31 Ocak 2010 Pazar

Hakkımda Yedi İlginç Bilgi Mimi

Sevgili Kitap Kurdu’nun “Hakkımda Yedi İlginç Bilgi…” konulu mimini yanıtlıyorum. Benim için eğlenceli bir konuydu. Dolayısıyla yazmayı da okumayı da sevdim. Bu yüzden bu mimi blogumu takip eden bütün blog sahiplerine paslıyorum. Kimse için ısrarcı değilim. Kişisel konulardan ya da mimlerden hoşlanmayanlar pasımı karşılamak zorunda değiller. Ben topumu atayım, arzu eden olursa yanıtlasın.

1- En sevdiğim yiyecek limon kabuğudur. Her hafta en az bir kilo limonun kabuğunu ve içlerinin bir kısmını yerim. Nerede kalın kabuklu ve az sulu şu koca limonlardan görsem gidip alırım. Gece uyurken bile aklıma düşer, kalkar yerim. Limon kabuklarını atanlara anlamsızca sinirlenirim. Evde limon olmazsa kendimi dil altı hapı tükenmiş tansiyon hastası gibi hissederim.

2- Kitaplarımı kesinlikle ödünç vermem. Çok gerekli değilse kimseden ödünç de almam. Kütüphanelerden bile kitap almayı sevmem. Birine hediye etmek için kitap alsam dahi ya bende olan bir kitabı alırım, ya da kendime de aynından alırım. İmkânım oldukça benden ödünç kitap isteyene de gider istediği kitabı satın alırım.

3- Denize, havuza girmekten, otellerden, gürültülü yerlerden, barlardan, diskolardan, düğünlerden, müzikli partilerden hoşlanmam. Yüksek sesli müzik dinleyemem. Yüksek sesle konuşanları da dinleyemem.

4- Eşyaların yerleriyle ilgili takıntılı biriyimdir. Yerlerinin değişmesinden rahatsız olurum. Dağınık bir yerde uyuyamam. Özellikle yamuk tabloları mutlaka düzeltirim. Öğrenciyken sırf kravatı yamuk duruyor diye bir hocamın dersini dinleyemediğimi hatırlarım.

5- İlköğretimden üniversitede okuduğum süre dahil olmak üzere resim yaparak güzel sanatlar eğitimi veren okullara hazırlandım ancak kazanamadım. Bakarak resim çizmekte pek iyi değilimdir. Fakat beni resim çizerken görenler mutlaka kendilerinin portrelerini çizmemi isterler. Buna gerçekten sinir olurum. Her iyi resim yapan iyi portre çizecek diye bir kaide yoktur, diye buradan ilgililere seslenmek istiyorum.

6- Uykudan uyandırıldığımda yataktan çıkana kadar ne konuştuğumu bilmem. Hele ki telefonla görüşmem gerektiyse karşımdakinin vay haline. Zira mantıklı cümleler kuruyor izlenimi bıraksam da çoğu zaman konuştuğumu hatırlamam. Biri bana bu haldeyken bir şey yapmamı söylerse yapacağım konusunda vaatlerde bulunabilirim. Ancak bu vaatleri yerine getirmem için uyanık olduğum bir zamanda tekrar hatırlatılmaları gerekir.

7- Konuşurken anlatmak istediğimi ifade etmekte eksik kalırım. Telefonla konuşmak benim için kısmi fobi sayılır. Konuşurken yanlış anlaşıldığım çok olur. Üniversitedeyken derdimi bir türlü izah edemediğim ama Allahtan ki beni tanıyan bir hocamın bana: “İrem ne anlatmak istiyorsan akşam bana mail at lütfen,” dediğini bilirim.

30 Ocak 2010 Cumartesi

100. Gönderide Popüler Blog Yazarı Olmanın On Altın Kuralı:

1- Kendinize bir içerik formatı belirleyin ve mümkün olduğunca onun dışına çıkmayın. Çıkmak istediğiniz zamanlarda bile söylediklerinizi mutlaka blogunuzun genel konusuna bağlayın. Örneğin yemek blogunuz var ve siz geçenlerde uğradığınız bir haksızlıktan bahsetmek istediniz. Ne yapın ne edin sıkıntı ifadenizi kakaolu kek tarifinize uydurun.

2- İmla, noktalama kuralları, öğe dizilişi gibi şeylere önem vermeyin. Zira blog okuru yazarının kolayca iletişim kurulabilen, halktan biri olmasını ister. Bu tarz kurallara uymak sizi okurunuza kalıpları olan, ulaşılamaz ve kendini beğenmiş biri gibi gösterebilir.

3- Kitap, sinema vs. tarzında sanat eserleri tanıtma girişimindeyseniz çok dikkatli olun. Edebi olmaya çalışmayın. Örneğin asla gönderinize “Cumhuriyet döneminin en önemli yazarlarından biri olan Reşat Nuri Güntekin’in ünlü eseri…” gibi bir cümleyle başlamayın. “geçenlerde çalıkuşunu okudum öğretmenlere buradan hemen bir selam çakıyorum...” vs. gibi girişleri tercih edin. Detaya girmeyin, Bildiğiniz gibi internet sitelerinde eserlerle ilgili ayrıntılı bilgi bulmak pek mümkün değil. Ödev sitesi hazırlamıyorsanız okuyucunuzu sıkmayın. Bir sinema filmini veya romanı koca bir A4 sayfasını dolduracak cümlelerle değil, kısa ve öz birkaç cümleyle tanıtın.

