28 Haziran 2011 Salı

Kuzgun / Edgar Allan Poe


Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin
O acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan,
Neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden,
Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan;
"Bir ziyaretçidir" dedim, "oda kapısını çalan,
                      Başka kim gelir bu zaman?"

Ah, hatırlıyorum şimdi, bir Aralık gecesiydi,
Örüyordu döşemeye hayalini kül ve duman,
Işısın istedim şafak çaresini arayarak
Bana kalan o acının kaybolup gitmiş Lenore'dan,
Meleklerin çağırdığı eşsiz, sevgili Lenore'dan,
                      Adı artık anılmayan.

İpekli, kararsız, hazin hışırtısı mor perdenin
Korkulara saldı beni, daha önce duyulmayan;
Yatışsın diye yüreğim  ayağa kalkarak dedim:
"Bir ziyaretçidir mutlak usulca kapıyı çalan,
Gecikmiş bir ziyaretçi usulca kapıyı çalan;
                      Başka kim olur bu zaman?"

Kan geldi yüzüme birden  daha fazla çekinmeden
"Özür diliyorum" dedim, "kimseniz, Bay ya da Bayan
Dalmış, rüyadaydım sanki, öyle yavaş vurdunuz ki,
Öyle yavaş çaldınız ki kalıverdim anlamadan."
Yalnız karanlığı gördüm uzanıp da anlamadan
                      Kapıyı açtığım zaman.

Gözlerimi karanlığa dikip başladım bakmaya,
Şaşkınlık ve korku yüklü rüyalar geçti aklımdan;
Sessizlik durgundu ama, kıpırtı yoktu havada,
Fısıltıyla bir kelime, "Lenore" geldi uzaklardan,
Sonra yankıdı fısıltım, geri döndü uzaklardan;
                      Yalnız bu sözdü duyulan.

Duydum vuruşu yeniden, daha hızlı eskisinden,
İçimde yanan ruhumla odama döndüğüm zaman.
İrkilip dedim: "Muhakkak pancurda bir şey olacak;
Gidip bakmalı bir kere, nedir hızlı hızlı vuran;
Yatışsın da şu yüreğim anlayayım nedir vuran;
                      Başkası değil rüzgârdan..."

Çırpınarak girdi birden o eski  kutsal günlerden
Bugüne kalmış bir Kuzgun pancuru açtığım zaman.
Bana aldırmadı bile, pek ince bir hareketle
Süzüldü kapıya doğru hızla uçarak yanımdan,
Kondu Pallas'ın büstüne hızla geçerek yanımdan,
                      Kaldı orda oynamadan.

Gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca
Hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan;
"Gerçi yolunmuş sorgucun" dedim, "ama korkmuyorsun
Gelmekten, kocamış Kuzgun, Gecelerin kıyısından;
Söyle, nasıl çağırırlar seni Ölüm kıyısından?"
                      Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Sözümü anlamasına bu kuşun şaşırdım ama
Hiçbir şey çıkaramadım bana verdiği cevaptan,
İlgisiz bir cevap sanki; şunu kabul etmeli ki
Kapısında böyle bir kuş kolay kolay görmez insan,
Böyle heykelin üstünde kolay kolay görmez insan;
                      Adı "Hiçbir zaman" olan.

Durgun büstte otururken içini dökmüştü birden
O kelimeleri değil, abanoz kanatlı hayvan.
Sözü bu kadarla kaldı, yerinden kıpırdamadı,
Sustu, sonra ben konuştum: "Dostlarım kaçtı yanımdan
Umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan."
                      Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Birdenbire irkilip de o bozulan sessizlikte
"Anlaşılıyor ki" dedim, "bu sözler aklında kalan;
İnsaf bilmez felâketin kovaladığı sahibin
Sana bunları bırakmış, tekrarlıyorsun durmadan.
Umutlarına yakılmış bir ağıt gibi durmadan:
                      Hiç -ama hiç- hiçbir zaman."

