Muhabir: - Sizce Ergenekon nedir?
Adam: - Ergenekon ergenlere tecavüz eden bir örgüttür.
Muhabir: - Ergenekon’a inanıyor musunuz?
Adam: - İnansam ne olacak? Benim ergenlere konma yaşım geçti.