4- Bir olayın size hissettirdiklerinden ziyade, olayı ne şekilde yaşadığınızla ilgili kısımlardan bahsedin. Çoğu insan hissettiklerinizden ziyade yaşadıklarınızla sizi yargılamaya meyillidir. Evin içinde değil, camdan içeriyi gözetleyen kişi olmak isterler. Böylece elleri istedikleri an içeri sokup çıkarabilecekleri kadar yakınınızda olur. Bu da kendilerini “özel” hissetmelerini sağlar.

5- Genellemeler yapmayın, özele inin. “İnsanların bazen ikiyüzlü davranmaları gerekebiliyor,” yerine “A. bana her zamanki gibi yalan söyledi.” demeyi tercih edin. Açık olun ki eğlenceli olasınız. Okuyucunuz sizinle nesnel empatiler kurabilsin.

6- Blogunuzda kendinize ait fotoğrafları paylaşın. Gerekirse tırnağınızın ucu olsun ama size ait olsun. Kimse her yerde gördüğü bir resmi kişisel bir blog sayfasında görmeye meraklı değil.

7- Gönderilerinize yorum yapan okurlarınıza cevap verin. Hoşlanmadığınız bir şey yazarlarsa klavye dalaşına girin. Ama taraf alabileceğiniz cümleler kurun, ya da fazlaca altta kalın ki okurunuz sizinle tekrar maça çıkmak için istekli olsun.

8- Gündemi takip edin. Doğruluğu genel geçer kabul edilen konularda aykırı ahkâmlar kesin. Tartışma yaratan güncel konularda ise taraflara saldırın. Hararet heyecanı, heyecan merakı getirir.

9- Blogunuza reklam almak yerine blog tanıtımları yapan sosyal platformlarda boy gösterin.

10- Yazılarınızda sıklıkla güncel bloglara bağlantı verin ya da çok okunan blog yazarlarının bloglarında sizin linklerinize yer vermelerini sağlayın. Unutmayın popüler bir blog yazarının okuduğu bir blog mutlaka ilgi çekecektir.

Not: Başkalarının hazımsızlık nedenlerine çok da kulak asmayın.Söylediğini dinleyin, dediğini yapmayın. ;)

25 Ocak 2010 Pazartesi

EN’ler…

Sevgili Kitap Kurdu blog sayfasında onun için “en” olan kitapları paylaşmış ve okurlarının en’lerini sormuş. Bir şeyleri en’leştirmekte çok başarılı değilim ama hem bu yazıyı okuyanların ilgisini çekebilecek okuma alternatifleri oluşturmak, hem de kendim için birkaç tavsiye almak adına bu konuda biraz fikir beyan edeceğim. Zihnimde çok fazla seçenek olsa da iyi kötü seçmeye çalıştım. Siz de benimle en’lerinizi paylaşmayı unutmayın.


Bence En İç Parçalayıcı Roman: Tatar Çölü (Dino Buzzati)

Bence En Büyülü Roman: Puslu Kıtalar Atlası (İhsan Oktay Anar)

Bence İnsanı En İyi Anlatan Roman: Körlük (Jose Saramago)

Bence En Tutkulu Roman: Notre Dame’ın Kamburu (Victor Hugo)

Bence Ölümü En İyi Anlatan Roman: Sisifos Söyleni (Albert Camus) (Aslında bu bir roman değil, Albert Camus’nün denemelerinden derlemedir.)

Bence Kadını En İyi Anlatan Roman: Ölü Erkek Kuşlar (İnci Aral)

Bence En İyi Aşk Romanı: Uğultulu Tepeler (Emily Bronte)