Çekip gitti beni o gün yaslı kılan garip hüzün;
Bir koltuk çektim kapıya, karşımdaydı artık hayvan,
Sonra gömüldüm mindere, sonra daldım hayallere,
Sonra Kuzgun'u düşündüm, geçmiş yüzyıllardan kalan
Ne demek istediğini böyle kulağımda kalan.
                      Çatlak çatlak: "Hiçbir zaman."

Oturup düşündüm öyle, söylemeden, tek söz bile
Ateşli gözleri şimdi göğsümün içini yakan
Durup o Kuzgun'a baktım, mindere gömüldü başım,
Kadife kaplı mindere, üzerine ışık vuran,
Elleri Lenore'un artık mor mindere, ışık vuran,
                      Değmeyecek hiçbir zaman!

Sanki ağırlaştı hava, çınlayan adımlarıyla
Melek geçti, ellerinde görünmeyen bir buhurdan.
"Aptal," dedim, "dön hayata; Tanrın sana acımış da
Meleklerini yollamış kurtul diye o anıdan;
İç bu iksiri de unut, kurtul artık o anıdan."
                      Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

"Geldin bir kere nasılsa, cehennemlerden mi yoksa?
Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!
Bu çorak ülkede teksin, yine de çıkıyor sesin,
Korkuların hortladığı evimde, n'olur anlatsan
Acılarımın ilâcı oralarda mı, anlatsan..."
                      Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

"Şu yukarda dönen gökle Tanrı'yı seversen söyle;
Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!
Azalt biraz kederimi, söyle ruhum cennette mi
Buluşacak o Lenore'la, adı meleklerce konan,
O sevgili, eşsiz kızla, adı meleklerce konan?"
                      Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Kalkıp haykırdım: "Getirsin ayrılışı bu sözlerin!
Rüzgârlara dön yeniden, ölüm kıyısına uzan!
Hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın!
Dağıtma yalnızlığımı! Bırak beni, git kapımdan!
Yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan!"
                      Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Oda kapımın üstünde, Pallas'ın solgun büstünde
Oturmakta, oturmakta Kuzgun hiç kıpırdamadan;
Hayal kuran bir iblisin gözleriyle derin derin
Bakarken yansıyor koyu gölgesi o tahtalardan,
O gölgede yüzen ruhum kurtulup da tahtalardan
                      Kalkmayacak - hiçbir zaman!

Çeviri : Ülkü Tamer

27 Haziran 2011 Pazartesi

Alain Souchon - Foule Sentimentale


On nous inflige, des désirs qui nous affligent...
Aşılanıyor bizlere, büyük acılar veren arzular...

Burnuma basıyordun sevgilim, nefes alamıyordum. Nefes alabileyim diye burnuma okyanus suyu püskürttüm. Dünyalar kadar işim var ama şimdi de kalk gidelim diyor şu okyanus, ah bir de tuzlu. Bir yere gitmeyi de sevmem ki ben. Bir yerden gitmeyi de sevmem. Ben şurada durmayı severim. Tek sayılarda çevrilecek kapı kilitleri gibi, üstüne basılmadan geçilecek çizgiler gibi saplanıp kaldığım senler var. Köşeden biraz yamuk duruyor ya, düzeltemeyince bakışlarımı kaçırıyorum. Çaktırmadan baktığım da olursa ağlıyorum. Fütursuzca şişmanlayanlara, umarsızca sevişenlere ve meta mutsuzlarına gelsin bu şarkı. Sizin için bunu çevirecektim ama çeviri yapmayı hiç sevmeyen benin yapılacak bir sürü çevirisi var. Bir de iri göğüslere ve üç porsiyon profiterollere…

26 Haziran 2011 Pazar

Nasır

(The Raven (2012) James McTeigue - John Cusack as Edgar Allan Poe)

Bazen öyle söylemen gerekir, öyle davranman gerekir, öylemiş gibi yapman gerekir. Bu mevzuyu defalarca deştik senle. Deşmedik aslında öyle;  üstüne bastık geçtik. Biz üstüne basıp geçip durunca da gömülüp gitti. Hiçbir şeyden çekmedi, nasırdan çektiği kadar Süleyman Efendi’yi anladım. Ki sen bilirsin benim canım tatlı değildir. Ama sağ ayağımın küçük parmağına gömülen -mış gibi nasırı beynime beynime yürümeye başlayınca dayanamadım. Ben de bilumum lanset, enjektör iğnesi ve pens isimli poliklinik gereçleriyle geleneksel bir operasyona giriştim.

Bir süre sonra gerçekten düşündüğüm şeyle öyleymiş gibi yaptığım şey arasındaki farkı ayırt edememeye başla®dım. Çirkin yaratıldığımdan bile müteessir olmazdım. Yazık olurdum. Anesteziye bağışıklık kazanmam, nasırımı ne kadar keseceğimi bilmeyişin, ne kadar ağrı çektiğimi bilmeyişinden neremin ne kadar hasta olduğunu izah edemeyişim filan falan derken sonuç: Bir nasırım var ama bir ağ ayak serçe parmağım yok, o kadar. Oyna oyna nereye kadar?
(Jane Eyre  (2006) Susanna White – Ruth Wilson as Jane Eyre and Toby Stephens as Edward Fairfax Rochester)

Ruth Wilson’a neden Jane Eyre oldun diye sorasım gelmedi değil mesela ama niye öyle oldun diye sorulacak kişiymişim gibi nasıl yapayım ben şimdi. Çok sevdiceğim John Cusack Edgar Allan Poe olacakmış nitekim, niye diye sorar mıyız? Hayır der miyiz Adele’in hem fazlasıyla kendi hem çok nikotinli sesi güzeldir diyene? Günde kaç kere Koop Island Blues dinliyorsun diye sor? Bana başka bir soru sorsan da sana Koop Island Blues gönderirim. Bu dünya diye bir yer yok. Ben öyle küçük şeylerle mutlu olacak biri değilim zaten bu dünya da olacaksa. Şurada bahsini ettiğim takım elbise benim çobanım oldu mesela dünya on yıl farkla bile bu kadar küçük kalacaksa.

Ben küççükkene, çok da küçük sayılmazdım. Her hafta biri olurdum. Ben peynirli böreğim, peynirim eridi bak, olurdum. Constanza olurdum. Kocamın bestelerini açlıktan üç altına satardım. Salman Rüşdi’nin kara köpeği olur hiç havlamazdım. 

Yeni açılan akvaryumu görmeye giden çocukların neşeli olmalarından mütevellit gözyaşlarımı tutamadım.

Söyle bakayım, bu hafta ben kim olayım?

Yüzüne tükürmeyim di mi? Gelsin öpeyim.

Bak hiç unutmuyorum, hiç!

Parmağım da duruyor nasır da sanırım, emin değilim.

Melissa Laveaux - Needle In The Hay


...
I can't beat myself
And I don't want to talk
I'm taking the cure
So I can be quiet wherever I want
So leave me alone
You ought to be proud that I'm getting good marks
Needle in the hay
...

Santral


“…  müşteri hizmetlerine hoş geldiniz. For English press 9. Dâhili numarayı biliyorsanız tuşlayınız. Bilmiyorsanız santrale bağlanmak için lütfen bekleyiniz.”

“Bazı insanlar öyle bencil, öyle kendini beğenmiş olurlar ki, yalnızlıklarını etraflarında kalabalıklar yaratarak beslerler gilim. Ama kalabalıklar yalnızlar üzerinde abur cubur etkisi yapar. Çok yerseler egoları kilo alır.” 

“Sizlere daha iyi bir hizmet verebilmek için yapacağınız görüşmeler kalite standartları gereği kayıt altına alınmaktadır. Telefonunuzu şimdi aktarıyorum, lütfen bekleyiniz.”

“Hiç, öyle aklıma geldi. Bir nedeni yok. Var aslında. Çok yalnızım. Egom da kıçım da çok büyük. Üstelik seni özledim. Gilim Şebboyum demek.” 

“Beklettiğimiz için özür dileriz.”