21 Ocak 2010 Perşembe

Özgür Düşünceye Karşıyım

Bu tuhaf iş başıma geldiğinde günlerden pazardı. Uğursuz Pazar… Yirmi yıldır her devlet memuru gibi benim de tek izin günüm Pazar günüydü. Ama oldum olası sevmem şu pazarı.
Her neyse. Her Pazar günü gibi o Pazar da geç kalkmaya karar vermiştim. Gerçi ne mümkün… Alışkanlık değil mi, insan işe gideceği saatte uyanıveriyor. Yine de becerebildiğim kadar yatakta dönüp duruyordum.
O sabah çabam uzun sürmedi. Odamda yumurtayla çay kokusu, kavga eden çocuklarımın sesi, karım Zehra’nın sesi, sonra o cırtlak sesli sarışın sunucunun televizyondan bağrınan sesi, sokaktan geçen simitçinin sesi, kedi sesi, köpek sesi, bir buçuk yaşındaki oğlumun ağlayan sesi…
Yeter…
Hışımla kalkıp odadan çıktım. Karşımdaki manzara seslerden daha kötü… Küçük oğlum, kırmızı mercimek kavanozunu koridora boşaltmış, elleriyle her yere boca etmiş, büyük oğlumla kızım süslü bir kalem yüzünden birbirlerine girmişler. Zehra avazı çıktığı kadar bağırıyor. Neye bağırdığını da anlamış değilim. Televizyonun sesi sonuna kadar açık…
O cırtlak sesli sunucu kadın konuşuyor. Ekrana koca koca yazılar çarpıyor. Neredeyse kafama gelecekler korkusuyla ellerimle siper alacağım.
Dan…
“ FADİME EVDEN KAÇAN KOCASINI ARIYOR…”
Bam…
“ AZ SONRA”
İşte ne olduysa o anda oldu. Bir anda gözlerim karardı, başım dönmeye başladı. Zehra’yla büyük oğlum Murat’a seslendim hemen. Koşup geldiler, koluma girip beni salondaki koltuklardan birine oturttular. Hepsi başıma üşüşmüş şaşkınlıkla yüzüme bakıyorlardı. Hepsinin yüzleri tıpkı filmlerdeki gibi siluet halinde etrafımda dönüyordu. Kocaman kahkahalarıyla bana, işte en sonunda seni çıldırttık, diyorlardı sanki.
“Ebru koş kızım kolonyayı getir. Babanın tansiyonu çıktı herhalde.” dedi Zehra.
Zehra’ya baktım.
Zehra baba tarafından uzaktan akrabam olur. Ona âşık olmadım. Bildiğiniz görücü usulünden evlendik işte. Evlendiğimizde fena sayılmazdı ama artık çoluk çocuk derken tostoparlak bir şey oldu. Dırdırcı, huysuz ev kadınları silsilesine bir yenisini daha ekledi. Bütün gün kadın programları izler, komşularıyla pasta börek pişirip dedikodu yapar, dokuz yaşındaki kızımıza çeyiz düzer, kapıya gelen pazarlamacıdan tencere tava alır, para istemek için tek ayaküstünde bin türlü yalan çevirir, beceremezse cebimden aşırır, her şeye ağlar, saçma sapan bağırır, tartışmaya gelmez, susmak bilmez… Sanırım Zehra benim için Pazar gününden farksız. Haftanın en sıkıcı günü ama nihayetinde ondan başka izin günüm de yok. Ah, Zehra ömrümü tükettin haberin yok…
Kendime gelmem uzun sürmedi, Zehra haklıdır, tansiyonum çıkmıştır diye düşündüm.
“İyiyim merak etmeyin. İşinize bakın hadi.” dedim.
Ya da öyle dediğimi sandım. Ağzımdan bir şeyler çıktı ama ne dediğimi duyamadım. Her şeyi duyuyordum, televizyonu, Zehra’yı, çocukları… Ama kendi söylediklerimi duyamıyordum. Bir şeyler daha söylemeye çalıştım. Yine duyamadım.
Çocuklar da Zehra da dehşet içinde yüzüme bakıyorlardı.
Zehra birden bağırarak ağlamaya başladı.
“Yazıklar olsun Vedat. Demek bunca yıldır böyle düşünüyordun. Allah’ım bu günleri de mi görecektim? Bir dediğini iki etmedim, sözünden çıkmadım, saçımı süpürge ettim şu duyduklarıma bak.”
Kendimi savunmaya çalıştım olmadı. Söylediklerimi duyamıyordum. Ben konuştukça Zehra daha çok ağlıyordu. Çocuklar da hep birlikte analarına eşlik etmeye başlayınca dayanamayıp kaçtım. Ceketimi alıp koşarcasına çıktım evden. Merdivenleri inerken alt komşum, emekli öğretmen Hüsnü Bey’le karşılaştım. Kapıya çöp çıkarıyordu. Hüsnü Bey tuhaf adamdı, iyi saatine geldiniz mi sizinle güzel güzel muhabbet eder, canı istemezse de selam bile vermezdi. Ayrıca çok da pinti adamdı bu Hüsnü Bey. Ne zaman apartmanın işleri için para toplanacak olsa hep sorun çıkarırdı.
“İyi günler Hüsnü Bey.” dedim boş bulunup. Gerçi ne dediğimi yine duyamadım. Ama her ne dediysem Hüsnü Bey:“Tövbe estafirullah, sensin dengesiz, manyak herif.” diye karşılık verdi ve içeri girip kapıyı yüzüme çarptı.
Ne yapacağımı şaşırmıştım. Başıma gelen bu şey her neyse bana epey sorun çıkaracağa benziyordu. Zehra’ya söylediklerimi düşündüm, Hüsnü Bey’e söylediklerimi düşündüm. Daha da doğrusu neler söylemiş olabileceğimi düşündüm. Küfür mü etmiştim, hakaret mi etmiştim, ne yapmıştım ki karşılığım böyle olmuştu?
Aklımı mı kaçırıyordum? Yoksa ölmüş müydüm? Yok, ölmüş olsam kimse beni duyamazdı. Filmlerde hep öyle olurdu. Ölen insanın ruhu bedeninden ayrılır, ruh öldüğünü bir türlü anlamaz, yakınlarıyla konuşmaya çalışır ama başaramazdı. Bense sadece kendimi duyamıyordum. Rüya mıydı yoksa bu? Evet, evet rüyaydı, çok kötü bir kâbus görüyordum ve birazdan uyanacaktım. Allah’ım neydi bu başıma gelen? Nolur beni bir an önce uyandır bu uykudan, diye dua etmeye başladım.
Sokağın başındaki minibüs durağına kadar dalgın dalgın yürüdüm. Durağa varınca ilk gelen minibüse bindim. Deniz kıyısına inecek, güzel bir yürüyüş yapacak, kendimi toplayacaktım aklım sıra. Minibüs şoförüne parayı uzattım.
Şoför: “Abi elli kuruş daha vereceksin, zam geldi.” dedi istifini bozmadan. Bu zam işine canım sıkıldıysa da bir şey söylemedim.