“Tamam, -sev iyelik eki yok. Sekizinci Gün’de bir ağaca dokunursan ağaç olursun, diyordu. Ben de gidip bir ağaca dokundum. Biliyorum koca egomu da kıçımı da sığdıracak bir yerin yok. Yüzümü ağacın gövdesine yasladım. Çok güzel bir yüzün vardı, hatırlıyorum. Çok güzel gözlerin vardı sonra, hatırlıyorum. Ama seni hatırlamıyorum. Görürsem tanıyamayacağım. Seni tanımamaktan korkuyorum gilim. Mavi ladin kabuğu gibiydin, göremiyordum ki dokunayım.” 

“Aradığınız dahili şu anda meşgul;
Mesaj bırakmak için 1'i,
Başka bir dahiliyi tuşlamak için 2'yi,
Santral'e bağlanmak için lütfen 0'ı tuşlayınız.”

“Bahçeye palamut ağacı diksem sincaplar gelir mi sence? Moonlight Serenade çalıyordu. Kilimanjaro’da kar yağıyordu. Sonra başını tam 34 derece sağa eğerek bana bakıyordun. Burnumun gözüne kaçmaması için 47 ölçmen gerekliliğini fark edemediğinden ben seni Gregory Peck’in Ava Gardner’ı öptüğü gibi öpmek zorunda kaldım. Kadınlar hesaplarlar bunu, benim işim değil. Ben seni hiç öptüm mü sahi? Mektup yazmıştım ama göndermedim. Sonra iğnelerini ağzımdan sökmek zorunda kaldım.”  

“Aradığınız dahili şu anda meşgul;
Mesaj bırakmak için 1'i,
Başka bir dahiliyi tuşlamak için 2'yi,
Santral'e bağlanmak için lütfen 0'ı tuşlayınız.”

“Çam ağacı dikicem. O filmde değildi. Ama birinde insanlar acılar hakkında kolay yazar. Acılar bireyseldir, oysa mutluluk hakkında ne yazılabilir, diyorlardı. Biz bu filmi seninle mi izledik? Sana yine mektup yazsam olur mu? Ama belki yine göndermem. Çünkü kendi kanım beni tutuyor.”

“Merhaba, ben Sevil… Nasıl yardımcı olabilirim”

"…"

“Alo?”
 
“Sevişelim mi Sevil gilim?”

“İyi akşamlar. Bizi aradığınız için teşekkür ederiz.”

"Nasılsın? Nasıl gidiyor? Fransızlar C'est la vie, der. Hayat işte!

“…  müşteri hizmetlerine hoş geldiniz. For English press 9. Dâhili numarayı biliyorsanız tuşlayınız. Bilmiyorsanız santrale bağlanmak için lütfen bekleyiniz.”

Not: Bu hikayenin bu ülkedeki herhangi bir kişi,  kurum ya da kuruluşla, hiçbir ilişkisi vardır ama diyalog kurmacadır. 

25 Haziran 2011 Cumartesi

Haftalık Burcum


-Kötülüğün nasıl yapıldığını biliyorum. Nasıl yapılacağını da öyle… Yapmayacağımı da bilmek istiyorum. Hiç yapmadım ama yapmayacağımı da bilmek istiyorum. Bilmiyorum.

"Aksiyon düşüncenin düşmanıdır." (The Human Stain)

-Üniversiteye git de adam ol. -Ablam üniversiteye gidince ne olacakmış anne? -Pipisi çıkacakmış oğlum.

“Mantıkla beslenmeyen şey mantıkla yönetilemez.” (Arthur Schopenhauer)

-Ben şimdi ne yapayım, ne söyleyeyim, ne olayım, hiç bilmiyorum. Ne düşünmemem gerektiğini bildiğim için ne düşünmemem gerektiği üstüne daha çok düşünüyorum.

"Aşk bir psikoz prototipidir." (Sigmund Freud)

-Bir haftadır burada çalışıyorum daha kimse beni takdir etmedi.

“Ego gücü iştah + doymayı erteleme gücü. Düş kırıklıklarına direndiğimizi gözlemek kendimizi sevmemize neden olur.” (Tahir Musa Ceylan)

 -Sen hatırlamadan düşünemez misin? Hatırlamadan düşünemiyorsan pek de düşündüğün söylenemez. Tekrar edip duruyorsun. 

"Bilinç, korkunç bir lanettir. Düşünürsün, hissedersin, acı çekersin." (Being John Malkovich) 

-Anlattığım her şeyi gerçek sanmıyorsan sana bir sır vereceğim. -Tutamam verme. -Tutmaz mısın, tutamaz mısın? -Tutamam. Daha tutmayacak kadar becerikli değilim.

"İyi adamların sırları olmaz." (The End of The Affair)

21 Haziran 2011 Salı

Serbest Karpuz Mevsimi


Gargantua and Pantagruel, by Francois Rabelais

Mevsimlerden bir tatsız karpuz...
Gönlün buz gibi tutan
Toprakla sıvalı,
Soğuk sular içirir avucundan.
Gözlerinin çukur saksısında,
Bakışların filiz,
Durur, durur, kurur.
 
Yarım küre yağmurlar, en uzun geceye dolar,
İşte şimdi şu saatin üstünde,
Bir ayak, bir uyak, bir hece,
İnandığımız ne varsa balık cesedi,
Tutup tutup yemeye küreklerimizle,
Zehirlenip ölelim diye
Sil baştan kokacağız…

Kan gibi mi tutuyorsun yani?
Kan gibi mi tutuyorum?

Kendimizi tuzlayalım,
Kedilere verelim.
Karpuzları avucuna koyalım;
Bakışlarını dikelim gönlüne.
Biteviye uyuyalım sonra;

Bitesiye...

Korkuyorum Yitirmekten / Federico Garcia Lorca



Korkuyorum yitirmekten
o eşsiz;
yontu gözlerini senin
ve gece;
yüzüme koyan ezgiyi,
kimsesiz gülünü ah soluğunun, öylece.

Yanarım bu kıyıda dalsız nesiz
bir kütük olmama; yanarım nice
çiçeksiz olmama, kilsiz, meyvesiz;
keder kurdu beslenmeye gelince.

Sen eğer bir gizli gömüysen bende;
çarmıhsan, kederimsen ıpıslak,
bir köpeksem eğer senin ülkende;
kazancımı benden almamaya bak,
süsle ırmağınn suyunu sen de
bu deliren güzümde yaprak yaprak.

Çeviri: Sait Maden

Bir Adamın Aklı / Zahrad


Ağaca bakar - görmez ağacı - kendini görür
Yola bakar - görmez yolu - kendini görür

Yukarı bakar - yıldızlar var gökyüzünde -
Görmez - kendini görür

Ve aynaya bakar - görmez kendini -
-Selâm verir

Çeviri: Ohannes Şaşkal

19 Haziran 2011 Pazar

Bir şeyler,



Söylenecek bir şey olmaz bazen. 

Ben senin sandığın kişi değilim. Mesela benim sandığım kişiler hep sandığım kişi çıkarlar. Birinin sandığın kişi çıkmasının ne demek olduğunu iyi bilirim. O yüzden ben kimsenin sandığı kişi olmak istemem. İstemediğin bir şeyi layıkıyla olamazsın zaten. Hipnoz… İstemeyince hipnoz olamazsın örneğin ama olmuşsun gibi yapabilirsin. Şimdi sandığın kişiymiş gibi mi yapayım? 

Bana ne hissettirdiğini anlamanı istemiştim. Senin ne hissettiğini anlamak gibi bir niyetim yoktu. Ayrıca anladığım şeyle ne yapacağımı hiç bilmiyorum. Anladığın şeyle ne yapacağını bilmiyorsan en iyisi hepsini toplayıp gitmektir. Ama birileri illa ki gizli gizli peşine düşer, o yüzden dikkatli ol. 

Bazı insanlar mutsuzluklarıyla mutludurlar. Onların mutsuzluklarını beslemeye kalkma bence. Onların her zaman mutsuzluklarını besleyecek bir şeyleri vardır zaten. Yaradılışlarından öyledir onlar. İşlerine karışırsan bozulurlar. 

Ben aslında babalar günü madem diye, babalarla çocukları dahası babalarla oğulları izlesin diye bir filmden bahsedecektim: “Ejderhanı Nasıl Eğitirsin” di o film. Şöyle de güzel bir web sitesi vardı:


Bilmiyorum, öyle işte. Siz de zaten artık okumayın bu blogu. Sandığınız kişi değilim. Yemek de seçmem...