“Tamam, Güllübahçe’de ineceğim.”
Şoför sinirle döndü.
“Pahalıysa binme kardeşim, otobüse bin. Biz de ekmek parası kazanıyoruz burada. Hey yarabbi, nelerle uğraşıyoruz ya.”
Bu sefer aklım başıma geldi, kendimi savunmaya kalkışmadım. Yolcuların inceleyen bakışları altında sessizce boş bulduğum bir koltuğa oturdum. Minibüs Güllübahçe’ye varmadan da indim. Minibüsü kendim durdurmak zorunda kalmamak için, yolculardan birinin inmesini bekledim. Malum, müsait bir yerde, yerine ne diyeceğimi bilmiyordum.
Saatlerce dolaştım. İnsanların olmadığı yerlerde kendi sesimi duymak için alıştırmalar yaptım. Şöyle demeye çalışıyordum:
“Zehra’dan bıktım, çocuklardan sıkıldım, evden sıkıldım, bu şehirden sıkıldım, işimden nefret ediyorum, şefimden nefret ediyorum, müdürümden nefret ediyorum. Sıkıldım, bunaldım, sevmiyorum, nefret ediyorum…”
Başaramadım, kendi sesimi yine duyamadım. Alıştırma yaparken yanımdan bisikletiyle güzel göğüslü, uzun bacaklı genç bir kız geçti hızla. Uzaklaşan sesinin “Terbiyesiz, hayvan.” dediğini duydum. Ne de güzel bir kızdı. Böyle laflar ağzına hiç yakışmıyordu.
Ben kim bilir ağzıma yakışmayan ne laflar etmiştim. Ağzımdan çıkan her kelime insanlara çarpa çarpa geçen bir kamyona dönüşüyordu. Çok geçmeden bir sokak satıcısıyla ve çay bahçesindeki garsonla da kavga ettim. Sinirimden neredeyse ağlayacaktım. Minibüs, otobüs, şoför uğraşmamak için eve yürüyerek döndüm. Sigara almak için uğradığım ve yıllardır alış veriş yaptığımız marketin sahibiyle tartıştım. Çok geveze bir adamdı ve sürekli yakınıyordu. Gerçi uzun zamandır bu adamla konuşmayabilmek için iyi bir bahanem olsun istiyordum.
İnsanlarla konuşmalarım elimde olmadan diyaloglar halinde başlıyor sonra karşımdakinin öfkeyle bağırarak yürüttüğü bir monologa dönüşüyordu. Bana düşen tek şey de oradan bir an önce sıvışmak oluyordu. Ama ağzımdan çıkanları duyamasam da, monologlardan yakaladığım birkaç cümleyi düşününce bu insanlara neler söylemiş olabileceğimin ayrımına az çok varabildim.
Yıllardır yapmadığım, bu iş başıma gelmeseydi de asla yapmayacağım bir şey yapıyordum.
İnsanlara onlar hakkında ne düşünüyorsam hepsini söyleyiveriyordum.
Herkes beni mülayim, kendi halinde, içe kapanık bir adam olarak tanırdı. Herkesle geçinen, etliye sütlüye karışmayan, iyi aile babası, sessiz, kibar adam Vedat Kara… Açıkçası ben de kendimi öyle bildim, bilirdim. Kendimi böyle severdim.
Değişen neydi, öyle olmamam mı gerekirdi, anlamış değildim. Rabbimin cezası mıydı bu, insanoğlunun cezası mı, benim kendime verdiğim bir ceza mı? Demek ki, ağızdan çıkanı kulağı duymamak, deyimi böyle bir şeyden doğmuştu. Benim başıma gelen bu garip olay başkalarının da başına gelmişti ve bu deyim ortaya çıkmıştı.
Eve dönmek istedim. Zehra beni eve almadı.
Sokağa geri döndüm.
“Hepinizden bıktım.” diye bağırdım sokaklarda. “Hepinizden bıktım.”
Bunları söylerken ağlıyordum sanırım. Gecenin bir yarısı yoldan geçen birkaç kişi bana bakıyordu. Aralarından iri kıyım bir adam hışımla bana çıkıştı.
“Ne demek özgür düşünce karşıtı olmak…” diye bağırdı. “Senin gibi adamlar yüzünden ülke bu hale geldi zaten.”
Kendimizi karakolda bulduk.
Durumumu izah edemedim. Geceyi nezarette geçirdim. Bir kalemle kâğıt bulabilirsem belki bütün bunları aslında söylemek istemediğimi anlatabilirdim diye düşündüm. Nezarette kalem de kâğıt da yoktu, zaten beni salıvermeleri de uzun sürmedi.
Ertesi gün perişan bir vaziyette daireye gittim. Geç kaldığım için önce şefimden, sonra müdürümden azar işittim. Olacakların sorumluluğunu alamayacak durumda olduğum için susmayı, sessiz kalmayı sürdürmeye çalıştım. Hâlbuki o zamana kadar işe bir defa bile geç kalmış değildim. Bu garip tepkiyi anlayamadım, ayrıca cevap vermiyor olmamın onları daha da çok sinirlendirmesini de anlamadım. Bu fasıldan sonraki ilk işim bir kâğıt bulup başıma gelenleri yazmaya çalışmak oldu. Ama yazamadım. Nereden başlayacağımı bilemedim. Birkaç bir şey karalamaya çalıştıysam da yazdığım şeyler bir saçmalıktan öteye gidemedi. Bu da daire arkadaşlarımı güldürmek ve şefimle müdürümü daha çok kızdırmaktan başka bir işe yaramadı. Çıldırmanın eşiğine gelmiştim ya da çoktan düşmüştüm o eşikten.
O an beklendiği üzere bir histeri nöbetine gark oldum, dairenin orta yerinde ağlamaya, başladım. Herkes bana bakıyordu, bakışların hepsi korkunç bir pandomim gösterisini izler gibiydi. Ortada pandomim filan yokmuş efendim doğal olarak. Kendi sesimi duyamayan ben vaziyeti böyle sanırken kulaklara temiz bir cila çekmişim. Birçok şey söylediğimi hatırlıyorum fakat ne söylediğim hakkında bir fikrim yok. Oysa anlatılanlara göre sadece şunu söylüyormuşum:
“Özgür düşünceye karşıyım.”
Bu satırları bir akıl hastanesindeki odamda yazıyorum. Ağzımdan çıkanı kulağımın duymamasından bıktım. Sonunda bir karar verdim. Dilimden kurtulursam kendimi duymaya çalışmaktan vazgeçecek, laf kamyonumla kimseye çarpmayacaktım.
Öyle yaptım. Dilimi ekmek bıçağıyla kestim.
“Ben Vedat Kara. Bir ay öncesine kadar vergi dairesinde memurdum. Şimdi işsizim, dilsizim ve deliyim. Özgür düşünceye karşıyım.”