18 Haziran 2011 Cumartesi

Cibelle / Green Grass

Sevgili Günlük,


Yıllar sonra ilk defa gece 23.00’da uyumak üzere yattım ve sabah 06.30’da uyandım. Yeni bir ofisim ve iş arkadaşlarım var. Nereden geldiği belirli bir öfkenin birikimiyle anlamsıca konuşuyorum. Ne dediğimi anlamayacak kadar çok konuşuyorum. Herkes kendisiyle konuştuğumu sanıyor olabilir. Muhtemelen bu yüzden ilgisiz davranıyorlar ancak ben kendi kendime konuşuyorum. Kimsenin kahve ve sigara tüketmediği bir yerde yapılacak en iyi şey bu. Cibelle şarkı söylerken bir yerlere gitmesi beklenen bakışlar yok mu? Yok.  En kötüsü de bu işte. Dünyanın her yerinden getirilmiş nağmeleri denememe rağmen ortak bir beğenide buluşan tek bir şarkı bulabildim. O da Lili Boniche’den Ana Fil Houb oldu. Bakışlar hala duruyordu. Kimse sigara dumanından gemi yapmayı düşünmüyordu. Zaten kimse biraz bile paranoyak değilken, herkes çok bile tepkisel. Kötülükten, hayal kırıklığından ya da mutsuzluktan biraz dahi alınmamış nasip sahipleri tuhaftır. Gözlerini kaparlar, vazifelerini yaparlar. Gençler ve gençlik tuhaftır. Kendini akranlarından 20 yaş yaşlı hissettiğin bir yerde onlardan en az 15 yaş genç sanılmanın müzik çalarken başını veya kıçını sallamanla özdeşleştirilmesine öl denir. Bazı kadınlar ve bazı adamlar bazı şeyler için yeterince yaşlı olduklarını sanırlar. Olgun mu demeliydim? Kavun gibi sanırlar.

İnsan kendine birinden bir şey beklemediğini söylüyorsa kendine yalan söylüyordur, hayattan bir şey beklemediğini söylüyorsa da hayat ona yalan söylüyordur.

İki aydır periyodik aralıklarla mavi ekran veren ama her nasılsa çalışmaya devam eden bir bilgisayarım var. Bugün bir bilgisayar doktoru bana onun yakında çökeceğini söyledi. Mavi ekran veren bir bilgisayarın çöküşüne bir an önce şahit olmak istiyorum, dedim. Neden, diye sordu. Çünkü yıkılacakmış gibi durup da yıkılmayan mutsuzluk yalancıları görmeye dayanamıyorum, dedim. Demedim öyle bir şey, sorsaydı da demezdim. Sence bugün yağmur yağar mı, diye sordum. Günde üç defa tırnaklarımı boyuyorum. Sırayla yeşil, mavi ve siyah ama sen görmüyorsun. 

Bir şeyin yalan olmamasına ihtimal vermelerim git gide ölüyor. Ölümden başka her şeyin çaresi vardır. Pepino da aslında patlıcangillerden bir kavundur. Birbirlerine benzemeyen bir şeyler hatırlamıyorum.

"Herkes kendi zayıflıgını bildiği için kimse bir diğerine güvenmez." (Göğü Delen Adam: Papalagi)

Karşılamadığın topa, yapmadığın hamleye belki katlanırsın. Ama kendinin büsbütün bir hamle olduğunu fark edersen kendine katlanamazsın. Bunu fark etmemen için birileri çok hamle yapar; sonra da bunu 'katlanmaman' için yaptıklarını söylerler. Oysa kendi katlanmalarına engel olmak istiyorlardır.

Kendini katlayan bir adamın hikâyesi için: “Black Books

Kendine katlanamamaya alışan bir adamın hikâyesi için: “Gişe Memuru” yahut “Tatar Çölü

"Geçip gitmiş!' Yani neymiş?
Ha olmuş ha olmamış,

Olmuş gibi donup durmuş

Sonsuz boşluk en iyisi bence.''
(Faust)

Bu şarkı da Zeynep için günlük; bir ay dolusu gracias...

15 Haziran 2011 Çarşamba

Pencereler


Siz hiç bütün pencereleri aynı yere bakan bir evde oturdunuz mu?

Ben birkaç aydır oturuyorum, kanepede uyuyorum. Kahverengi kanepe… Eskiyince havları dökülecek cinsten. Hikâyelerin kanepeleri gibi… Açılıyor, kapanıyor, açılıyor ve kapanıyor ve ben uyumaya çalıştıkça daha da çok...

Suare gündüzleri, matine geceleri...

Daracık bir sokak… Herkesin penceresi birbirine bakıyor… İnsanlar pencerelerden birbirlerine bakıyorlar. Sabahları bir oğlan çocuğu el sallıyor, bana bakıyor.

Ama benim evimin bütün pencereleri aynı yere bakıyor. İnsanlar birbirlerinin hep aynı yüzüne bakıyor. İnsanların aynı yüzüne baktığında hepsi kâğıtlara çizilmiş gibi inceliyor. İnceldikçe unutulmuyor yüzler; başını çevirdiğin her yerde yırtılmış afişler... Hep aklında bir sayfada aynı 'yüz'ler kalıyor.

Benim pencerelerim hep aynı yere bakıyor ama herkesin penceresi bana bakıyor. Perdeleri hiç açmıyorum. Pencerelerimde kırmızı perdeler var çünkü onları açınca yüzler kanıyor. 

Eskiden bu binanın yerinde şehrin tek porno sineması vardı. İnsanlara adres tarife etmekte güçlük çekmiyorum ama insanlar şehrin tek porno sinemasının yerini bilmekten utanıyorlar.  Binada oturan herkes porno film oyuncusu, diyorum. Herkes buraya bakıyor. 

Farazi yalanlar için durulmuş, pencerelere kurulmuş bütün bakışlar. Unutmama hastalarının bakışları...

Taşınıp geldiğim evde, şehir merkezine kilometrelerce uzaktaki bir evde, her otobüse binişimde bir cüceyle karşılaşırdım. Aynı cüce şimdi karşımdaki binanın altındaki börekçide duruyor, bu şehrin neresine gitsem oraya geliyor. Kuşbakışı bakınca uçan börek tepsileri görüyorum. Kendimi penceremden uçan börek tepsilerinin içine düşüp peynir olurken hayal ediyorum. Ama onların uçmadığını bildiğim için cücenin ezilmesinden korkuyorum.

Pencerelerim gece yarılarına kadar sokağı izleyen ve bacakları olmayan adama bakıyor. Birlikte sigara içiyoruz, hiç gülümsemiyor. Ona Pencere Önü Çiçeği çalıyorum.

Pencerelerim bir bisiklet hastanesine ve ağlayan kızlara bakıyor.

Hep aynı yere bakıyor…
sözcükler sökülmüş bir anıyı
ne kadar tamamlayabilirse
bir andır eski defterlerin
güneşinden vurur yüzüne
yazsam olmaz dersin
kimi zaman sırf bunun için
yazmaya değerse de
kuzeydeki pencereyi açarken
yere düşen defterden görünür:
eksik kule, yırtık nehir
sımsıkı kapatmış olsak da
bizi ürperten anıları hayatımızın
eski defter ya da kuzeydeki pencere  


(Murathan Mungan)

Ben hep sana bakıyorum, herkes bana bakıyor. 

Kırmızı perdeleri açınca yüzler kanıyor...

14 Haziran 2011 Salı

Disparition ve Illusion


Disparition kayobuluş demektir, illusion ise yanılsama anlamına gelir.

George Perec’in e harfi kullanmadan yazdığı ve üç yıl süren hummalı çalışmasıyla Cemal Yardımcı’nın hiç e kullanmadan çevirdiği eseri “Kayboluş”(La Disparition)…  Geçenlerde tekrar eline aldın. Aklına şuradan göreceğin üzere bir zamanların diabolique ve aboulique ikilisi gibi disparition ve illusion ikilisi takıldı. İllüzyon mu kayboluşu, kayboluş mu illüzyonu doğurur?