Kuyu Kültür, Edebiyat, Sanat Dergisi – Ocak & Şubat 2010 - 3. Sayı

18 Ocak 2010 Pazartesi

In Treatment

Bugün çok farklı bir televizyon dizisinden bahsedeceğim. Çok yakın zamanda keşfettiğim bir psikoloji dizisi: In Treatment
İsrail yapımı bir TV dizisi olan “Be'Tipul” dan uyarlanan yapım 2008 yılında Amerikan HBO kanalında gösterilmeye başlamış. Bir sezon boyunca bir psikoterapistin hastalarıyla yaptığı otuzar dakikalık seansları izlediğimiz dizi bir hafta süren beşer bölüm halinde yayınlanıyor. İlk dört bölümde psikoterapistin dört farklı hastasıyla yaptığı görüşmeleri, beşinci bölümde ise psikoterapistimizin kendi sorunları ve hastalarıyla ilgili görüşlerini başka bir meslektaşıyla paylaştığı seansları izliyoruz. Bir sezon bu dört hastanın haftalık seansları ve psikoterapistin meslektaşıyla görüştüğü dönemi kapsıyor. Devam eden sezonlarda dört hastanın yerini farklı dört hasta alıyor. Şu anda Amerika’da ikinci sezonu gösterilen dizi sezon arasına girmiş durumda.

Tek mekânda geçmesi, durağanlığı ve diyaloglarla kurulu örgüsü yüzünden türünün müdavimleri dışında çok da ilgi çekmeyebilir. Zira karşımızda sıra dışı hikâyeleri olan insanlar da yok. Seyircinin ilgisini çekecek atraksiyonlu diyaloglardan ziyade empati kurdurmayı hedefleyen dizinin karakterlerinin yaşadıkları sıkıntılar birçoğumuzun yaşadıklarına benzer şekilde. Bu da haliyle yapımın inandırıcılığına ve samimiyetine çok şey katıyor. Karakterlerin kurgusu ve oyuncuların başarılı canlandırmaları da kuşkusuz bu inandırıcılığı sağlamada büyük etken…

Haftalık seanslarını izlediğimiz psikoterapist “Paul” karakterini, İrlanda kökenli başarılı aktör Gabriel Byrne canlandırıyor. Gabriel Byrne dingin oyunculuğuyla belki de aktörlük kariyerinin en mükemmel performansını sergiliyor. Mimiklerini ve ses tonunu o kadar güzel kullanıyor ki, karşınızda gerçekten bir psikoterapist olduğuna inanmanız olası. Daha önce bu tarz tecrübeleri olanlar Byrne’ı izleyince bana hak vereceklerdir. Zaten aktörün başarılı canlandırması 2009 yılında en iyi televizyon draması performansı dalında Altın Küre ödülüne layık görülmüş.

Hasta rolünde de çok iyi performanslar sergileyen diğer oyuncuları saymazsak aktörün karşısında, meslektaşı Gina rolünde de çok tecrübeli bir oyuncu olan “Dianne Wiest” var. Benim dikkatimi en çok çeken bölümler da Paul ve Gina’nın bir araya geldikleri bölümler oluyor ki, psikoterapistlerin meslektaşlarıyla ne tarz görüşmeler yaptıklarını ve sorunlarını nasıl çözdüklerini merak edenler için bunu izlemek çok ilginç bir deneyim olacaktır.

Kısacası psikoloji ile alakalı konulara ilgi duyanlara, terapi seanslarını merak edenlere, ekranda izlediklerinden sıkılıp farklı bir yapım görmek isteyenlere “In Treatment” hararetle önereceğim bir tv dizsidir. İnsan bunları görünce gerçekten de bizim televizyonlarımızda yayınlanan yerli yapımların başka bir kategoride yer alması gerektiğini düşünebiliyor. Bu arada In Treatment ülkemizde yayınlanmıyor ancak dizileri yayınlayan çeşitli internet sitelerinden Türkçe alt yazılı olarak takip etmek mümkün.

İyi seyirler…

14 Ocak 2010 Perşembe

KUYU Dergisi

Dergilerle ve gazetelerle kayda değer güzel anılarım yoktur. Nitekim uzun zamandır da hemen hemen hepsiyle iletişimi bırakmış haldeydim. Kuyu ile kendisi de bir blog yazarı olan çok sevimli bir arkadaşımın (http://sacmalamaartik.blogspot.com/) Facebook grubu daveti sayesinde tanıştım. Açık söylemek gerekirse sevdiğim bir arkadaşımın tavsiyesiyle üye olunmuş bir gruptan ötesi olmayacaktı Kuyu benim için. Ama derginin samimi çabası kısa sürede dikkatimi çekmeyi başardı. Gelin görün ki ben samimiyete inancımı çoktan kaybetmiştim. Özellikle yerel kökenli basın yayın güruhunun samimiyetini, gösteriş olarak algılayabilecek kadar önyargıya sahiptim.

Öncesinde benim önyargılarımdan bihaber dergi yöneticilerinden birini sitem dolu maillerle rahatsız ettim. Öfkemi kusmaya çalışmakla öyle meşguldüm ki “Kuyu Bey” diye adlandırdığım beyefendinin ismini bile sormadım. Gerçi yazıştığım kişinin bay mı bayan mı olduğundan bile emin değildim. Ama şimdisinde kim olduğunu bildiğim Kenan Tuzcu’ya, namı diğer “Kuyu Bey” e sabrı, anlayışı ve saygısı için büyük teşekkür borçluyum.

Kuyu Dergisi, yayın hayatına yakın zamanda Gebze’de başlamış çok yeni bir kültür, edebiyat ve sanat dergisi. İçinde bulunduğumuz ayda üçüncü sayısını yayınlayacak dergi daha şimdiden Türkiye’deki birçok ilde okuyucusuyla buluştu ve ilk sayılarıyla yerelden ulusala büyük bir adım atmayı başardı. Dergiyi elinize aldığınızda ne kadar samimi ve özenli bir çaba içerisinde hazırlandığını anlamanız mümkün. İçerikten kapak seçimine kadar ince eleyip sık dokuyarak çalıştığını fark edeceğiniz ekip, konu kısıtlamasına gitmeden, öyküden, şiire, sinemadan, fotoğrafa her türlü sanat severe hitap edecek geniş bir yelpazeyi işlemeyi tercih etmiş. Derginin duruşu ve tavrıyla kimseye dokunmadan herkese, her düşünceye, her görüşe, dili, dini, ırkı olmayan “sanat evrenselliğine” ne kadar saygılı davrandığını görmek de ayrı bir gurur benim için.

Dergilerin, özellikle kültür sanat dergilerinin ne büyük güçlüklerle okuyucuyla buluştuğunu bilen biri olarak bin bir özveriyle çıkarılan bu yayınlara destek olmamız gerektiğini düşünüyorum. Hele ki “sanat evrenselliğine” bu kadar saygılı bir duruşu daha ilk sayılarından edinmeyi misyon edinmiş bir dergi olan Kuyu, “türdeşlerini düşününce” desteği sonuna kadar hak ediyor.

Bu duruşuyla ön yargılarımı kısmen de olsa yıkmayı başarmış Kuyu ekibine çok teşekkür ediyorum. Dergiye ulaşmak ve edinmek isteyenler için iletişim adresi aşağıdadır. Geçen sayıda bir makaleme, bu sayıda da bir öyküme yer veren Kuyu’ya tekrar teşekkür ederim ve hali hazırdaki büyük başarısının devamını dilerim. Hep birlikte olmak dileğiyle sevgili Kuyu Dergisi…

İletişim: kuyudergisi@gmail.com/ kuyudergisi@hotmail.com

0506 599 08 86

KUYU DERGİSİ

İki Aylık Edebiyat- Kültür- Sanat Dergisi
Yıllık Abonelik Bedeli: 20 TL
Posta Çeki: 6055946/ Kenan Tuzcu
ya da;

Banka Hesabı: Ziraat Bankası Gebze Şubesi

0164 47085971 5002 Kenan Tuzcu

Bu da ilgililer için dergimizin Facebook grubu. Derginin içeriğine göz atmak isterseniz kısmen de olsa buradan ulaşabilmeniz mümkün.

http://www.facebook.com/search/?q=kuyu+dergisi&init=quick#/group.php?gid=120349860853&ref=search&sid=566325757.2435265322..1

Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı 6. Gönüllü Motivasyonu Toplantısı


Beni tanıyanlar Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı ile olan iletişimimi bilirler. Üç yıl yaz etkinlikleri gönüllüsü, son bir yıldır da kış etkinlikleri gönüllüsü olarak vakıfta elimden geldiğince ve imkan buldukça çalışmaya gayret ediyorum.
Vakıf geçtiğimiz hafta cumartesi günü 6. Gönüllü Motivasyonu Toplantısını İstanbul’da düzenledi ve Marmara bölgesindeki etkinlik noktalarında çalışan yaklaşık bin kadar gönüllüyü Kültür Üniversitesi’nde ağırladı. Biz de TEGV Yalova Hayat Mahallesi Öğrenim Birimi ve şu anda Yalova’da etkinliklerini sürdüren Akkök Ateş Böceği Tırı ekibi olarak oradaydık.

Vakıfta gönüllü olarak çalışan bizlerin, çocuklara faydalı olmanın verdiği manevi tatminden fazlasını hissetmekten ziyade bir gayesi yoktur. Ama bu toplantıda anladım ki, sadece bu tatmini tatmak için gösterdiğimiz çabaya, bizim hissettiğimizden çok daha büyük bir değer biçiliyor. Bizi bu kadar güzel ağırlayan ve kendimizle gurur duymamızı sağlayan bütün TEGV yöneticilerine çok teşekkür ederim.

10 Ocak 2010 Pazar

Enchanted (Manhattan’da Sihir)

Görüleceği üzere size şimdiye kadar konu ettiklerimden çok farklı olan, eğlenceli bir filmden bahsedeceğim.

2007 ABD yapımı bir sinema filmi olan “Enchanted”, bu güne kadar yaptığı aile filmleri ve animasyonlarla vasat işler çıkarmış Amerikalı yönetmen Kevin Lima’ya ait. Walt Disney Pictures’un yapımcılığında hazırlanan film bahse değer haliyle ortalamanın çok üstünde ve kuşkusuz yönetmenin miladını yaşadığı bir çalışma olmuş.

Pixar’ın başarılı 3D animasyonlarından sonra Walt Disney’in 2D animasyonları eskisi kadar ilgi görmese de bu türün müdavimleri arasında hala ilgi görüyor. Ben de kendi adıma modern 3D’leri ne kadar çok sevsem de 2D’lerin nostaljik havasını çoğu zaman tercih ediyorum. Filmimiz de açılışını ve kapanışını 2D animasyon sahneleriyle yapıyor.

Eğer daha önce bu film hakkında hiçbir şey okumadıysanız filmin hemen başında göreceğiniz klasik Walt Disney prensesi masalı, ne bundan daha iyilerini izlemeye çoktan alışmış çocuklar, ne de yetişkinler için hiç ilgi çekici olmayacaktır. Evet, klişelerle eğlenirken klişelere düşen bir hikâye izleyeceğinizin sinyallerini en baştan alacaksınız ama ben hemen vazgeçmemenizi öneririm.

Ağaç kovuğundaki evinde, envai çeşit hayvan arkadaşıyla şarkı söyleyerek hayallerinin prensini bekleyen güzel bir kız, evinin yakınlarında sevimli bir canavarı kovalarken sesini duyan sarsak bir prense âşık olur. Bir anda aşkına karşılık bulan kız “birkaç dakika içinde” prensten evlenme teklifi alır. Hemen hazırlanıp şatoya giden genç kızın bilmediği bir şey vardır. Prensin kötü kalpli bir cadı olan üvey annesi prensin hiçbir kızla evlenmesini istememektedir. Üvey anne şatoya gelen prensesi büyülü bir kuyuya iter ve bunu yaparken kafasında kızı “asla mutlu olamayacağı bir yere göndermek” vardır.

İşte hikâyemizin eğlenceli kısmı da burada başlar. Çünkü müstakbel prensesimiz kendini “kremalı pastayı andıran elbisesiyle” New York’un ortasında bir rögar kapağından çıkmaya çalışırken bulur. Artık bir çizgi film karakteri değildir. Ne olduğunu anlamayan genç kız (Amy Adams) şatosunu aramaya koyulur ancak bulduğu tek şey reklam amacıyla yapılmış bir şato maketi olur.

Eş tarafından terk edilen genç bir babayı ve boşanma avukatını canlandıran Patrick Dempsey’nin karakteri Robert Philip ve altı yaşındaki küçük kızı Morgan (Rachel Covey) evlerine dönerken prensesi fark ederler. Peri masallarına inanmayan ve kızına da okutmayan baba başına geleceklerden habersiz bir şekilde genç kızı evine alır. Bu arada kraliçenin yaveri (Timothy Spall), prens (James Marsden) ve sevimli bir sincap çoktan genç kızın peşine düşmüşlerdir. Aynı “rögar kapağından” gerçek dünyaya geçiş yapan karamanlarımızın başına gelenler ve New Yorklu baba kızın “fantastik” deneyimleri hikâyemizin, daha doğrusu masalımızın geri kalan kısmında eğlenceli bir şekilde devam ediyor.

Daha fazla anlatarak filmin tadını kaçırmayacağım. Ancak buradan bakınca çok da ilginç bir konusu olmayan filmin senaryonun gidişatında bazı sorunlar yaşasa da anlatım tarzı ve kurgusuyla çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Rahatlıkla zıvanadan çıkacak bir hikâye alt yapısına sahipken iyi kotarılmış espriler, diyaloglar ve görsellikle yetişkinlerin de ilgisini çekebiliyor. Film sonlara doğru başlardaki performansını kaybetse de masal kahramanlarının düştükleri dünyaya alışma süreçleri, oyuncuların karakterlerini canlandırmadaki başarılarıyla eğlendirici bir hal alıyor. Özellikle “Amy Adams” ın müstakbel prenses için mükemmel bir seçim olduğunu düşünüyorum. Sinema dünyasından fazlasıyla aşina olduğumuz oyuncuların yer aldığı filmde Susan Sarandon’u da kısa bir rolde izliyoruz. Gerçi film boyunca kendisinin iki boyutlu animasyon halini çorba kazanı, su damacanası, martini kadehi gibi sıvı kaplarının içinde epey görsek de, ete kemiğe bürünmesi biraz geç oluyor. Nitekim o da prensin kötü üvey annesini canlandırmakta başarılı bir seçim. Ayrıca Susan Sarandon’u da hiç alışık olmadığımız bir şekilde görmek de, sinemaseverler için hoş bir deneyim.

Enchanted mükemmel bir film değil ama mükemmel bir eğlencelik… Dolayısıyla eğlencelik bir film izlerken de kaliteli seçim yapmak isteyenler için çok doğru bir tercih. Aslında sadece Amy Adam’sın çizgiden cisme dönüşündeki başarısını görmek için bile izlenmeli. Masal klişelerinin bu şenlikli halini özellikle anneler ve küçük kızlarının birlikte izlemelerini öneriyorum. Çok keyifli vakit geçireceklerinin ve filmi tebessümle anacaklarının garantisini verebilirim.

İyi seyirler…

7 Ocak 2010 Perşembe

Değişen Alışkanlıklar

Kafamda ya da nereye yazdığımı unuttuğum bir sürü notta okunacak kitaplar ve izlenecek filmler listelerim vardır her zaman. Kitapçılara çoğu zaman almam gerektiğini düşündüğüm bir kitap ismiyle girerim ancak almam gereken kitaptan önce gözüme başka biri iliştiyse alacağımı unutur, başka birini alıp çıkarım.
Öğrenciyken kitaplarımı nasıl okumam gerektiğiyle ilgili bir sınıflandırma yapardım. Şehir içi yolculuklarda okunacak, ders aralarında okunacak ve özel ortam yaratılıp okunacak kitaplarım hep ayrıydı. Böylece aynı anda üç kitap okuma becerisini edinebilmiştim. Şehir içi yolculuklarda kafa yormayı gerektirmeyecek, okunması kolay kitaplar, ders aralarında klasikler, evde özel vakit ayırarak okumam gerekenleri ise felsefi içeriği ağır basanlardan seçerdim. Daha doğrusu bu şekilde seçmeye çalışırdım.

Ama öğrenci olmanın çoğu zaman bunaltıcı bulduğumuz sorumluluklarından uzaklaşıp, boğucu yaşam sorumluluklarına atılınca sadece bir kitap okumak için bile zor vakit ayırır oldum ve haliyle daha seçici olmaya başladım. Tabiri caizse her telden çalabildiğim o günleri çok özlüyorum. Eskiden bir kitapçıya girdiğimde alacak bir sürü kitap bulurken, şimdisinde saatlerce düşünüyorum.

Hayatımda şu sıralar en çok eksikliğini hissettiğim şeyin kitap okuma alışkanlığımın değişmesi ne yazık. Kitaplarını asla ödünç vermeyecek kadar kıskanan biriyken dönüştüğüm kendimden pek haz etmiyorum. Umarım yakın gelecekte bir satır okuyacak fırsat yaratamayan, daha doğrusu bir satırı anlamak için defalarca okumak zorunda kalan biri olmam.

Teselliye ihtiyaçtan yaptığım bir paylaşım bu sanırım. İnsan elbette ki zaman yaratır, ama asıl korktuğum en acısı: İnsanın yarattığı zamanı değerlendiremeyecek kadar kendini kaybetmiş olması.