Bir arkadaşın sinefillerin ve sıkı okurların zaman gerçekliğini kaybettiklerini söylemişti. İllüzyon, kayboluş ve zaman gerçekliğinin yitimi arasında nasıl bir ilişki kurduğunu anlıyorum ama anlatmakta güçlük çekiyorum.  

Bu izleme ve okuma fanatikliğiyle insanın gerçeklikten kurgulanmış başka bir gerçeklik işinde yitimi, ya da kurgusal gerçekliği gerçekliğe katıştırması…

Bu cümleyi köşedeki büfeci mi söylemişti yoksa dün akşam izlediğin filmden bir replik miydi?

Bugün ilacını aldığını sanıyorsun ama bugün sandığın aslında dündü. Ve dün sandığın da iki gün öncesi zaten bütün sıkıntılı günler cumartesi… 

Kurgusal gerçekliğin gerçekliğinin üstüne cıva gibi ağır ve akışkan damlalar halinde yağıyor ve aynı ağırlıkla birleşerek onu kapatıyor, eziyor, zehirliyor. Parlak, cezbedici bir yanılsama görüntüsü seni kendine çekiyor.

Sıcak seni boğuyor diye bütün termometreleri kırmak istiyorsun. Bir damla cıva için mi?

Kendi kurgusal gerçekliğin gittikçe kalabalıklaşıyor, hali hazırda kurgusal olmayan bütün gerçeklerin kalabalığına katlanamaz hale geliyorsun. Bütün varlıklar gereksizleşiyor, fazlalaşıyor… Ne de olsa herkesi kurgulayabilir, yaşayabilir ve yaşatabilirsin. Hem bir yanılsama hem de bir gerçekle yaşaman mümkün değil; kaybolursun.

Seni seviyorum ama sevdiğim sen, sen değilsin.

Seni anlıyorum ama anladığım senin anlattığın değil.

Birinin bir şey söylemesinden imtina eder hale geliyorsun. Sustuğun bile farkında değilsin. Kurguda öyle çok konuşmuşsun ki gerçekte söyleyecek bir şeyin kalmamış. Kullanılmadıklarında kendi kendilerine boşalan piller gibi... Artık kimse kimse değil. Senin için kimse gerçekteki kimse olmadığı için sen kendin de katlanılmaz birine dönüşüyorsun.  Tekrar kendi kurgusal gerçekliğine dönüyor ve diyalektik bir çıkmazda yaşayıp duruyorsun. Üstelik kimsenin senin kurgusal gerçekliğindeki yansımasını bozmasına izin vermiyorsun. Buna gerçekte en sevdiklerin de dâhil... Onların yerine düşünüyor, onların yerine yanıtlıyorsun. Varlıklarına da en gerçek yanıtlarına da tahammülün yok. Onların yanılsamalarına ölesiye bağımlısın; gerçeklikleri içinde kaybolmaktan korkuyorsun.

Ne diyorsun? Ne diyorlar?

Hangisi yalan? Hangisi gerçek? Saat kaç?

Yalnız değilsen eğer, kendini dayanılmaz bir yalnızlık içinde buluyorsun.

Ne yapıyorsun?

Duruyorsun.

Çünkü durmazsan kaçamıyorsun.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Kahvaltı / Jacques Prévert



Koydu kahveyi
Fincana
Koydu sütü
Kahve fincanına
Koydu şekeri
Sütlü kahveye
Karıştırdı
Küçük kaşıkla
İçti sütlü kahveyi
Ve bıraktı fincanı yerine
Konuşmadan benimle
Bir sigara
Yaktı
Halka halka yaparak
Dumanları
Dökerek külleri
Kül tablasına
Konuşmadan benimle
Bakmadan bana
Kalktı ayağa
Geçirdi şapkasını başına
Giyindi
Yağmurluğunu
Çünkü yağmur yağıyordu
Ve çekti gitti
Yağmurda
Tek kelime etmeden
Bakmadan bana
Ve ben
Aldım başımı elimin içine
Ve ağladım.

Jacques Prévert (1900-1977, Fransa)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy